aile draması
Girdap
O kalabalık, sesin yankılandığı panayır alanında, bir anlık dalgınlık Elif’in hayatını sonsuza dek değiştirecekti. Can, bembeyaz tişörtünün ve kırmızı şortunun içinde, elindeki rengârenk uçurtmayı havaya kaldırmaya çalışıyor, kahkahaları şenliğin uğultusuna karışıyordu. Elif, kocası Mert’e dönüp “Ne kadar da büyüdü, değil mi?” demek için bakışlarını ondan ayırdığında, sadece iki saniye geçtiğini sanıyordu. Ama kafasını çevirdiğinde, Can yoktu. Uçurtma da yoktu. Sanki bir girdap açılmış, o minicik bedeni yutmuştu.
İlk anlar, inanamazlık ve buz gibi bir panikle geçti. Mert, panayır alanının her köşesine koşturdu, Elif’in çığlıkları havada asılı kaldı. Polise haber verildi, hoparlörlerden kayıp çocuk anonsları yapıldı. Saatler, sonsuzluk gibi uzadı. Güneş batarken, ışıklar sönüp kalabalık dağılırken, Can hala yoktu. O gece, Elif’in kalbine bir taş oturdu. Nefes almayı, yaşamayı unuttu. Can’ın boş yatağı, odasındaki oyuncakları, penceredeki kırmızı perdesi, her şey birer hançer gibiydi.
Sonraki aylar, cehennem azabıydı. Elif’in gözleri, her geçen gün biraz daha içe çöktü, rengi soldu. Mert, karısını teselli etmeye çalışsa da, kendi acısı ve suçluluk duygusu içinde boğuluyordu. Her kapı çalışında, her telefon zemininde, içlerinde aptalca bir umut filizleniyor, sonra acımasız gerçekle bir kez daha soluyordu. Gazeteler, televizyonlar Can’ın fotoğrafını yayınladı, insanlar aradı, ama her ipucu sahte çıktı. Umut, yerini derin bir boşluğa, sonra da katılaşmış bir kedere bıraktı.
Mert, bir yılın sonunda “Elif, artık devam etmeliyiz” dediğinde, Elif ona soğuk, buz gibi bir bakış attı. “Devam etmek mi? Nasıl devam edebiliriz ki Mert? Can gitti, o yok! Ben nasıl nefes alırım şimdi?” Mert, Elif’in ellerini tutmaya çalıştı ama Elif kendini geri çekti. Aralarındaki görünmez duvar, Can’ın yokluğuyla her geçen gün daha da yükselmişti. Bir zamanlar aşkla dolu olan evlilikleri, şimdi sessiz bir mezarlık gibiydi. Mert, kabullenmeye çalıştı, Elif ise asla kabullenemedi. Can’ın odasını olduğu gibi bıraktı, kokusu hala oradaymış gibi, bir gün geri gelecekmiş gibi. İki yıl sonra, Mert, dayanamayıp evi terk etti. “Elif, ben de acı çekiyorum ama senin bu bitmek bilmeyen yasın beni de öldürüyor,” dedi son vedasında. Elif sadece baktı, gözlerinde ne bir damla yaş ne de bir ifade vardı. Zaten o günlerde Elif’in ruhu da terk etmişti bedenini.
Elif, hayatına bir amaç katmak için kendini kayıp çocuklar vakfına adadı. On yıl geçti. On yıl boyunca her gün, her saat, her dakika Can’ı düşündü. Artık yorgun, yüzü çizgilerle dolu, ama içindeki ateş hala sönmemiş bir kadındı. Belki de Can’ı bulamayacaktı ama en azından başka annelerin bu acıyı yaşamaması için mücadele ediyordu. Dosyalar arasında kayboluyor, ailelerle görüşüyor, umutsuzluk içinde boğulan gözlere bakarken, kendi acısının bir yansımasını görüyordu. Bu süreçte, Can’ın kaybolma davasını baştan beri yürüten Komiser Kemal ile tanıştı. Kemal, genç, idealist bir komiser olarak başlamış, şimdi orta yaşlı, tecrübeli ve yorgun bir adama dönüşmüştü. Elif’in azmini takdir ediyor, ona derinden saygı duyuyordu.
Bir bahar akşamı, Elif’in telefonu çaldı. Arayan Komiser Kemal’di. Sesi gergin ve temkinliydi. “Elif Hanım, size bir haberim var. On yıl önceki kayıp çocuklar dosyalarına yeniden bakıyorduk, özellikle panayırlarda kaybolanlara… Yeni bir yüz tanıma programı denedik. Bir ihtimal var.” Elif’in kalbi, on yıl sonra ilk kez bu kadar hızlı atmıştı. “Ne ihtimali Kemal Bey? Konuşun lütfen.” Kemal derin bir nefes aldı. “Bursa’da, bir esnafın güvenlik kamerasından çekilmiş eski bir görüntü… On yıl önce bir pazar yerinde, Can’ın yaşlarına yakın bir çocuk. Yüzü çok bulanık ama… Sanki ona benziyor.”
Elif’in titreyen elleriyle kapattığı telefonun ardından, odadaki tüm nesneler anlamını yitirdi. Sadece o görüntü vardı zihninde. Bulanık da olsa bir görüntü. Can… Ya o değilse? Ya yine hayal kırıklığı yaşarsa? Bu umudun ağırlığı, eski acısından daha ağırdı. Ama denemek zorundaydı.
Ertesi gün Komiser Kemal ile Bursa’ya doğru yola çıktılar. Kemal, direksiyon başında dikkatle giderken, Elif pencereden dışarı bakıyor, zihninde on yıl önceki Can’ın ve şimdi o bulanık görüntüdeki çocuğun yüzünü birleştirmeye çalışıyordu. “Kim bu çocuk Kemal Bey? Yanında kimse var mıydı?” diye sordu. Kemal, “Görüntüde tek başına bir şeyler satmaya çalışan bir çocuk. O günkü kayıtların analizinde, o bölgede ‘Aysel Ana’ lakaplı bir kadının kimsesiz çocukları yanına alıp çalıştırdığına dair bilgiler var. Bir nevi, himaye edip çalıştıran… Çok da legal bir durum değil.”
Elif’in içini bir korku sardı. Can’ı birileri mi kaçırmıştı? On yıl boyunca ne yaşamıştı? Eğer buysa, onu nasıl bulacaklardı?
Bursa’ya vardıklarında, Komiser Kemal’in eski dostlarından emekli bir polis memuru olan Cevat Abi onlara yardımcı oldu. Cevat Abi, Aysel Ana’nın yaşadığı mahalleyi biliyordu. Mahalle, Bursa’nın eski, dar sokaklarından birindeydi. Eski binalar, birbirine yaslanmış, çatılardan çamaşırlar sarkıyordu. Aysel Ana’nın evini bulduklarında, Elif’in kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Küçük, bakımsız bir evdi. Cevat Abi, “Aysel Ana vefat edeli birkaç yıl oldu,” dedi. “Burada kalan çocuklar dağıldı. Ama o çocuklardan biri, Deniz, buradaki bir marangozhanede ustasının yanında çalışmaya devam etmiş.”
Deniz.
Elif, bu ismi duyduğunda gözleri doldu. Can artık “Deniz” miydi?
Marangozhaneye gittiler. Talaş kokusu havayı dolduruyordu. İçeride, boyu uzamış, sırtı hafif kamburlaşmış, kaslı kollarıyla bir tahtayı zımparalayan genci gördü Elif. On yedi, on sekiz yaşlarındaydı. Saçları koyulaşmış, yüzü sertleşmişti. Ama gözleri… O gözlerde, Can’ın bakışlarını gördü. Elif’in nefesi kesildi. Bir eliyle ağzını kapatırken, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Can’dı. Büyümüştü, bambaşka bir bedende, ama o hala Can’dı.
Komiser Kemal, durumu marangoz ustasına anlattı. Usta, şaşkınlık ve korkuyla Dinleyerek, Deniz’in aslında yetimhaneden Aysel Ana’ya verildiğini, yasal işlemlerle büyütüldüğünü, ancak evrakların karışık olduğunu anlattı. “Deniz iyi bir çocuktur. Çalışkan, efendi… Annesi babası yok diye bilirdik biz,” dedi usta, gözleri dolarken.
Deniz’i dışarı çağırdılar. Genç adam, yanına gelen bu tuhaf kalabalığa şaşkınlıkla baktı. Komiser Kemal, usulca yaklaşıp kendisini tanıttı ve Elif’i gösterdi. “Deniz, bu hanımefendi…” dedi. Elif, titreyen sesiyle lafa girdi. “Can… Benim oğlum Can.” Deniz’in kaşları çatıldı. “Adım Deniz. Siz kimsiniz?”
Bu, Elif’in on yıldır beklediği andı. Ama beklediği gibi değildi. Hiçbir sarılma, ağlayarak bir araya gelme yoktu. Karşısında yabancılaşmış, sertleşmiş bir genç duruyordu. Elif, çantasına uzandı ve içinden, Can’ın kaybolduğu günkü tişörtüyle çekilmiş bir fotoğrafını çıkardı. Küçücük, gülümseyen bir çocuk. “Bu sensin Can,” dedi, sesi titreyerek. “Biliyorum, belki hatırlamıyorsun ama…”
Deniz, fotoğrafa baktı. Gözlerinde bir anlık bir dalgalanma oldu, sonra eski donuk ifade geri geldi. “Ben Can değilim. Ben Deniz.”
DNA testi yapıldı. Bir hafta süren o korkunç bekleme, Elif’i yeniden çöküşün eşiğine getirdi. Sonuçlar geldiğinde, Komiser Kemal’in yüzünde hem yorgunluk hem de bir zaferin gölgesi vardı. “Elif Hanım… Pozitif. Yüzde 99.99… O sizin oğlunuz.”
Elif, bu haberi duyduğunda ağlamadı. Sadece oturduğu sandalye hafifçe sallandı. On yıl sonra, acı dinmemişti, sadece şekil değiştirmişti. Şimdi önünde yepyeni bir dağ duruyordu: Oğluyla yeniden bağ kurmak.
Deniz, aslında Can, gerçeği öğrendiğinde ilk başta öfkeliydi. “Neden şimdi? On yıldır neredeydiniz? Benim bir hayatım var! Benim ailem var!” diye bağırdı. Elif, onun öfkesini anlıyordu. On yıl, bir çocuğun tüm dünyası demekti. O, anne-babasız büyümüştü, kendi bildiği, sevdiği insanlarla bir hayat kurmuştu. Şimdi bu hayat, bir anda altüst oluyordu.
Elif, Komiser Kemal’in de yardımıyla, Deniz’e her şeyi anlattı. On yıl boyunca nasıl aradıklarını, yaşadığı acıları, her gün nasıl onun için nefes aldığını. Deniz’in “ailesi” olarak bildiği kişiler de ifade verdi. Aysel Ana, Deniz’i yasal yollarla bir yetimhaneden almış, ancak daha sonra kaydını düzgün tutmamıştı. Aslında Deniz’i de tıpkı diğer çocuklar gibi kendi düzenine sokmuştu. Deniz, yıllarca kendisini terk edilmiş bir çocuk sanmıştı.
Aylar süren görüşmeler, terapiler, sessiz buluşmalar… Elif, Can’ın yanına her gittiğinde, onunla konuşmak, ona dokunmak, kayıp on yılın her anını telafi etmek istiyordu. Ama Can, yavaş yavaş kabuğundan çıkıyordu. Ona eski oyuncaklarından bahsetti, kaybolduğu günkü uçurtmasından, hatta Mert’ten. Bir gün, Elif ona kaybolduğu günkü kırmızı şortunu gösterdi. Can, şortu gördüğünde, gözlerinin içi doldu. “Ben o gün, bir de şeker yemiştim, annem kızacak diye korkmuştum…” dedi. İşte o an, o küçücük detay, Elif’in kalbindeki buzu eritti. Oğlu hatırlıyordu.
Her şey bir anda çözülmedi. Can’ın hayatına “Deniz” olarak devam eden yılları silinmedi. O, hem Can’dı hem Deniz. Elif, bu gerçeği kabullendi. Can, marangozhanedeki işine devam etti, ama artık Elif’le de düzenli olarak görüşüyordu. Birlikte bir gelecek inşa ediyorlardı, ağır ağır, adım adım. Mert’e haber verdi Elif. Mert geldiğinde, oğluyla yüzleşmekte zorlandı. Boşanmış olsalar da, üçü de aynı acıyı paylaşmış, şimdi de yeniden tanışmanın zorluğunu yaşıyorlardı.
Bir pazar sabahı, Elif ve Can, parkta yürüyordu. Hava serin, güneş parlaktı. Can, artık annesine daha sık dokunuyor, gözlerine daha uzun bakıyordu. “Anne,” dedi Can birden. Elif’in kalbi tekledi. Uzun zaman sonra ilk kez ona “anne” demişti. “Ne oldu Can’ım?” Can, yutkundu. “Bana o gün… panayırda… uçurtma almıştın ya. O nasıl uçuyordu, hatırlıyor musun?”
Elif’in gözlerinden yaşlar boşandı. Bu soru, on yılın tüm ağırlığını silip atmıştı. Can hatırlıyordu. Uçurtmayı hatırlıyordu. Uçurtma, kaybolan çocukluğunun, annesinin sevgisinin bir sembolüydü. Elif, oğluna sarıldı, sıkıca, tüm gücüyle. “Hatırlamaz mıyım oğlum,” dedi, hıçkırıklarının arasından. “Uçuyordu… Tam gökyüzüne doğru uçuyordu. Tıpkı şimdi bizim gibi…”
Girdap bitmemişti belki, ama Elif ve Can, o girdabın kıyısından tutunarak, birlikte yeni bir yol bulmuşlardı. Kayıp parçalar birleşiyordu, ama izleri asla tamamen silinmeyecekti. Bu yeni bir başlangıçtı, acının ve umudun, kaybın ve yeniden kavuşmanın harmanlandığı, hüzünlü ama güçlü bir başlangıç.
