aile draması

Yarım Kalan Hikaye

8 dakikalık okuma · 1404 kelime

Defne, aynadaki yorgun yüzüne baktı; kırışıklıklar yaşından çok, içine gömdüğü suskunlukların iziydi sanki. Otuz yedi yaşındaydı, ancak ruhu, cam bir fanusun içinde hapsolmuş kelebek gibi kanat çırpmaktan yorulmuştu. On yıldır Emre ile evliydi. Dışarıdan bakıldığında, onlarınki kusursuz bir hayattı: şehrin kalabalığından uzak, yeşillikler içindeki şık bir villa, prestijli işler, düzenli hafta sonu kaçamakları… Ama içeride, Defne için her şey soğuk, steril ve hissizleşmişti. Emre iyi bir kocaydı, sorumsuz değildi, aldatmamıştı, saygısızlık etmemişti. Belki de sorun buydu; hiçbir şey yapmamıştı. Ne kötü ne de çok iyi. Sadece… vardı. Varoluşunun, Defne’nin içindeki tutkuyu yavaşça kurutan, görünmez bir kum saati gibi aktığını hissediyordu.

O sabah, Emre her zamanki gibi kahvaltısını sessizce edip gazetesine gömülmüş, ardından takım elbisesini giyip “Akşama iş yemeğim var, beni bekleme Defne,” diyerek çıkıp gitmişti. Defne sadece başını sallamış, Emre’nin arkasından kapının kapanma sesini duyduğunda derin bir nefes almıştı. Bugün, uzun zamandır planladığı gibi, şehir merkezindeki yeni açılan sanat galerisini ziyaret edecekti. Belki de aradığı, o steril hayatta bulamadığı renkleri orada bulabilirdi.

Galeriye vardığında, modern sanatın soyut çizgileri ve canlı renkleri arasında bir süre kayboldu. Her tablo, her heykel, Defne’ye farklı bir hikaye fısıldıyordu. Bir resmin önünde durduğunda, üzerinde derin, karamsar ama bir o kadar da çekici fırça darbeleriyle işlenmiş, denizin fırtınalı halini anlatan bir eser, onu adeta hipnotize etti. Eserin karşısında öylece dururken, yanına yaklaşan bir adamın sesini duydu.

“Deniz hiçbir zaman sakin kalmaz, değil mi?”
Defne irkildi. Kendine geldiğinde, yanında duran adamı fark etti. Otuzlu yaşlarının sonlarında, dağınık ama karizmatik saçları, delici bakışları ve omuzlarına rahatça asılmış keten bir ceketle, sanki başka bir dünyadan gelmişti. Bakışları o kadar yoğundu ki, Defne kendini bir anda savunmasız hissetti.
“Evet, sanırım içimizdeki fırtınalar gibi,” diye mırıldandı Defne.
Adam gülümsedi. “Kesinlikle. Bu tablo, bir sanatçının ruhunun çığlığı gibi. Sanatçı Can.”
“Tanıyor musunuz?” diye sordu Defne, sesindeki heyecanı bastırmaya çalışarak.
“Benim,” dedi adam basitçe. “Can.”
Defne şaşkınlıkla ona döndü. Can’ın eserleri son zamanlarda sanat çevrelerinde konuşulmaya başlanmıştı. Onunla böyle tesadüfen karşılaşmak, Defne’nin içindeki bir teli titretmişti. Uzun uzun sohbet ettiler. Sanattan, hayattan, varoluşsal sancılardan konuştular. Can, Defne’nin içine gömdüğü her şeyi, kelimelere dökmeden anlıyor gibiydi. Sanki yıllardır aradığı kayıp parçayı bulmuştu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Defne, Emre ile hiç bu kadar derin, bu kadar yoğun bir sohbet etmediğini fark etti.

O günden sonra Can ve Defne, gizli bir dünyanın kapılarını araladılar. Kahve dükkanlarında, sakin parklarda, akşamüstü müzelerinde buluştular. Her karşılaşma, Defne’nin içine yeni bir nefes, yeni bir renk katıyordu. Can, Defne’nin görmediği renkleri gösteriyor, duymadığı sesleri duyuruyordu. Onunla birlikte, Defne sadece bir eş olmaktan çıkıp, yeniden kendi benliğine dönüyordu. Kalbi, uzun zaman sonra ilk defa hızlı hızlı atıyordu. Bu, yasaktı. Evli bir kadındı. Ama bu yasaklık, duyduğu coşkuyu daha da körüklüyordu. Emre, iş yemekleriyle, yoğun mesaisiyle meşguldü. Defne’nin hayatındaki bu değişimi fark etmiyordu bile. Ya da fark etmek istemiyordu.

Bir akşam, Can Defne’yi atölyesine davet etti. Loş ışıkların aydınlattığı, boya kokan o dar atölye, Defne’ye dünyanın en güvenli yeri gibi geldi. Can, bir köşede yarım kalmış bir tablonun başında duruyordu.
“Bunu bitiremiyorum,” dedi Can, fırçasını tuvale dokunduramadan. “Bazen hayatımdaki bazı düğümler o kadar sıkı ki, bir adım bile atamıyorum.”
Defne yanına yaklaştı, omzuna dokundu. “Ne düğümü bu Can? Anlatmak ister misin?”
Can, derin bir nefes aldı. “Benim hikayem biraz karmaşık Defne. Annem, babam… her şey karışık. Tek bildiğim, hayatım boyunca hep bir eksiklikle yaşadığım. Annem güçlü bir kadındı, beni tek başına büyüttü. Ama babam hep bir gölge gibi üzerimdeydi. Bir gölge ve bir sır.”
“Sır mı?”
“Evet, annem onun adını bile ağzına almadı hiç. Sadece çok önemli, saygın bir aileden geldiğini, ancak bizim için bir utanç olduğunu söyledi. O aile… İstanbul’un en köklü ailelerinden biriydi. Annem bana babamın asla kabullenmediği bir çocuk olduğumu anlatırdı hep. Belki de bu yüzden, ben de hiçbir zaman kendimi tam olarak kabullenemedim.”
Defne, Can’ın gözlerindeki acıyı gördü. Yıllardır taşıdığı yükü hissetti. “Adını bilmiyor musun?”
Can başını iki yana salladı. “Sadece soyadını biliyorum. Annem ölmeden önce son bir fısıltıyla söyledi. ‘Kaya.’ İstanbul’daki sayılı Kaya ailelerinden biri. Ama ben o dünyaya ait değilim. Onların benim varlığımdan haberi bile yok belki de.”
Defne’nin içinde tuhaf bir ürperti dolaştı. Kaya… Emre’nin ailesinin soyadı da Kaya’ydı. Ama bu, sadece bir tesadüf olmalıydı, değil mi? İstanbul’da kaç tane Kaya ailesi vardı ki? Zaten bu düşünceyi hemen kafasından sildi. Bu tür bir tesadüf, ancak filmlerde olurdu. Can’a sarıldı. Onu avutmak, acısını paylaşmak istedi. O gece, atölyenin loş ışıkları altında, kelimelerin bittiği yerde, ruhları birbirine kenetlendi. Bedenleri, içlerinde biriken tüm fırtınaları dışa vuran bir şimşek gibi çaktı. Defne, uzun zamandır hissetmediği bir canlılıkla doldu. Bu, sadece bir şehvet değildi; bu, kayıp bir ruhun diğeriyle birleşmesiydi.

Defne ile Can’ın ilişkisi derinleştikçe, Defne’nin suçluluk duygusu da bir o kadar büyüyordu. Emre’ye karşı vicdan azabı çekiyor, ama Can’dan da vazgeçemiyordu. Can, ona hayatı yeniden tattırmış, unuttuğu her şeyi hatırlatmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Emre’ye gerçeği söylemeli miydi? Boşanmayı mı istemeliydi? Ama ya bu gerçek, hem kendisini hem de Can’ı yıkıma sürüklerse?

Bir hafta sonra, Emre’nin annesi Ayşe Hanım’ın rahatsızlandığı haberi geldi. Defne, eşiyle birlikte annesini ziyarete gitti. Ayşe Hanım, yaşına rağmen her zaman dinç ve kontrolcü bir kadındı. Ancak şimdi yorgun düşmüş, anıları birbirine karışmaya başlamıştı. Defne, Ayşe Hanım’ın ilaçlarını düzenlerken, Emre çocukluğunun geçtiği evin bahçesinde telefonla konuşuyordu.
Ayşe Hanım, birden Defne’nin elini tuttu. Gözleri yaşlarla doluydu. “Defne’ciğim, bazen insanlara iyilik yapmak isterken daha çok zarar veririz, değil mi?”
Defne, ne olduğunu anlamadan başını salladı. “Neden böyle söylediniz Ayşe Hanım?”
“O kadın… o kadın ve çocuğu… Ne çok acı çekmişti zavallım. Keşke… keşke her şey farklı olsaydı.” Ayşe Hanım’ın gözleri tavana takılı kaldı. “O sırrı kimseye söyleme Defne. Sakın ha. Babanın itibarını, Emre’nin geleceğini karartamazdık.”
Defne’nin beyninde bir şimşek çaktı. “Hangi sır Ayşe Hanım? Kimden bahsediyorsunuz?”
Ayşe Hanım, sanki kendine gelmiş gibi Defne’ye baktı. “Ne sırrı? Ben ne diyorum ki? Yaşlılık işte, kafa karışıklığı.” Sonra gözleri raftaki eski bir fotoğraf albümüne takıldı. “Şu albümü getir Defne’ciğim. Eski günleri yad edelim.”
Defne, elleri titreyerek albümü aldı. İçindeki merak, korkusuyla yarışıyordu. Sayfaları çevirirken, eski aile fotoğrafları, düğünler, bayramlar… Hepsi gülümseyen yüzlerle doluydu. Ta ki bir sayfaya gelinceye kadar. Bir gazete kupürü. Sarı, yıpranmış bir haber. Başlığı okudu: “Kaya Holding’in Veliahtı Skandal Aşkıyla Gündemde!” Altında, Emre’nin babasının gençlik fotoğrafı ve yanında esmer, güzel bir kadının bulanık bir görüntüsü vardı. Haberde, genç iş adamının, o zamanlar evli olan babasının, üniversiteden bir asistanıyla yaşadığı yasak aşk ve bu ilişkiden doğan bir çocuktan bahsediliyordu. Çocuk, bir kızdı. Ama haberdeki ayrıntılar, Ayşe Hanım’ın ağzından çıkan “zavallım” kelimesi, Can’ın “annem tek başına büyüttü” sözleri… Her şey birbirine giriyordu.

Defne’nin eli, kupürün arkasına yapıştırılmış, üstü karalanmış küçük bir fotoğrafa gitti. Genç bir kadın, kucağında bebekle. Bebeğin yüzü net değildi ama… Can’ın çocukluğundaki haline o kadar benziyordu ki. Defne’nin midesi kasıldı. Bir şeyler ters gidiyordu. O günkü haberde çocuğun cinsiyeti neden yanlış yazılmıştı? Yoksa, sırrı daha da derinleştirmek için mi? Ayşe Hanım’ın sözleri zihninde yankılandı: “O sırrı kimseye söyleme. Babanın itibarını, Emre’nin geleceğini karartamazdık.”

Defne, albümü titreyen elleriyle kapattı. Boğazı düğümlenmişti. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Ayağa kalktı, Ayşe Hanım’dan izin isteyerek banyoya gitti. Soğuk suyu yüzüne çarptı. Aynadaki görüntüsüne baktı. Gözleri dehşetle açılmıştı. Bu, imkânsızdı. Bu, olamazdı.
Can’ın annesinin ismi. O üniversite asistanının ismi. Birkaç gün önce Can, annesinin son zamanlarda adının geçtiği eski bir gazete kupürünü bulduğunu ve annesinin adının aslında Ayşe Hanım’ın hatırladığı kadından farklı olduğunu söylemişti. Oradaki isim… Can’ın annesinin ismiyle, o eski haberdeki ismin aynı olduğunu fark etti. Ve babasının soyadı… Kaya.

Defne, Emre’nin babasıyla Can’ın annesinin arasındaki yasak aşktan doğan çocuğun, aslında Can olduğunu iliklerine kadar hissetti. Bu, sadece bir yasak aşk değil, aynı zamanda Emre’nin babasının da başka bir yasak aşktan doğan çocuğu, yani Emre’nin yarı kardeşiydi. Hayatındaki en büyük, en yıkıcı gerçek, şimdi bütün ağırlığıyla üzerine çökmüştü. Sevdiği adam, ruh ikizi bildiği kişi, kocasının yarı kardeşiydi.

Tüm dünya başına yıkılmıştı. Aşkı, bir anda en büyük günah, en korkunç ihanet halini almıştı. Ayşe Hanım’ın sözleri, Emre’nin babasının sırrı, Can’ın annesinin sessiz acısı… Hepsi birleşip Defne’nin hayatını kasıp kavuruyordu. Nasıl yaşayacaktı bu gerçekle? Can’a nasıl bakacaktı? Emre’nin yüzüne nasıl bakacaktı? Bu sırrı kendisi de bir yük olarak taşımak zorunda mı kalacaktı, yoksa her şeyi açığa vurup iki aileyi de mi parçalayacaktı?

Defne, lavaboya tutunarak nefes almaya çalıştı. Gözleri kararıyor, kulaklarında uğultular duyuyordu. Kalbi paramparçaydı. Bir zamanlar “kusursuz” görünen hayatı, şimdi kökünden çürümeye başlamış bir ağaç gibiydi. Yasak aşkı, sadece kendisinin değil, nesillerin acısını taşıyan bir mirasa dönüşmüştü. Defne, kaderin alaycı bir gülüşüyle, kendi yarım kalan hikayesinin, aslında çok daha eski, çok daha derin bir yarım kalmışlığın devamı olduğunu anlamıştı. Seçim yapamazdı. Bu yaranın kapanması imkansızdı. O, artık bir fırtınanın ortasındaydı ve hangi kıyıya vursa, orası felaketle dolu olacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top