Aile dramı

Yitirilen Yeminler

10 dakikalık okuma · 1915 kelime

Elif, aynadaki yansımasına baktı. Üzerindeki zümrüt yeşili elbise, soluk tenine biraz renk katmıştı ama gözlerindeki yorgunluğu gizleyemiyordu. Bugün, kardeşi Can’ın nişan günüydü. Ailece neşe içinde bir araya gelinecek, fotoğraflar çekilecek, geleceğe dair umutlu hayaller kurulacaktı. Herkes mutluydu; herkes… Elif hariç. Çünkü bu gece, bir zamanlar kalbinin en derinlerine mühürlediği o adam, Emre, Can’ın nişanlısı Deniz ile birlikte, resmi olarak bu ailenin bir parçası oluyordu.

Kapı çaldı. Can’ın neşeli sesi koridorda yankılandı. “Elif abla, hazır mısın? Misafirler gelmeye başladı, Emre’ler de geldiler!” Elif’in kalbi tekledi. Emre’ler… Emre ve Deniz. Derin bir nefes alıp, kapıya doğru yürüdü. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. Çocukluğundan beri bildiği, kokusunu dahi ezberlediği o adamla göz göze geldiğinde dağılacak gibi hissetmek, ona acı veriyordu.

Salona girdiğinde, ortamın sıcaklığı ve neşesi Elif’i sardı. Herkes şık giyimli, güler yüzlüydü. Annesiyle babası gururla etrafa bakınıyor, teyzeler, halalar hararetli sohbetler ediyordu. Ve orada duruyordu, salonda hemen girişte, Can’ın yanında. Emre. Uzun boylu, koyu saçlı, her zaman hafifçe bükülen dudaklarının kenarında samimi bir gülümseme. Gözleri, Elif’i fark ettiğinde bir an duraksadı, o tanıdık ışıltıyla parladı. Elif’in karnında kelebekler uçuşmaya başladı. Yanında duran Deniz, Emre’ye göre daha kısa, kumral saçlı, pırıl pırıl gülen bir genç kadındı. Nazik ve sevimli. Elif, Deniz’e baktığında suçluluk duygusuyla sarsıldı. Bu neşeli, saf kadına karşı içinde beslediği bu yasak duygu, onu kemiriyordu.

Elif, gülümseyerek onlara yaklaştı. Can’a sarıldı, Deniz’in elini sıktı ve tebrik etti. Sıra Emre’ye geldiğinde, eli havada asılı kaldı. Emre, Elif’e doğru uzandı, elleri havada buluştu. Avuç içleri birbirine değdiğinde, Elif’in içine bir elektrik akımı yayıldı. Bu dokunuş, yıllar öncesine, çocukluklarının en masum anlarına götürdü onu. Emre’nin gözlerinde de aynı anının izlerini gördü sanki. “Nasılsın Elif?” dedi Emre, sesi eskisi gibi sıcaktı. “İyiyim, sen nasılsın?” Elif’in sesi beklenenden daha fısıltılı çıkmıştı. Ortamdaki gürültü bu durumu kurtarmıştı.

O gece, Elif kendini kalabalığa karıştırdı. Annesiyle mutfakta meşgul oldu, halasıyla lafladı, kuzenleriyle şakalaştı. Ama her an, Emre’nin varlığını iliklerinde hissediyordu. Göz ucuyla onu takip ediyor, Deniz’le olan her samimi anlarına kalbinde keskin bir sızıyla şahit oluyordu. Emre’nin Deniz’in saçlarını okşaması, kıkırdayarak fısıldaşmaları, Elif’in içini bir bıçak gibi oyuyordu. Bu manzara, gerçeklik denilen acımasız tokatı suratına indiriyordu. Emre, artık başkasının oluyordu.

Gece ilerledikçe, anıların gölgesi Elif’i sarmaya başladı. Emre, Can’ın çocukluk arkadaşıydı. Aynı mahallede büyümüşler, aynı okulda okumuşlardı. Elif, Can’dan iki yaş büyüktü ve Emre, hep o yaramaz küçük kardeş gibi takılırdı peşlerine. Ama Elif için Emre asla sadece bir arkadaş ya da bir kardeş değildi. Onun, ilk aşkıydı. Onu ilk gördüğü andan itibaren, kalbinde anlam veremediği bir duygu filizlenmişti. Emre’nin gülerken gözlerinin kısılması, sinirlendiğinde kaşlarının çatılması, her anını zihnine kazımıştı. Emre’nin ona olan sevgisi ise hep “Can’ın ablası” kontenjanından, masum bir hayranlık, bir saygıydı. Hiçbir zaman Elif’in hissettiği o yakıcı tutkuya yaklaşamamıştı. Ya da Elif öyle sanıyordu.

Lise yılları, hislerinin en yoğunlaştığı zamanlardı. Emre, Can’la birlikte onların evine ders çalışmaya geldiğinde, Elif mutfakta kurabiye yapar, çay demlerdi. Onlar odalarında ders çalışırken, Elif kapının arkasından Emre’nin sesini dinler, onunla birkaç kelime edebilmek için bahaneler uydururdu. Bir keresinde, sınav stresiyle başı dönen Emre’ye su verirken, elleri değmişti. O an, Emre’nin gözlerindeki kısa süreli parıltıyı fark etmiş, o ışıltının kendisine ait olduğunu hayal etmişti. Ama Emre, liseden sonra üniversite için başka bir şehre gitmiş, Elif’in hisleri de kalbinin derinliklerine gömülmüştü. Hayatına başka insanlar girmiş, ama hiçbiri Emre’nin yarattığı boşluğu dolduramamıştı. Şimdi ise, Emre geri dönmüştü, İstanbul’a yerleşmiş, kendi işini kurmuş ve hayatına Deniz’i almıştı. Ve Elif, bu acımasız döngüye, tekrar başlamak zorunda kalmıştı.

Nişan töreninden sonraki haftalar, düğün hazırlıklarıyla geçti. Can ve Deniz hevesle her detayı planlarken, Elif kendini istemeden bu hazırlıkların içinde buldu. Gelinlik provası, davetiye seçimi, mekan araştırması… Emre, Can’a en yakın arkadaşı olarak sürekli onlara eşlik ediyordu. Bu durum, Elif için bir işkenceye dönüşmüştü. Emre’yi görmek, ona yakın olmak, ama ona dokunamamak…

Bir öğleden sonra, Elif ile Emre, Can’ın isteği üzerine düğün için müzik listesi hazırlıyorlardı. Can, acil bir işi çıktığı için onları baş başa bırakmıştı. Elif’in evinin salonunda, eski pikabı başına toplanmışlardı. Emre, plakları karıştırırken, Elif kanepeye oturmuş, göz ucuyla onu izliyordu. Emre’nin tişörtünün altından belli olan kasları, kolundaki dövme, zamanın ona nasıl da iyi geldiğini gösteriyordu.

“Şu şarkıyı hatırlıyor musun Elif?” dedi Emre, elinde eski bir Barış Manço plağıyla. “Biz küçükken Can’la bunu dinleyip dans ederdik. Sen de bize gülerek izlerdin.”

Elif gülümsedi. “Hatırlıyorum. Hatta bir keresinde yanlışlıkla plağı çizmiştim, Can bana çok kızmıştı.”

Emre kahkaha attı. O kahkaha, Elif’in tüm hücrelerini titretti. “Evet, ben de seni korumuştum. Can’ın gözünde sen hep kırılgan bir ablaydın.”

“Peki ya senin gözünde?” diye sordu Elif, cesaretini toplayarak. Gözleri Emre’nin gözlerine kenetlenmişti.

Emre’nin gülümsemesi hafifçe soldu. Bakışları derinleşti. “Benim gözümde… sen hep farklıydın Elif. Daha sakin, daha düşündüren… Bazen seni anlamakta zorlanırdım. Sanki içinde hiç kimsenin bilmediği bir dünya var gibiydi.”

Elif’in kalbi hızla atmaya başladı. Bu, duyduklarına inanmak istiyordu. “Belki de öyledir,” dedi fısıltıyla.

Emre, elindeki plağı kenara bırakıp Elif’in yanına oturdu. Aralarındaki mesafe azdı. Odanın içinde sadece hafif müzik ve ikisinin nefes sesleri duyuluyordu. “Deniz çok iyi bir kız,” dedi Emre, birden konuyu değiştirerek. Elif’in yüzündeki heyecan anında söndü. “Evet, öyle,” dedi.

“Ama bazen…” Emre duraksadı, gözlerini Elif’ten kaçırdı. “Bazen kendimi garip hissediyorum. Bu kadar büyük bir adım atarken, içimde bir yerlerde bir boşluk var gibi.”

Elif’in içindeki umut kıvılcımı yeniden parladı. “Ne gibi bir boşluk?” diye sordu, sesi titreyerek.

Emre omuz silkti. “Bilmiyorum ki… Deniz’le çok iyi anlaşıyoruz. Mantıklı. Ama bazen çocukkenki gibi… o deliliği, o tutkuyu arıyorum sanki. Sen hep çok tutkuluydun Elif. Resim yaparken, okurken… Her şeyde bir derinlik arardın.”

Elif’in gözleri doldu. İşte buydu. Emre’nin içinde de ona ait bir yer vardı. Yıllarca sakladığı o duygu, karşılık buluyordu. Elif, içgüdüsel olarak elini uzattı, Emre’nin omzuna dokundu. Emre, Elif’in elini tuttu. Sıcak, güven veren bir dokunuştu. Gözlerini yeniden Elif’inkilere çevirdi. O an, sanki tüm dünya durmuştu. Aile, Can, Deniz, her şey silinmişti. Sadece onlar vardı, geçmişin gölgesinde, geleceğin belirsizliğinde.

Birkaç saniye sonra Emre, irkilerek elini çekti. “Şey… Biz ne yapıyorduk? Müzik listesi değil mi?” dedi, sesi gerginleşmişti. Elif, Emre’nin yüzündeki panik ifadesini gördü. Gözlerindeki o anlık ışıltı sönmüş, yerine bir kafa karışıklığı ve korku gelmişti. Elif, yavaşça elini çekti. Gerçek, soğuk bir duş gibi çarpmıştı yüzüne. Bu bir anlık yanılsamaydı. Emre, nişanlıydı.

Günler, düğün tarihine yaklaştıkça Elif için daha da zorlaştı. Emre, o günden sonra Elif’le yalnız kalmamaya özen gösteriyordu. Her zaman Can’la ya da Deniz’le birlikte oluyorlardı. Elif, Emre’nin kaçışını fark ediyor, bu durum kalbini daha da acıtıyordu. Biliyordu ki, Emre de aynı duyguların pençesindeydi, ya da Emre de en azından bir anlığına Elif’in hislerini paylaşmıştı. Ama o, vicdanını dinliyor, doğru bildiği yolda yürümeye çalışıyordu.

Elif, evde yalnız başına oturmuş, düğün davetiyelerine bakıyordu. Can ve Deniz’in adları, yan yana, gülümsüyordu. Düğün, bir hafta sonraydı. Elif, içindeki bu girdapla yaşayamayacağını anladı. Bu sessiz çığlık, bu yasak sevda, onu yiyip bitiriyordu. Kardeşine, Deniz’e, tüm ailesine ihanet ediyordu. Ne yapmalıydı? Kaçıp gitmeli miydi? Ya da Emre’ye her şeyi itiraf edip, tüm bu düzeni yerle bir mi etmeliydi? Ama bu, Deniz’in hayatını, Can’ın kardeşine olan güvenini, ailelerinin huzurunu mahvetmek demekti.

Bir akşam, Elif salonda oturmuş, annesi ve babasıyla sohbet ederken, Can ve Emre kapıdan içeri girdi. Can’ın yüzü gergin, Emre’nin ise kaskatıydı. Annesi hemen ayağa kalktı. “Oğlum ne oldu? Ne bu haliniz?”

Can, elini saçlarının arasından geçirdi. “Anne… Emre…” Sesi titriyordu. “Emre, düğünü iptal etti.”

Elif’in kalbi durdu. Gözleri şaşkınlıkla Emre’ye döndü. Emre, bakışlarını yerden kaldırmıyor, Can’ın öfkesi ve annesinin endişeli fısıltıları arasında kaskatı duruyordu. Babası sakinliğini korumaya çalıştı. “Ne demek iptal etti oğlum? Bir hafta kaldı düğüne. Ne oldu?”

Emre, derin bir nefes aldı. “Baba… Ben… Ben Deniz’le evlenemeyeceğim. Bu, ne ona ne de bana doğru gelmiyor.” Sesi boğuk çıkıyordu.

Ortalık buz kesmişti. Annesi elini ağzına kapattı, Can öfkeyle Emre’nin üzerine yürüdü. “Ne demek doğru gelmiyor Emre? Sen ne yaptığının farkında mısın? Deniz’e ne diyeceğiz? İnsanlara ne anlatacağız?!”

Elif, bir heykel gibi oturuyordu. İçinde tarifsiz bir his fırtınası kopuyordu. Bir yandan Emre’nin bu kararı almasına sevinç duyuyor, bir yandan da tüm bu yıkımın kaynağı olmaktan korkuyordu. Bu karmaşa, onu boğuyordu.

Emre, Can’a döndü, gözleri dolmuştu. “Ben özür dilerim Can. Gerçekten… Ama bunu şimdi yapmam, daha sonra pişman olup her şeyi mahvetmekten iyidir.”

Bir hafta, sanki bir yıl gibi geçti. Deniz, perişandı. Elif, Deniz’i teselli etmeye çalışırken, içindeki suçluluk duygusuyla boğuşuyordu. Deniz’in gözlerindeki acıyı görmek, Elif’in vicdanını lime lime ediyordu. Can, Emre’ye çok öfkeliydi. Arkadaşlıkları büyük bir darbe almıştı. Aile, bu durumun şokunu atlatmaya çalışıyordu.

Düğünün iptalinden birkaç gün sonra, bir akşamüstü, Elif yalnız başına sahilde yürüyordu. Telefonu çaldı. Emre arıyordu. Elif’in kalbi yine hızla çarpmaya başladı. Cevap vermeye tereddüt etti ama sonunda, titreyen parmaklarıyla telefonu açtı.

“Elif… Konuşmamız lazım,” dedi Emre, sesi yorgun ve bitkindi.

“Ne hakkında?” diye sordu Elif, sesi soğuk çıkmaya çalışıyordu.

“Her şey hakkında. Lütfen… Sana geliyorum.”

Elif, itiraz edemedi. Yirmi dakika sonra, Emre apartman kapısındaydı. Elif, kapıyı açtığında Emre’nin yüzündeki derin çizgileri fark etti. Gözleri kızarmış, yorgundu.

İçeri girdiler. Oturmadılar bile. Emre, Elif’in karşısında durdu. “Biliyorum… Biliyorum, şu an benden nefret ediyorsun,” diye başladı Emre.

“Deniz perişan, Can sana çok kızgın. Ailemin yüzüne bakamıyorum,” dedi Elif, sesi titreyerek.

“Evet, biliyorum. Ve hepsi benim hatam. Ama Elif, ben bunu yapmak zorundaydım. Bu benim kendi hayatım. Ve Deniz’in de hayatı. Onunla evlenip ikimize de haksızlık edemezdim.”

Elif, onun neye geldiğini biliyordu. İçinde bir yan, bu anın gerçekleşmesini deli gibi istiyordu. Ama diğer yan, tüm yıkımın bilincindeydi.

“O gün, müzik dinlerken… Seninle o anı yaşadığımda, fark ettim ki…” Emre duraksadı, Elif’in gözlerinin içine baktı. “Fark ettim ki, kalbimde seni hiç kimsenin dolduramadığı bir boşluk varmış Elif. Ben seni hep Can’ın ablası olarak görmeye çalıştım, kendimi buna inandırdım. Ama sen hep oradaydın. Gözlerin, bakışların, ruhun… Benim için hep farklıydın.”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Duymayı en çok istediği sözlerdi bunlar. Emre, elini uzattı, Elif’in yanağındaki yaşı sildi. Tenleri birbirine değdiğinde, o elektriklenme yine vücutlarına yayıldı.

“Seni seviyorum Elif,” dedi Emre, sesi fısıltı gibiydi. “Ve bu hisle başkasıyla evlenemezdim.”

Elif, Emre’ye baktı. Yıllarca hayalini kurduğu an, gerçekleşiyordu. Emre, ona aşkını itiraf ediyordu. Ama bu itiraf, yıkıntıların üzerinde yükseliyordu. Deniz’in kırık kalbi, Can’ın öfkesi, ailelerinin şaşkınlığı… Tüm bu resim, Elif’in zihninde canlandı.

“Yapamam Emre,” dedi Elif, sesi kısık ve acı doluydu.

Emre’nin yüzündeki umut ifadesi soldu. “Ne demek yapamazsın?”

“Yapamam,” diye tekrarladı Elif, kararlılıkla. Gözyaşları daha da şiddetleniyordu. “Bu olamaz. Tüm bu olanlardan sonra, Deniz’in çektiği acıdan sonra, Can’ın yüzüme nasıl bakacağını bilemezken… Biz bunu yapamayız.”

Emre’nin kaşları çatıldı. “Ama Elif… Biz birbirimizi seviyoruz. Bunu neden kendimizden esirgeyebilelim ki?”

Elif, başını iki yana salladı. “Bu aşk, çok ağır Emre. Çok kanlı. Üzerine bastığımız toprak, başkalarının gözyaşlarıyla sulanmış. Biz bu mutluluğu, bu yıkımın üzerine kuramayız. Her baktığımda Deniz’in yüzünü göreceğim, Can’ın hayal kırıklığını hatırlayacağım. Buna dayanamam.”

Emre, Elif’in ellerini tuttu. “Ama bu bizim kaderimiz değil mi? Bizim de hakkımız yok mu mutlu olmaya?”

Elif, ellerini Emre’nin ellerinden çekti. “Bazen… Bazı aşklar, yasak olduğu için değil, etrafına verdiği zarar yüzünden bitmek zorundadır Emre. Bazı aşklar, başlamadan bitmelidir. Bu aşk, bizi de yakar. Yıllarca içimde taşıdığım bu sevgiyi, şimdi bırakmak zorundayım.”

Emre, acı içinde Elif’e baktı. Gözlerinde derin bir kırgınlık vardı. “Yani… Bu kadar mıydı? Bunca şeyden sonra, yine mi kaçacağız?”

“Evet,” dedi Elif, gözleri yaşlar içinde olsa da sesi kararlıydı. “Kaçmalıyız. Her şeyden, her yerden… Ama en çok da bu aşktan kaçmalıyız. Çünkü bu aşk, bizi en çok yaralayan şey olur.”

Elif, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. İçindeki tüm o yılların özlemi, bir anda yok oluyordu. Emre’yi sevmek, onunla birlikte olmak, bir hayal olarak kalacaktı. Ama bu fedakarlık, ailesi içindi, Deniz içindi… Ve belki de en çok, kendisi içindi. Bu yükle yaşayamazdı. Emre’ye son bir kez baktı, o bakışında hem aşk, hem acı, hem de veda vardı. Ve sonra, hayatının aşkı olan adamı, kapının önüne kadar uğurladı. Geriye, kırık kalpler ve yitirilen yeminlerin sesi kaldı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top