aile draması
Gözyaşımla Islanan Toprak
Elif, mezar taşındaki isme dokundu. Cem. Üç harf, tüm bir hayatı özetleyen, artık sadece soğuk mermerde var olan bir yankı. Üç ay geçmişti Cem’i kaybedeli. Üç ay, sanki bir asır, sanki dün. Yanı başında dikilen Murat, sessizliğini bozmadan Elif’in omuzunda hissettiği ağır eliydi. Cem’in en yakın arkadaşıydı Murat, çocukluklarından beri ayrılmaz ikiliydiler. Şimdi Elif’in en büyük destekçisi, kızı Deniz’in “Murat Amcası” olmuştu. Her pazartesi, bu hüzünlü ziyarette Elif’i yalnız bırakmazdı. Rüzgar, Elif’in yüzündeki kurumuş gözyaşlarının izini okşarken, Murat’ın varlığı garip bir şekilde hem teselli hem de tarifsiz bir acı veriyordu. Cem’in en çok güvendiği iki insandılar. Şimdi, ikisi de onsuz kalakalmışlardı.
Elif, Cem’i kaybettiğinde dünya başına yıkılmıştı. Genç yaşta, ani bir kalp kriziyle gitmişti sevgilisi. 35 yaşındaydı Elif, 5 yaşındaki Deniz ile yapayalnız kalmıştı. İlk haftalar her şey bir sis perdesinin arkasından yaşanmış gibiydi. Gelen gidenler, taziye ziyaretleri, yemekler, dualar… Ama asıl zorluk, kalabalık dağıldıktan sonra başlamıştı. Evin sessizliği, Cem’in yokluğuyla doluydu. Kapı çalındığında, anahtarı döndüğünde, banyoda musluk açık kaldığında bile bir Cem silüeti arıyordu gözleri.
Murat, bu süreçte Elif’in gölgesi gibiydi. Market alışverişleri, Deniz’i okuldan alma, eve bozulan bir lamba takma… Hiçbir şeyi söylemesine gerek kalmadan hallediyordu. Başta Elif bunu Cem’e olan vefa borcu olarak yorumlamıştı. Murat, Cem’in emaneti olarak görüyordu onları. Ama zamanla, Murat’ın bakışlarında, dokunuşlarında farklı bir sıcaklık hissetmeye başlamıştı. Bu sıcaklık, onu rahatsız ediyor, vicdanını kemiriyordu.
Bir akşam, Deniz uyuduktan sonra, Elif ve Murat mutfak masasında oturmuş, Cem’in fotoğraflarına bakıyorlardı. Murat, Cem’in çocukluk hikayelerinden birini anlatırken gülümsedi. “Hatırlar mısın Elif,” dedi, sesi hüzünle titreyerek, “Cem lisede okul tiyatrosunda oynamak istemişti. Ama sahne korkusu vardı. Ben onu defalarca ikna ettim, prova yaptırdım. Sonunda oynadı ve harika oldu.” Elif gülümsedi. Cem’in hayatında Murat’ın ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Onlar sadece arkadaş değil, kardeştiler. Murat’ın sesi durdu, Elif’in gözlerine baktı. “O benim her şeyimdi Elif,” diye fısıldadı. “Sen ve o… Benim dünyamdınız.” O an, o bakışta Elif, daha önce hiç fark etmediği bir şeyi yakaladı. Murat’ın gözlerinde Cem’e duyulan acının yanı sıra, kendine karşı da tarifsiz bir kırılganlık vardı. Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Bu his neydi? Neden Murat’ın kırılganlığı kendi içini bu kadar derinden etkilemişti?
Sonraki haftalar, ikisi arasındaki bu görünmez duvar inceldi, şeffaflaştı. Akşam yemekleri bazen sadece ikisi için hazırlanıyordu, Deniz erken uyuduğunda. Cem’in anıları eşliğinde, kahkahalar ve sessizlikler birbirini kovalıyordu. Bir gece, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Elektrikler kesilmişti. Elif, korkan Deniz’i sakinleştirmeye çalışırken, Murat da el feneriyle evin içinde geziniyordu. Bir an, ikisi salonda karşı karşıya geldiler. Fenerin ışığı Murat’ın yüzüne vuruyor, gözlerindeki endişeyi aydınlatıyordu. Elif, titreyen elleriyle mum yakmaya çalışırken, Murat’ın eli omzuna dokundu. “İyi misin Elif?” diye sordu, sesi fısıltıdan halliceydi. Elif, başını çevirdi. Omuzundaki elinin sıcaklığı, karanlıkta ona yön veren tek ışık gibiydi. “Değilim Murat,” dedi, sesi çatallı çıktı. “Hiç iyi değilim.” Bir an tereddüt etti, sonra kendini Murat’ın kollarına bıraktı. İlk başta bir kardeşin tesellisi gibiydi bu sarılma, ama sonra bedenleri birbirine daha sıkı kenetlendi. Murat’ın elleri Elif’in saçlarına uzandı, usulca okşadı. Elif, onun kalp atışlarını duyuyordu. Hızlı, telaşlı bir ritim. Bu sarılma, sadece teselli değildi artık. Bir arzunun, bir özlemin, yasak bir hissin başlangıcıydı. Elif, gözlerini sımsıkı kapattı. Cem. O ne derdi?
İçindeki vicdan azabı, onu bir bıçak gibi kesiyordu. Her Murat’la geçirdiği samimi anın ardından, Cem’in fotoğrafına bakmaya çekiniyordu. Ama Murat’ın varlığı, nefes almasını sağlıyordu. Onu hayatta tutuyordu. Cem’den sonra ilk defa kendini ‘canlı’ hissediyordu. Bu korkutucuydu. Bu, ihanet gibiydi.
Murat da aynı ikilemi yaşıyordu. Elif’e duyduğu hisler, başlangıçta Cem’in emanetine sahip çıkma, onu koruma içgüdüsüyle karışmıştı. Ama artık bunun çok ötesine geçmişti. Elif’in kırılganlığı, zekası, Deniz’le olan ilişkisi… Ona hayranlık duymaktan öte, aşık olmaya başlamıştı. En yakın arkadaşının eşiydi. Onunla kurulan bu bağ, yasaktı. Cem’e ihanet demekti. Ama Elif’in yalnızlığına şahit olmak, ona dokunmak istememek, neredeyse imkansızdı.
Bir öğleden sonra, Deniz uyuyakaldığında, Elif ve Murat salonda sessizce oturdular. Kahvelerini içiyorlardı. Camdan sızan güneş ışığı tozları dans ettiriyor, zaman donmuş gibiydi. Murat, fincanını masaya bıraktı. Elif’in elini tuttu. “Elif,” dedi, sesi alçaktı. “Bunu söylemem doğru değil, biliyorum. Ama artık saklayamıyorum.” Elif, nefesini tuttu. Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu. “Ne?” diye sormaya cesaret edemedi. “Sana karşı… hislerim var Elif,” diye devam etti Murat. “Cem… O benim kardeşimden öteydi. Onu çok sevdim. Ama sen… Sen de öyle. Senin yalnızlığını görmek, seni korumak istemek… Sonra bu hisler değişti. Büyüdü. Seni seviyorum Elif. Ama kendimden nefret ediyorum bunun için.”
Elif’in gözleri doldu. Gözünden akan ilk damla, elini tutan Murat’ın elinin üzerine düştü. “Ben de…” diye fısıldadı. “Ben de Murat. Kendimden utanıyorum. Bu hisleri hissettiğim için… Cem’e ihanet ediyormuşum gibi geliyor.” Murat, elini daha sıkı tuttu. “Bu ihanet mi Elif? Ya da… hayatın devam etme şekli mi?”
O an, sanki odadaki havayı Cem’in ruhu doldurmuştu. Ne diyeceklerdi? Ne yapacaklardı? Bu hisler, onları bir uçurumun kenarına getirmişti. Ya birlikte düşeceklerdi, ya da birbirlerini iteceklerdi.
Karar vermek zordu. Cem’in annesi, Ayşe Teyze, Elif’i her aradığında “Cem’in ruhu huzur bulsun kızım, evlatlarım gözümün önünde olsun” derdi. Akrabalar, komşular… Herkes Cem’in anısını yaşatması için Elif’ten bir beklenti içindeydi. Yeniden evlenmek, hele de Cem’in en yakın arkadaşıyla… Bu, onların gözünde affedilemez bir günah olurdu.
Ama Elif, her gece yatağında Cem’i düşünürken, gündüzleri Murat’ın yokluğunun bıraktığı boşlukla boğuşuyordu. Murat’ın bakışlarındaki şefkat, Deniz’e gösterdiği baba şefkati, Elif’in içindeki buzları eritiyordu. Yeniden sevebilme ihtimali, acısının ortasında parlayan küçük bir ışık gibiydi.
Bir akşam yemeğinde, Ayşe Teyze, “Elif kızım, artık biraz kendine bak. Gençsin, Deniz’in annesisin. Belki ileride biri çıkar karşına…” diye söze girdi. Elif’in kalbi sıkıştı. İşte beklediği buydu. Ayşe Teyze, torununu düşünerek Elif’in bir gün yeniden evlenmesini kabullenmişti, ama kime? “O kişinin de Cem gibi iyi bir insan olması lazım,” diye ekledi Ayşe Teyze, sanki bir şart koşarcasına. Elif, Murat’la bakıştı. Murat’ın yüzünde derin bir acı vardı. Bu imkansızdı.
Ancak aşk, vicdanın ve mantığın duvarlarını yıkabilecek güce sahipti. Birkaç hafta sonra, Elif ve Murat bir karar verdiler. Gizli saklı yaşayamayacaklardı. Cem’in anısına saygısızlık etmeden, ama kendi hayatlarına da devam etmek istiyorlardı. Yıllarca saklanan bu hislerin ağırlığı, ikisinin de omuzlarındaydı.
Bir cuma akşamı, Cem’in ailesini ve kendi ailesini yemeğe davet etti Elif. Kalbi hızla çarpıyordu. Deniz, salonda oyuncaklarıyla oynarken, gergin bekleyiş devam etti. Yemekten sonra, kahveler içilirken, Elif boğazını temizledi. Murat’ın eli, masanın altında, Elif’in elini buldu ve sıktı.
“Size bir şey söylemek istiyoruz,” diye başladı Elif, sesi titriyordu. Ayşe Teyze’nin yüzündeki merak, yavaşça endişeye dönüştü. “Murat ile ben…” Elif, bir an duraksadı, kelimeler boğazında düğümlenmişti. Murat, daha güçlü bir şekilde devam etti. “Biz… birbirimizi seviyoruz. Ve hayatımıza birlikte devam etmek istiyoruz.”
Ortamda buz gibi bir sessizlik oluştu. Ayşe Teyze’nin elindeki fincan tabağa sertçe düştü, şıngırtısıyla sessizlik daha da ürkütücü oldu. Cem’in babası, Ahmet Amca, kaşlarını çattı. “Ne diyorsun sen Murat?” diye sordu, sesi hiddetliydi. “Bu ne cüret? Cem’in mezarı kurumadı daha! Sen nasıl olur da… Kardeşinin karısına göz dikersin?”
Murat, başını kaldırdı. “Amca, lütfen. Bu anlık bir heves değil. Bu acının içinde birbirimize tutunduk. Cem’e ihanet etmek istemedik. Ama yaşamak da istedik.”
Elif’in annesi, gözleri dolu dolu, kızına baktı. “Elif’im… Ne yaptın sen? Elalem ne der? Cem’in ailesine nasıl açıklayacağız bunu?”
Elif, ailesinin acısını, şaşkınlığını, öfkesini anlıyordu. Ama artık geri dönüş yoktu. “Kim ne derse desin,” dedi, sesi kararlıydı. “Cem’i kalbimizden asla çıkarmayacağız. Murat’la aramızdaki şey… Onu görmezden gelemeyiz. O da benim gibi acı çekti. O da Deniz’i seviyor. Ve ben… Ben yeniden nefes almak istiyorum.”
O gece, sofradaki gerginlik havayı keskin bir bıçak gibi ikiye ayırdı. Cem’in ailesi, şoku atlatamadan, öfkeli sözlerle evi terk etti. Elif’in annesi, hayal kırıklığı içinde ağlayarak sarıldı kızına. Murat, Elif’in yanındaydı, dimdik ayakta duruyordu. Dünyaları tepetaklak olmuştu.
Aylar sonra, Elif ve Murat, Deniz’le birlikte yeni bir hayata yavaş yavaş adım attılar. Toplumun, akrabaların fısıltıları, yargıları peşlerini bırakmadı. Kimileri onları ayıpladı, kimileri ise “hayat devam ediyor” diyerek suskun kaldı. Cem’in ailesiyle aralarındaki mesafe uzadı. Acı vericiydi bu. Ama Elif, her sabah uyandığında, Murat’ın yanında olmasının verdiği huzuru tattı. Deniz, Murat’ı her geçen gün daha çok seviyordu, onun sıcaklığını, şefkatini hissediyordu.
Bir pazar sabahı, kahvaltı masasında, Deniz kıkırdayarak Murat’ın omzuna tırmandı. Murat da onu yakalayıp havaya fırlattı, Deniz’in kahkahaları evi doldurdu. Elif, onları izlerken gülümsedi. Cem’in yokluğu, içindeki boşluk hiçbir zaman tamamen dolmayacaktı. O boşluk, Cem’e olan sonsuz sevgisinin bir nişanesiydi. Ama Murat’ın sevgisi, o boşluğun etrafına yeni bir hayat inşa etmesine izin vermişti. O an anladı Elif: Aşk, sadece bir kişiye duyulan bir his değildi. Hayatın ta kendisiydi. Kaybettiğin bir aşkın küllerinden, yeni bir aşkın doğabileceğini, bunun bir ihanet değil, yaşamın acımasız ve bir o kadar da mucizevi döngüsü olduğunu anladı. Ve o gün, Elif, Cem’in fotoğrafına baktığında, ilk defa içinde huzurlu bir tebessümle, “Bizi affet Cem,” diyebildi. “Ama yaşamaya devam etmek zorundaydık.” Gözyaşları, bu kez vicdan azabından değil, hayatın karmaşık güzelliğinden akıyordu.
