Aile draması
Bir Yaz Evi ve Yarım Kalan Düşler
Can, hayatı boyunca taş üstüne taş koyarak, ilmek ilmek ördüğü hayallerinin doruğundaydı. Otuzlu yaşlarının sonlarında, İstanbul’un kalabalığından bir nebze olsun kaçabileceği, eşi Elif ve iki çocuğuyla huzur bulacağı o yazlık evi nihayet alabilecekti. Ege’nin serin rüzgarları, zeytin ağaçlarının gölgesi ve denizin o eşsiz kokusu… Bütün bunlar, yılların uykusuz gecelerinin, fedakarca yaptığı mesailerin ve kısılan harcamaların karşılığıydı. Elif de aynı heyecanı paylaşıyor gibiydi; her akşam yemek masasında, çocukların uykuya dalmasından sonra, evin hangi odasının nasıl dekore edileceğini, bahçeye hangi çiçeklerin ekileceğini konuşup duruyorlardı.
Bugün o gündü. Sabahın erken saatlerinde, takım elbisesini özenle giymiş, kravatını düzeltmişti. Yüzündeki gülümseme, aynadaki yorgun çizgileri gizlemeye yetiyordu. Tapu dairesindeki randevuları öğleden sonraydı, ama o şimdiden kalbinin heyecanla attığını hissediyordu. Elif, ona termosuna taze demlenmiş çay koyarken, “Hayırlı olsun aşkım, sonunda muradımıza eriyoruz,” demişti, sesi biraz titrek çıkmıştı sanki. Can bunu tatlı bir heyecana yormuş, karısının elini sıkıca tutarak evden ayrılmıştı.
İşyerinde dosyalarla boğuşurken bile aklı hep Tapu Kadastro Müdürlüğü’ndeydi. Öğle yemeğini alelacele yiyip, birkaç son evrakı kontrol etmek için bankaya uğradı. Birikimlerinin bulunduğu vadeli hesaptan ana parayı ve faizleri çekip, geri kalan küsuratı yazlık evin peşinatına aktaracaktı. Banka danışmanının karşısına oturduğunda, yüzündeki o umutlu ifadeyle işlemi başlatmasını istedi.
Danışman, bilgisayar ekranına odaklandı. Klavyenin tıkırtıları odanın sessizliğini bozuyordu. Birkaç saniye geçti, sonra otuzlu yaşlarındaki genç kadın, kaşlarını çattı. “Beyefendi, bakiyenizde bir hata mı var acaba?” diye sordu, sesi şaşkınlık ve biraz da çekingenlik taşıyordu.
Can, gülümsemesini yüzünde tutmaya çalıştı. “Nasıl bir hata? Bütün birikimlerimiz orada olmalı. Yıllardır düzenli yatırımlar yaptık, hiç dokunmadık.”
Danışman, ekranı Can’a doğru çevirdi. “Burada göründüğü kadarıyla… hesabınızda çekmek istediğiniz tutarın çok altında bir bakiye var. Hatta, son birkaç yıldır düzenli ve yüksek miktarlarda çıkışlar olmuş. Özellikle son altı aydır neredeyse hesabın tamamı boşaltılmış.”
Can’ın kanı çekildi. Ekrandaki rakamlar, gözlerinin önünde dans eden anlamsız semboller gibiydi. “Bu… bu imkansız,” diye fısıldadı. “Biz bu hesaptan hiçbir işlem yapmadık. Kartı da cüzdanında durur, şifreyi bir ben, bir de Elif biliyorduk… yani biliyorduk derken… o hiç kullanmazdı ki.” Boğazına oturan yumruyla nefes almakta zorlandı. Sanki birisi içindeki bütün oksijeni emip almıştı.
Danışman, “Giriş çıkış hareketlerini gösteren detaylı bir döküm alabilir misiniz?” diye sordu, Can’ın durumunu anlayışla karşılayarak.
Can, titreyen elleriyle dökümü aldı. Kağıt parçasını okudukça, kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyor, sonra buz gibi bir taş gibi donup kalıyordu. Yüzbinlerce lira… Gözleri harcanan, transfer edilen, çekilen tutarların üzerinde geziniyordu. Her biri bir hayalin parçasıydı, şimdi hepsi paramparça olmuştu. Ve hepsinin arkasında, Elif’in imzası duruyordu. Kendi imzası… Ortak hesap olduğundan, her ikisinin de yetkisi vardı. Ama Can hiçbirine imza atmamıştı. Elif…
Başını ellerinin arasına alıp, sanki bu kabustan uyanabilirmiş gibi gözlerini sıktı. Ter damlaları şakaklarından akıyordu. Elif… Karısı… Çocuklarının annesi… Nasıl? Neden? Beyni, bu düşüncelerin ağırlığı altında eziliyordu. Tapu dairesindeki randevu, Ege’deki yazlık ev, o taze kokulu bahçe… Hepsi bir sis perdesinin arkasında, ulaşılmaz birer hayalden ibaret kalmıştı.
Banka danışmanına teşekkür bile edemeden, yarı baygın bir halde bankadan çıktı. Adımları ağır, bilinci pusluydu. İşyerine geri dönmedi. Nereye gittiğini bilmeden, saatlerce İstanbul’un sokaklarında amaçsızca yürüdü. Her köşeden, her tabeladan, her tanıdık yüzden Elif’in adı ve o soğuk ihanet kelimesi fırlıyordu.
Akşam eve döndüğünde, Elif’in yüzünde beklediği o mutlu ifade yoktu. Sanki bir şeyler sezmiş gibiydi. “Neden erken geldin? Randevu ne oldu?” diye sordu, sesi daha da titrek çıkıyordu şimdi.
Can, ceketiyle birlikte ruhunu da kapının ardına bırakmış gibiydi. Yorgun bir ifadeyle koltuğa çöktü. Elindeki banka dökümünü sehpanın üzerine bıraktı. “Randevu iptal oldu, Elif,” dedi, sesi o kadar boştu ki kendi bile tanıyamadı. “Çünkü ortada ne para var, ne de alınacak bir yazlık ev.”
Elif’in yüzündeki renk kaçtı. Gözleri banka dökümüne kaydı, sonra hızla Can’a döndü. “Ne saçmalıyorsun Can? Ne parası? Bütün birikimlerimiz duruyor, ben her şeyi takip ettim.”
“Takip ettiğin bu mu?” Can’ın sesi yükselmeye başladı, içinde biriken öfke ve acı, volkan gibi patlamaya hazırdı. “Yılların emeği, alın teri, çocuklarımızın geleceği… hepsi bu kağıtta yazılı! Nereye gitti bu paralar, Elif? Kime gitti?”
Elif, önce inkar etmeye çalıştı. Sonra gözleri doldu, dudakları titremeye başladı. Sanki dünya üzerindeki tüm yük omuzlarına binmişti. “Can, ben… ben açıklayabilirim.”
“Açıklayabilirsin mi?” Can öfkeyle ayağa kalktı. “Ne açıklayabilirsin? Yıllardır beni uyutarak, gözümün içine baka baka yaptığın bu ihaneti mi? Benim bütün hayallerimi çalıp, cebine attığın bu paraları mı?”
Elif, dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırıkları odayı doldurdu. Çocuklar yukarıdan sesleri duyup uyanmasın diye kendini zor tuttu. “Abim… Mert… Onun işleri… Hepsi onun yüzünden. Kumar borçları, kötü yatırımlar… Annemle babam yalvardılar, ‘Elif, Mert’i kurtar yoksa başını yakacaklar’ diye. Ben de… ben de kıyamadım Can. Abim hapse girse, annemle babam yıkılırdı. Başka çarem yoktu!”
Can’ın beyninde şimşekler çakıyordu. Mert… Elif’in sorumsuz, sürekli başını belaya sokan, tembel abisi. Daha önce de küçük çaplı borçlarını kapatmışlardı. Ama bu… Bu bütün hayatlarıydı! “Kıyamadın mı?” diye sordu, sesi zehir gibiydi. “Peki bize kıydın mı? Çocuklarımızın geleceğine, benim sana olan güvenime, hayallerimize kıydın mı, Elif?”
Elif, başını kaldırdı, gözleri şişmiş, yüzü kıpkırmızıydı. “Sana söyleyemedim Can. Sen Mert’i hiç sevmezdin, haklıydın da belki. Ama o benim abim. Ailem. Ne yapabilirdim? Sana söylesem, kesinlikle yardım etmezdin. Belki de boşanırdık. Ben buna dayanamazdım. Seninle olan yuvamı bozmak istemedim.”
“Yuvamızı sen bozdun, Elif! Bu yuvayı ayakta tutan güveni, omuz omuza verilen mücadeleyi sen paramparça ettin!” Can’ın sesi kısıldı, öfkesi yerini derin bir acıya bırakmıştı. “Yıllardır yanımda uyudun, yemek yedin, güldün, hayaller kurdun… Ve aynı zamanda, her gece yatağımıza ihaneti taşıdın. Her ay, tırnaklarımla kazıdığım paraları, bir hiç uğruna alıp götürdün.”
Elif, hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalıştı. “Pişmanım Can. Keşke yapmasaydım. Ama o an başka bir yol göremedim. Mert’in o çaresiz hali… Annemle babamın gözlerindeki korku… Sana anlatacaktım. Toparlanınca her şeyi sana söyleyecektim. Ama bir borç kapandı, başka bir borç çıktı. Bir türlü toparlanamadık.”
“Ne zaman toparlanacaktınız Elif? Bizim hiç paramız kalmayınca mı? Çocuklarımızın okul taksitleri ödenemeyince mi? Yazlık evimiz elimizden gidince mi?” Can, elini alnına götürdü. “Bunca zaman nasıl taşıdın bu yükü? Nasıl baktın yüzüme? Nasıl konuştun bana hayallerimizden?”
Elif’in gözleri, Can’ın gözlerindeki kırgınlığı gördüğünde daha da doldu. “Her gün öldüm Can. Her gece uyumadan önce kendimden nefret ettim. Ama geri dönüşü yoktu. Bir kere başladın mı, durduramıyorsun. O borç girdabı seni de içine çekiyor. Sana söylemeye cesaret edemedim. Senin gözünde küçülmekten, seni kaybetmekten o kadar korktum ki…”
Can, boş gözlerle odaya baktı. Yıllarca kurduğu yuvası, sağlam sandığı temelleri, şimdi önünde bir enkaz gibi duruyordu. Elif’in sözleri, onun bu eylemlerinin ardındaki çaresizliği anlatıyordu belki, ama ihanetin acısını hafifletmiyordu. Güven, kırılan bir ayna gibiydi. Birleştirmeye çalışsan da çatlakları hep kalacaktı.
“Korktun mu?” diye fısıldadı Can. “Benim sana olan sevgimden, anlayışımdan mı korktun? Beni tanımamışsın Elif. Yıllarca birlikte yaşadık ama sen beni hiç tanımamışsın.” Gözlerinde acı bir pırıltı belirdi. “Veya sen kendini tanıtmamışsın bana. Bu sırla, bu yalanlarla dolu hayatınla…”
O gece, Can ile Elif arasındaki sessizlik, binlerce sözcükten daha ağırdı. Elif, Can’ın yüzüne bakmaya cesaret edemedi, Can ise Elif’e bakmaktan kaçındı. Aralarındaki görünmez duvar, betonarme bir kale gibi yükselmişti. Çocuklar uyurken, onlar da uyumadan yatak odasına çekildi. Can sırtını Elif’e dönerek yattı. Elif’in hıçkırıkları, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen Can’ın kulaklarında bir testere gibi yankılanıyordu.
Sabah olduğunda, kararını vermişti. Çocuklarını okula bırakıp işe gitmeden önce Elif’e döndü. “Bu böyle devam edemez, Elif,” dedi, sesi cansızdı. “Bütün parayı kaybetmiş olmamız önemli değil. Geri kazanılır. Ama güvenimiz… O nasıl geri gelecek? Her şeyimizi, sadece hayallerimizi değil, birbirimize olan inancımızı da kaybettik.”
Elif’in gözleri korkuyla açıldı. “Ne demek istiyorsun Can? Boşanmak mı istiyorsun?”
Can, derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum Elif. Şu an hiçbir şey bilmiyorum. Ama böyle devam edemeyiz. Bu evin içinde bu yalanla, bu ihanetle yaşayamam. Bir süre ayrı kalmalıyız. Düşünmeliyiz. Ben de, sen de… Nerede hata yaptığımızı, nereye doğru gittiğimizi.”
Elif’in yüzü bembeyaz oldu. Can’ın bu kadar kararlı olmasını beklemiyordu. Her ne kadar ihaneti kendisi yapmış olsa da, Can’ın onu affetmesini, bir şekilde bunu aşmalarını umut etmişti. “Can, lütfen… Çocuklarımıza ne diyeceğiz? Sensiz yapamam…”
“Çocuklarımıza gerçekleri söylemeyeceğiz,” dedi Can. “Onlara bir süre iş seyahatinde olacağımı söyleyeceğiz. Bu, aramızdaki bir mesele. Ve sen de, kendine bir çeki düzen ver, Elif. Abinin peşini bırak. Ailenin sorunlarını çözmek senin görevin değil. Bu bataklıkta boğulmana izin veremem.”
Can, valizini yavaşça topladı. Giysilerini, tıraş malzemelerini, birkaç kitabını… Çocukluk fotoğrafını eline aldı. Orada, neşeyle gülümseyen o küçük Can’ı ve şimdi içinde hissettiği bu koca boşluğu düşündü. Bu evi terk ederken, sadece bir evden değil, hayatının bir bölümünden de ayrılıyordu. Belki de en güzel hayalinden.
Kapıdan çıkarken, Elif’in hıçkırıkları arkasından geliyordu. Can, duraksamadı. Adımları merdivenlerden aşağı doğru iniyordu. İstanbul’un gri sabahına karışan Can, cebindeki araba anahtarlarını sıkıca tutuyordu. Yazlık evin tapusunu alacağı gün, hayatının en büyük tapusunu, yani güveni ve inancı kaybettiğini acı bir şekilde anlamıştı. Geride, bir yaz evi hayaliyle birlikte, yarım kalmış bir evlilik ve paramparça olmuş düşler bırakarak… Gelecek, önünde sonsuz bir sis perdesi gibi uzanıyordu. Nereye gideceğini bilmeden, yavaşça yürüdü.
