Aşk Dramı
Kum Saati Tersine Döndüğünde
Elif, mutfak penceresinden sokağı seyrederken, elindeki fincanın ılıklığı avuçlarını ısıtıyordu. Eskişehir’in bahar sabahları her zaman bu kadar dingin mi olurdu, yoksa bu sadece kendi içindeki fırtınanın yansıması mıydı, bilemiyordu. Son on sekiz yıldır hayatını düzenli bir rutine oturtmuştu: Sabah erken kalkış, Defne’yi okula hazırlama, lisedeki edebiyat dersleri, akşam yemeği telaşı ve sonra o sessiz, huzurlu akşamlar. Huzurlu… Kendi kendine sordu, gerçekten huzurlu muydu? Yoksa bu, kalbine gömdüğü bir mezarlığın üzerindeki incecik bir toprak tabakası mıydı?
Geçtiğimiz hafta gelen o e-posta, o toprak tabakasını bir anda paramparça etmişti. “Eskişehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, 2005 Mezunları Geleneksel Buluşması.” Başlığı bile Elif’in içini buz gibi bir ürpertiyle doldurmuştu. Mezuniyetlerinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmişti. Yıllar, anıları siler miydi gerçekten? Elif’in durumunda silmemişti, sadece derin bir uykuyu tercih etmişlerdi, şimdi o e-posta onlara zehirli bir öpücük vermişti ve hepsi uyanıyordu.
E-postanın ekindeki katılımcı listesi, parmakları titreyerek açtığı bir belgenin içinde gizliydi. Gözleri satırlar arasında gezindi, tanıdık isimler, kimilerini hatırladı, kimilerini hiç tanımadığını fark etti. Ve sonra, orta sıralarda, o isim belirdi: Murat Demir. Kalbi, uzun süredir kapalı bir odanın aniden açılıp içine güneş vurduğunda hissedilen o garip sızıyla kasıldı. Murat Demir. Yirmi yıl. Yirmi yıl olmuştu onu görmeyeli, sesini duymayalı. En son, Eskişehir tren garında, yağmurun altında, yarım kalmış bir veda cümlesinin ardından birbirlerine sırtlarını döndükleri o an.
Elif, fincanı tezgâha bıraktı. Gitmeli miydi? Hayır, kesinlikle hayır. Neden gitsin ki? Geçmiş, geçmişte kalmalıydı. Yeni bir hayat kurmuştu, Defne vardı. Defne, onun her şeyiydi, hayatının anlamıydı. Defne, Murat’la ilişkileri bittikten kısa süre sonra, hiç beklemediği bir anda çıkıp gelen o küçük mucizeydi. Ama Murat… O bunu asla bilememişti.
O gün, dersleri adeta bir sis perdesinin arkasından anlatmış gibiydi. Öğrencilerin meraklı bakışları, sordukları sorular, hepsi uzaktan geliyordu. Zihninde tek bir soru dönüp duruyordu: Murat neden katılıyordu bu buluşmaya? O, Eskişehir’i terk edip Bursa’ya gitmiş, babasının işlerini devralmış, hayatını bambaşka bir şehirde kurmuştu. Hiçbir zaman Eskişehir’e geri dönme gibi bir niyeti olmamıştı.
Akşam, Defne ders çalışırken, Elif sessizce laptopunu açtı. Kendine kızarak, sanki gizli bir suç işlermiş gibi, e-postayı tekrar buldu. Katılımcı listesinde Murat’ın adının yanında “Bekâr” yazısı belirginleştiğinde, Elif’in kalbi bir an durur gibi oldu. Bekâr mı? Oysa Elif, yıllarca onun çoktan evlenip barkındığını, çoluk çocuğa karıştığını varsaymıştı. Bu bilgi, içindeki karmaşık düğümü daha da sıkılaştırdı.
Sonunda, ertesi sabah, uykusuz geçirdiği gecenin ardından, Elif bir karar verdi. Gidecekti. Merak, içinde biriken tüm korkuları bastırmıştı. Gitmeli ve bu hayaleti sonsuza dek susturmalıydı. Ona ne hissettiğini görmek, belki de sadece “merhaba” deyip geçmek, kapatamadığı bir defterin son sayfasını usulca çevirmek için.
Buluşma, üniversitenin bahçesinde, mezuniyet törenlerinin yapıldığı o anıtsal amfinin önünde gerçekleşecekti. Elif, yıllar sonra o kapıdan içeri adım attığında, her şey aynıydı ama hiçbir şey aynı değildi. Gençlik yıllarının coşkusu, neşesi, o bitmeyen umut şimdi yerini daha ağır, daha olgun bir sessizliğe bırakmıştı. Eski arkadaşlarıyla kısa sohbetler, sarılmalar, anılar. Ama gözleri hep aynı yere takılıyordu, o tanıdık silüeti arıyordu.
Ve sonra, kalabalığın arasında onu gördü. Saçlarına ince ince beyazlar düşmüş, omuzları biraz daha genişlemiş, ama gözleri… O gözler hala aynı deniz mavisiydi. Bir an için bakışları kesişti. Elif’in midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Murat’ın yüzünde şaşkınlık, sonra hafif bir gülümseme belirdi. Gözleri konuşuyordu, tıpkı eskisi gibi.
Çok geçmeden, yanına geldi. “Elif? İnanamıyorum… Sen mi geldin?” Sesi de aynıydı. Kalın, tok, ama içinde hafif bir kırılganlık barındıran o tını.
“Murat. Evet, ben de… sen de.” Kelimeler boğazına dizildi.
Uzun bir sessizlik oldu. Aralarında yirmi yılın ağırlığı, söylenmemiş sözlerin, yaşanmamış anların gölgeleri dans ediyordu.
“Nasılsın, Elif?”
“İyiyim. Sen?”
“Ben de iyiyim… Gördüğün gibi.” Hafifçe omuz silkti. “Hayat işte.”
Bu kadar mıydı? Tüm o aşk, o tutku, o bitmez sandıkları yarınlar, şimdi sadece “nasılsın” ve “ben de iyiyim”den mi ibaretti?
O gün, kısa bir sohbetin ardından ayrıldılar. Ancak Elif’in içinde bir şeyler uyanmıştı. Bir gün sonra, Murat’tan bir mesaj geldi: “Eskişehir’de bir kahve içmeye ne dersin, Elif? Eski günleri konuşuruz.”
Elif mesajı okuduğunda, elindeki çay bardağı tıkırdayarak tabağa değdi. Defne, “Anne, iyi misin?” diye sordu. Elif zoraki bir gülümsemeyle “İyiyim canım,” dedi. Defne’ye Murat’tan bahsetmemişti. Hiçbir zaman bahsetmemişti. Murat, Defne için bir hayalet gibiydi, varlığı bilinmeyen bir gölge.
İlk kahve randevusu, garip bir gerginlikle geçti. Yirmili yaşlarının başındaki iki sevgili değil, kırklı yaşlarının sonundaki, hayatın acı tatlı deneyimlerinden geçmiş iki yabancı gibiydiler. Ancak kahveleri soğumadan, dilin düğümleri çözülmeye başladı. Murat, babasının o dönemdeki zorluğunu, ailesi üzerindeki baskıyı anlattı. Bursa’ya gitmenin onun için ne kadar zorunlu bir karar olduğunu, aslında Elif’i bırakmak istemediğini.
“Seninle konuşmak istedim, Elif. Ama sen… sen bana hiç cevap vermedin. Sanki bir anda çekip gittin hayatımdan.”
Elif, başını öne eğdi. İşte buradaydı, o düğüm. O düğümün çözülme anı. Gözleri doldu.
“Ben… Ben o zamanlar çok kırılgandım Murat. Sen gidince, benim için her şey bitti sandım. Sana kızdım, bana yeterince sahip çıkmadığını düşündüm.”
Murat, “Elif, o zamanlar gençtik, tecrübesizdik. Ama ben seni çok sevdim, biliyorsun değil mi?”
Elif yutkundu. “Biliyorum. Ben de seni sevdim.”
Bir sonraki buluşmaları, daha samimi, daha derin oldu. Eskişehir’in daracık sokaklarında dolaştılar, üniversite kantininde oturdular, gençliklerini yeniden yaşadılar. Gülüşmeleri yankılandı, anılar canlandı. Ama Elif’in kalbinde hala o büyük sır vardı, o kocaman yük. Defne’nin varlığı. Bu sır, her an boğazına düğümlenen bir yumru gibi duruyordu. Murat’ın “evlenip boşandım,” demesi, bir kızı olduğunu söylemesi, Elif’in yükünü daha da artırmıştı. Onun da bir kızı vardı, ama ondan değil.
Bir akşam, Murat, Elif’i evine bırakırken arabada sessizlik çöktü. Murat’ın gözleri, Elif’in içine işler gibiydi. “Elif, ben hala ne olduğunu tam olarak anlamıyorum. Aramızdaki o büyü, o tutku… Bir anda nasıl bitti? Sadece mesafeden dolayı mı?”
Elif, başını cama yaslamış, dışarıdaki sokak lambalarına bakıyordu. Zamanı gelmişti. Yirmi yıldır içinde taşıdığı bu sırrı, bu acıyı artık paylaşmalıydı. Belki de bu, ikisinin de gerçekten ikinci bir şansı hak etmesi için tek yoldu.
Derin bir nefes aldı. “Murat, sana hiç söylemediğim bir şey var. Gitmene yakın… Ben hamileydim.”
Murat’ın el frenine giden eli dondu. Gözleri irice açıldı. “Ne? Ne diyorsun sen?”
Elif’in gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Evet. Ama sonra… Sonra kaybettim. Bir hafta sonra, sen gittikten bir hafta sonra.” Sesi titriyordu. “O kadar acı çektim ki… hem seni kaybettiğim için, hem de bebeğimi kaybettiğim için. Seni aramadım, söyleyemedim. O an sana bunu söylemenin sana sadece yük olacağını düşündüm. Kendimi suçladım, seni bırakmamalıydım dedim, ama sen gitmiştin bir kere. Ve ben bu yükle yaşayamam sandım. Sonra her şey dağıldı, kopup gittik.”
Murat, konuşamıyordu. Yüzü bembeyazdı. Gözlerinde acı, şaşkınlık ve tarifsiz bir keder bir aradaydı. “Bebeğimizi mi kaybettin? Bir bebeğimiz mi vardı?” Sesi fısıltı gibi çıktı.
Elif başını salladı. “Evet. Benim hatamdı. Sana söylemeliydim.”
Murat, direksiyona yumruk attı. “Hata mı? Benim hatam! Ben seni bırakıp gitmemeliydim! Senin yanında olmalıydım!” Sesi yükseldi. “Elif, neden? Neden bana söylemedin? Yirmi yıl… Yirmi yıl ben bu acıyı bilmeden yaşadım.”
“Korktum Murat. Her şeyden, senden, kendimden, hayattan.” Elif hıçkırıklarla ağlıyordu. “Seni kaybetmiştim zaten, bir de o bebeğin yüküyle seni tamamen benden itmek istemedim. Aptalca bir gençlik hatasıydı belki ama o anki acımla böyle düşündüm.”
Murat arabadan indi, Elif’in kapısını açtı. Onu kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. İkisi de acıyla, pişmanlıkla ve yarım kalmış anılarla ağlıyordu. Bu sarılış, yirmi yılın yükünü boşaltan bir tufan gibiydi. Birbirlerine yaslanarak, yıllar önce kaybettikleri o küçük cana ve kendilerine veda ettiler.
Ertesi gün, Elif kendini hafiflemiş hissediyordu, ama aynı zamanda bir yorgunluk çökmüştü üzerine. Murat’la konuştukları her an, yeni bir yara kabuğu soyuluyor, altından çiğ, duyarlı bir et açığa çıkıyordu. Bu kez, acılarını saklamak yerine paylaşıyorlardı.
Murat, Elif’e bir kez daha gelip Defne ile tanışmak istediğini söyledi. “Senin hayatında çok değerli bir yer tuttuğunu biliyorum Elif. Onu tanımak istiyorum.”
Elif, Defne’ye Murat’tan bahsetmeye karar verdi. Annesinin üniversiteden eski bir arkadaşı olduğunu, çok iyi bir insan olduğunu anlattı. Defne, annesinin yüzündeki bu yeni parıltıyı fark etmişti ve merakla bekliyordu.
Bir hafta sonra, Murat, Elif’in evine geldi. Defne ile tanıştı. Defne, başta biraz çekingen davransa da, Murat’ın sıcaklığı ve samimiyeti karşısında kısa sürede rahatladı. Murat, Defne’nin odasındaki kitapları inceledi, onunla okulundan, hayallerinden konuştu. Elif, onları izlerken, kalbindeki o yıllanmış boşluğun yavaş yavaş dolduğunu hissetti. Bu, bir aşkın ikinci şansı mıydı, yoksa bir hayatın onarılması mıydı? Belki de ikisi birden.
Akşam yemeğinde, sohbetleri koyulaştıkça, Elif ve Murat, kaybettikleri yılları konuşmaya başladılar. Murat, Bursa’daki hayatından, işinden, ayrılığından bahsetti. Elif, öğretmenlikten, Defne’nin büyümesinden, tek başına bir hayat kurmanın zorluklarından bahsetti. Artık aralarında sır kalmamıştı.
Yemekten sonra Defne odasına çekildiğinde, Murat, Elif’in elini tuttu. “Elif,” dedi. “Biliyorum, geçmişimiz çok acı. Çok şey kaybettik. Ama… Ben sana hala aşığım. Yirmi yıl, bu gerçeği değiştirmemiş.”
Elif’in gözleri doldu. Kalbi hızla atıyordu. “Murat…”
“Sana ve Defne’ye bir hayat kurmak istiyorum. Yeni bir hayat. Yeniden, daha güçlü, daha dürüst bir başlangıç.”
Elif, Murat’ın elini sıktı. Defne’nin odasının kapısına baktı, sonra tekrar Murat’a döndü. Bu, sadece onun kararı değildi. Bu, üçünün geleceğini ilgilendiren bir karardı. Ama içinde bir umut filizi yeşeriyordu, yirmi yılın kurak topraklarında yeşermeye çalışan cılız ama dirençli bir filiz.
“Murat,” dedi. “Ben de seni… Hiç unutamadım. Ama çok korkuyorum.”
“Korkma,” dedi Murat. “Bu sefer yalnız değilsin. Asla. Bu sefer, birlikteysek, her şeyin üstesinden geliriz.”
Elif’in gözleri doldu, ama bu kez gözyaşları acıdan değil, yirmi yıl sonra yeniden canlanan bir umudun habercisiydi. Kum saati tersine dönmüş, geçen zamanın taneleri yeniden akmaya başlamıştı, ama bu kez her tanenin bir anlamı vardı. Belki de ikinci bir şans, bir ilkinden daha değerli olabilirdi, çünkü bu kez pişmanlıklar değil, yaşanmışlıkların bilgeliği onlara yol gösterecekti. Her şeyin düzeleceğinin garantisi yoktu, ama en azından artık yalnız değillerdi.
