aile draması

Gözlerini Boğaza Diktim

8 dakikalık okuma · 1491 kelime

Elif’in hayatı, boğazın ışıkları gibi parıldıyordu. Her bir köşesi özenle tasarlanmış, dergilerden fırlamış gibi duran evinde, Hakan’ın omzuna yaslanmış, akşam yemeğinden sonraki huzurlu anların tadını çıkarıyordu. Beyoğlu’nun tarihi dokusuna modern dokunuşlar katan son projesiyle adından söz ettiren genç ve başarılı bir mimardı. Çevresindeki herkes onu şanslı, hırslı ve her zaman güler yüzlü bir kadın olarak tanıyordu. Oysa Elif, bu kusursuz imajı yaratmak için kaç gece uykusuz kaldığını, kaç anısını zihninin derinliklerine gömdüğünü kimseye anlatamazdı. Hakan bile, onun geçmişinin sadece “ailesini erken yaşta kaybettiği, zorlu ama azimle aştığı bir süreç”ten ibaret olduğunu sanıyordu. Elif, bu yalanı o kadar ustaca örmüştü ki, bazen kendisi bile inanıyordu.

O gece, Hakan’ın elini tutarken, içindeki derin çatlağın üzerine gerdiği ince tül perdenin rüzgarda hafifçe dalgalandığını hissetti. Güzel bir akşam yemeği, meslektaşlarından gelen tebrikler, Hakan’ın gururlu bakışları… Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama bir anlığına, kalabalığın arasından geçen bir yüz, silik bir anı parıltısı gibi zihnine çarptı. Siyah, dağınık saçlı, endişeli gözlü, genç bir adam… Kalbi hızla atmaya başladı. “Ne oldu Elif?” diye sordu Hakan, endişeyle. Elif toparlandı, “Yok bir şey, sadece çok yoruldum sanırım.” dedi, yapay bir gülümsemeyle. O adamın Cem olamayacağını, olmaması gerektiğini umarak geceyi bitirdi.

Ertesi sabah, ofisine geldiğinde masasının üzerinde duran, kenarları yıpranmış bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde hiçbir isim veya adres yoktu, sadece Elif’in el yazısıyla yazılmış gibi duran bir not: “Beni hatırladın mı abla? C.K.” Harfleri gördüğünde eli titredi. C.K. Cem Kılıç. Kılıç, annelerinin soyadıydı. Elif, yıllar önce o soyadını hayatından silip atmıştı. Zarfı açtığında içinden çıkan fotoğraf, geçmişin soğuk nefesini doğrudan yüzüne çarptı. Solmuş, eski bir fotoğraf. İçinde, Elif’in incecik, narin bir kız çocuğu olduğu, yanında ise kendisinden birkaç yaş küçük, gözleri kocaman, ürkek bir çocuk… Cem. İkisi de fakir, eski kıyafetleriyle, İstanbul’un arka sokaklarından birinde, yıkık dökük bir duvarın önünde duruyordu. Cem’in elini sıkıca tutmuştu, tıpkı o günkü gibi. O günkü gibi, onu terk etmek zorunda kaldığı o lanet günde olduğu gibi.

Elif’in nefesi kesildi. Masadaki diğer evraklar, parlak mimari çizimler, prestijli projeler bir anda anlamsızlaştı. Geçmiş, bir hayalet gibi geri dönmüştü ve şimdi tam karşısında duruyordu. Cem buradaydı. Onu bulmuştu. Yıllarca arayacağını biliyordu ama bu anın asla gelmeyeceğini ummuştu.

Telefonu çaldığında irkildi. Arayan Hakan’dı. “Akşam geç kalacağım hayatım, bir şantiye toplantım var.” Elif güçlükle cevap verdi, “Tamam Hakan, sorun değil.” Sesi titriyordu. Hakan bunu fark etmedi, ya da fark etmek istemedi. Elif, zarfı ve fotoğrafı titreyen elleriyle çekmecesine kilitledi. Ofiste kimse yoktu, ama yine de görülecek olmaktan korkuyordu. Korkusu, sadece Hakan’ın öğrenmesinden değildi; bu “kusursuz Elif” imajının yerle bir olmasından, inşa ettiği her şeyin kumdan bir kale gibi dağılmasından korkuyordu.

Günler geçti. Her gün ofisine veya evine gelen imzasız notlar, Elif’in içindeki korkuyu körüklüyordu. Cem, onu sürekli takip ettiğini, hayatının her anını gözlediğini hissettiriyordu. Bir gün, ofisinin önündeki kafeden kahve alırken, kalabalığın arasından tanıdık bir siluet gördü. Cem. Saçları dağınıktı, yüzü yorgun, gözleri öfkeliydi ama aynı zamanda o çocukluk korkusu da içindeydi. Üzerindeki eski kıyafetler, Elif’in yıllardır kaçtığı o hayatın bir parçasıydı. Cem, Elif’e doğru bir adım attı. Elif’in panikle ne yapacağını bilemedi. Çantasından çıkardığı kalın bir miktar parayı masaya bırakarak hızla kafeden ayrıldı, arkasına bakmadan ofisine koştu.

Akşam, Hakan, Elif’in dalgınlığını fark etmeye başlamıştı. “Son zamanlarda çok gerginsin, bir sorun mu var?” diye sordu, endişeyle. Elif, her zamanki gibi konuyu geçiştirmeye çalıştı. “İşler yoğun Hakan, bilirsin. Yeni projenin teslim tarihi yaklaşıyor.” Hakan, karısının yalan söylediğini hissetse de üstelemedi. Onu tanıyordu; Elif her zaman sorunlarını kendi başına çözmeye çalışırdı. Ama bu kez, Elif’in duvarları çok daha yüksekti.

Elif, nihayet Cem’le buluşmaya karar verdi. Bir parkta, bankta oturup onu beklerken kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Cem, Elif’i görünce acı bir gülümsemeyle yaklaştı. “Beni unuttun sanıyordum, Abla.”
“Cem,” dedi Elif, sesi kısıktı. “Ne işin var burada? Beni neden rahat bırakmıyorsun?”
Cem’in gözlerindeki öfke bir anda parladı. “Rahat bırakmak mı? Sen beni yıllarca rahat bıraktın abla! Annem öldüğünde, babam bizi terk ettiğinde, sen beni o yetimhanenin kapısında bırakıp giderken hiç düşündün mü beni? Nasıl yaşadığımı? Neler çektiğimi?”
Elif’in boğazına bir yumru oturdu. “Bırakmak zorunda kaldım Cem! Çok küçüktük. Ben de bir çocuktum. O evde daha fazla duramazdık. Senin için bir umut aradım…”
“Yalan!” diye bağırdı Cem, titreyen sesiyle. “Sen kendini kurtardın abla! Kendine yeni bir hayat kurdun. Ben ise o bataklıkta çürüdüm. Her gün, her saniye seni bekledim. O gün bana söz vermiştin, ‘Bir yolunu bulup geleceğim, seni bırakmayacağım’ demiştin. Neredeydin Elif? Neredeydin bunca yıl?”

Elif’in gözleri doldu. Cem’in her kelimesi, yıllardır bastırdığı suçu ve pişmanlığı yüzüne vuruyordu. “Ben… Ben çok korktum Cem. Kimsesizdik. Açtık. O evden kaçtım. Kendime bir yol aradım. Seni oraya bırakırken, ‘Daha iyi olur’ diye düşündüm. En azından sıcak bir yatağın, yiyecek yemeğin olur dedim. Geri dönecektim ama… Ama bir daha yolunu bulamadım. Ben de kayboldum. Yeni bir hayata tutundum ve o hayatın içine seni nasıl sığdıracağımı bilemedim. Korktum Cem, her şeyimi kaybetmekten korktum.”

Cem, Elif’in gözlerine baktı. O gözlerdeki acıyı gördü. Belki de ilk kez, Elif’in de bir zamanlar çaresiz bir çocuk olduğunu hatırladı. Ama öfkesi dinmemişti. “Şimdi ne olacak? Hakan Bey’e mi söyleyeceksin, bu mükemmel mimarın fakir, yetim bir kardeşi olduğunu? Ve onu terk ettiğini?” Alaycı sesi, Elif’in tüylerini diken diken etti.
“Ne istiyorsun benden Cem?” diye sordu Elif, çaresizce.
“Bilmiyorum. Belki de sadece seni görmek istedim. Belki de bu hayatın, her şeyin yalan olduğunu göstermek istedim.”

Cem’in sözleri, Elif’in içindeki depremi şiddetlendirdi. Eve döndüğünde Hakan’ın kendisini beklediğini gördü. Hakan, Elif’e yaklaştı, yüzündeki endişe ve hayal kırıklığı net bir şekilde okunuyordu. “Elif, seni artık tanıyamıyorum. Ne oluyor sana? Neden her şeyi benden saklıyorsun? Bir sorunumuz var ve bunu çözmemiz gerekiyor.”
Elif, Hakan’ın gözlerine baktı. Gözlerinde derin bir şefkat ve aynı zamanda bir sorgulama vardı. Yıllardır koruduğu sırrı açıklamanın eşiğindeydi. Dudakları titredi. Söylemeli miydi? Her şeyi kaybeder miydi? Ama Cem’in sözleri kulaklarında çınlıyordu: “Bu hayatın, her şeyin yalan olduğunu göstermek istedim.”

Yeter. Daha fazla bu yalanla yaşayamazdı. Daha fazla Hakan’a yalan söyleyemezdi. Gözlerini boğaza dikti, her zamanki gibi ışıl ışıl parlayan o sonsuz maviliğe. Ama bu kez, o ışıklar ona bir kaçış değil, bir yüzleşme çağrısı gibi geliyordu. “Otur Hakan,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Sana anlatmam gereken çok şey var. Çok uzun zaman önce olan şeyler…”

Elif, o gece Hakan’a tüm geçmişini anlattı. Annelerinin ölümü, babalarının onları terk etmesi, Cem ile nasıl baş başa kaldıkları, açlık, soğuk, korku dolu günler… En sonunda da, o günkü çaresizliğini, küçük Cem’in elini bırakmak zorunda kaldığı o yetimhane kapısını anlattı. “Beni bekle Cem, geri geleceğim,” diye fısıldadığını, ama bir daha o kapıya dönmeye cesaret edemediğini, utancından, korkusundan, kendini kurtarma içgüdüsünden bahsedince sesi titremeye başladı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

Hakan, karısının yanında sessizce oturmuş, her kelimesini dikkatle dinlemişti. Yüzünde şaşkınlık, hayal kırıklığı ve derin bir hüzün vardı. Elif’in anlattıkları, bildiği her şeyi altüst etmişti. Ama Elif’in bu kadar savunmasız, bu kadar gerçek olduğunu ilk kez görüyordu. Bitirdiğinde, Hakan’ın gözleri de dolmuştu.
“Neden benden sakladın Elif?” diye sordu, sesi kısık ve acı doluydu. “Bunca yıl neden bana güvenmedin?”
“Korktum Hakan,” dedi Elif, hıçkırıklarla. “Her şeyimi kaybetmekten korktum. Senin beni yargılamandan, benden tiksinmenden… Senin ve kurduğumuz bu hayatın bir yalan olduğunu öğrenmenden korktum.”
Hakan, Elif’in ellerini tuttu. “Seninle ilgili her şey bir yalan olsa bile, sana olan sevgim yalan değil Elif. Ve bu zorluklara rağmen hayatta kalman, bu kadar başarılı olman… Bu beni senden soğutmaz, aksine sana hayranlık duymamı sağlar. Ama bana güvenmemen…” Hakan’ın sesi titredi. “Bu beni çok incitti.”

Elif, Hakan’ın gözlerine baktı. O anda, hayatının en önemli sınavını verdiğini anladı. En büyük korkusu gerçekleşmişti; sırrı açığa çıkmıştı. Ama Hakan’ın yüzünde tiksinti ya da nefret değil, acı ve sevgi vardı. Bu, bir son değil, bir başlangıçtı.

“Ne yapacağız şimdi?” diye sordu Elif, Cem’i düşünerek.
Hakan, Elif’in elini sıkıca tuttu. “Ne yapman gerekiyorsa onu yapacağız. O senin kardeşin Elif. Yanlış kararlar vermiş olabilirsin ama bu, seni kötü bir insan yapmaz. Belki de bu, senin için geçmişle barışma zamanıdır. Birlikte, yan yana durarak. Belki de ikiniz için de geç değil.”

Ertesi gün, Elif Cem’e bir mesaj attı. “Konuşmak istiyorum. Dün bıraktığın parka gel.” Cem geldiğinde, Elif’in yanında Hakan da vardı. Cem şaşkınlıkla Hakan’a baktı. Elif, kardeşinin gözlerinin içine baktı. “Cem, sana yalan söyledim, senden kaçtım. Bunun için senden çok özür dilerim. Ben de çok korktum ve yanlış seçimler yaptım. Ama sen benim kardeşimsin. Ve ben artık senden kaçmak istemiyorum.”
Hakan, Cem’e elini uzattı. “Ben Hakan, Elif’in eşi. Elif’in geçmişini biliyorum. Ve bil ki, seni ailemize dahil etmek istiyoruz. Belki bir anda her şey düzelmez ama denemeye değer.”

Cem, Elif’e döndü. Gözlerinde öfke hala vardı, ama yanında bir parça da umut ve şaşkınlık okunuyordu. Elif’in gözyaşları yeniden akmaya başladı. Bu sefer, bu gözyaşları korkudan değil, biriken yılların yükünü atmanın verdiği rahatlamadan ve umuttandı.

Geçmişin gölgesi tamamen ortadan kalkmamıştı. Elif biliyordu ki, Cem ile aralarındaki güveni yeniden inşa etmek zaman alacaktı. Yaraları sarmak, yılların birikintisini temizlemek kolay olmayacaktı. Ama o gün, Hakan’ın elini tutarken ve Cem’in gözlerine bakarken, Elif ilk kez kendisi olmanın, tüm kusurları ve geçmişiyle birlikte gerçek Elif olmanın huzurunu hissetti. Hayat, hala boğazın ışıkları gibi parıldıyordu. Ama bu kez, o ışıltının altında artık bir yalan değil, zorlu bir yüzleşme sonrası kazanılan, gerçek bir parıltı vardı. Elif, sonunda gözlerini boğaza dikip, geleceğe bakmaya cesaret edebiliyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top