Aile Dramı

Yitip Giden Renkler

8 dakikalık okuma · 1329 kelime

Elif’in çalışma masasının üzeri, hiç dokunulmamış bir zaman kapsülü gibiydi. Fırçalar toz içindeydi, tüplerdeki boyalar kurumuş, kâğıtlar sararmıştı. Oysa bir zamanlar bu oda, sadece renklerin ve kokuların hüküm sürdüğü, Elif’in nefes aldığı bir dünya olmuştu. Şimdi ise burası, sadece ablası Zeynep’in odasına açılan bir geçit, unutulmuş bir geçmişin anıtıydı. Duvara asılı, Zeynep’in lise mezuniyet balosundan kalma fotoğrafına takıldı gözleri. Zeynep, bembeyaz elbisesiyle, pırıl pırıl gözleriyle, geleceğe umutla bakan gencecik bir kızdı. Oysa Elif, o fotoğrafa her baktığında, kendi ruhundan bir parçanın daha eksildiğini hissederdi.

Yıllar önce, her şey o yaz başlamıştı. Zeynep, hayallerindeki gibi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Evde bayram havası esiyordu. Anne ve baba, gururla komşulara haber salarken, Elif de kardeşinin başarısıyla en az onlar kadar sevinmişti. Ancak sevinç dolu akşam yemeğinde, babasının sesi çatallandı. “Zeynep’im, sen bu ailenin gururusun. Okuyacak, doktor olacaksın inşallah. Ama İstanbul’un kirası, okul masrafları… Bizi aşar mı bilmem kızım.” Annesinin gözlerinde biriken endişeyi, babasının omuzlarındaki ağırlığı Elif herkesten önce hissetmişti. Zeynep ise, o anın ağırlığını tam olarak idrak edememiş, sadece anne ve babasına sarılıp “Merak etmeyin, ben hallederim!” diyebilmişti, gözleri parlayarak.

Elif o gece sabaha kadar uyuyamadı. Kendi yatağında uzanmış, tavanı izliyordu. Tavanın her kıvrımı, ona kendi gençliğini, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nden gelen kabul mektubunu, boya kokulu atölye hayallerini fısıldıyordu. O da tıp fakültesini kazanabilecek kadar zekiydi aslında ama resim, onun tutkusuydu. Resim, Elif’in suskunluğa sığdırdığı her şeyi dile getiren tek araçtı. Ancak o mektubu cebinde unutturacak bir ailevi zorluk, o zaman da çıkmıştı karşılarına. Babasının işi kötüye gitmiş, Elif, üniversite hayallerini rafa kaldırıp yerel bir şirkette muhasebeci olarak işe başlamıştı. Şimdi, Zeynep’in hayalleri için aynı döngü tekrarlanacak mıydı? Hayır. Elif buna izin vermeyecekti.

Ertesi gün, Elif kimseye görünmeden annesinin yıllardır sakladığı, sandığın dibindeki o küçük kutuyu buldu. İçinde, dedesinden kalma ince, gümüş bir bileklik vardı. Annesi ona, “Bu bileklik, ailenin en değerli yadigârıdır. Sakın ola elinden çıkarma,” demişti. Elif’in kalbi sıkıştı. Ama o bilekliği eline aldığında, aklına Zeynep’in parlayan gözleri geldi. Bu bilekliğin değeri, Zeynep’in geleceğinin yanında neydi ki? Aynı gün, kuyumcuda bilekliği bozdurdu ve eline tutuşturulan bir miktar parayla eve döndü. Bu, Zeynep’in ilk yılının kirasını ancak karşılayacaktı. Yetmezdi.

Aynı hafta, Elif daha önce hiç düşünmediği bir işe başvurdu: Gece vardiyasında çalışan bir çağrı merkezi operatörlüğü. Gündüz muhasebede, gece kulaklık takıp öfkeli müşterileri dinlemek, kulağa cehennem gibi geliyordu. Ama Elif, zihninde Zeynep’in beyaz doktor önlüğüyle gülümsediği bir resim canlandırıyordu. Kimseye bir şey söylemedi. Ailesi, onun akşamları evde dinlenip kitap okuduğunu sanıyordu. Zeynep’e ise, “Abartma canım, işler hafifledi de fazla mesaiye kalmıyorum artık,” diye yalan söylemişti. İlk zamanlar, geceleri eve döndüğünde yorgunluktan bitap düşüyor, sabahları işe giderken gözleri zor açılıyordu. Ama her ay, Zeynep’in hesabına düzenli olarak yatırdığı parayı gördüğünde, içinde tarifsiz bir gurur beliriyordu.

Zeynep İstanbul’a gittikten sonra, evde sanki bir boşluk oluştu. Ama bu boşluk, Elif’in zamanla doldurmaya çalıştığı sessiz bir boşluktu. Zeynep, her hafta sonu arar, üniversite hayatını, arkadaşlarını, derslerini ballandıra ballandıra anlatırdı. Elif, kardeşinin sesindeki enerjiyi duydukça, kendi yorgunluğunu unutur, içi ferahlardı. Zeynep, bir keresinde “Abla, sen de okusaydın keşke. Ne güzel resim yapardın. Benim için bir resim yapsana,” demişti. Elif’in kalbine bir sızı düşmüştü. “Vaktim yok canım, işler yoğun,” diye geçiştirmişti. Oysa vakti, sadece uykuya ve yeni bir güne dayanmak için harcadığı enerjiyi toplamaya yetiyordu. Fırçalar, boyalar, tuvaller – onlar artık Elif’in hayatında yeri olmayan, sadece acı veren anılardı.

Yıllar aktı gitti. Zeynep başarılı bir öğrenci oldu. Elif, bu süreçte sadece Zeynep’in masraflarını karşılamakla kalmadı, evdeki yükü de sırtlandı. Babasının küçük atölyesi bir kez daha zor duruma düşmüş, annesinin de kronik rahatsızlıkları artmıştı. Elif, günde on altı saat çalışıyor, bir yandan muhasebecilik yapıyor, bir yandan da geceleri çağrı merkezinde insanların şikâyetlerini dinliyordu. Ellerinde nasırlar oluşmuştu, gözlerinin altı morarmış, saçlarına erkenden beyazlar düşmüştü. Ailesi, Elif’in bu fedakârlığını görmüyor değildi. “Elif, sen olmasan ne yapardık kızım,” derlerdi sık sık. Ama bu sözler, onun yitip giden gençliğini, hayallerini geri getirmeye yetmezdi.

Bir gün, Elif’in çalıştığı muhasebe bürosuna yeni bir avukat gelmişti. Cem. Sakin, anlayışlı bir adamdı. Elif’in odasının köşesinde duran, yıllardır dokunulmamış şövaleyi fark etmişti. “Resim mi yapıyorsunuz?” diye sormuştu bir öğle arası. Elif, mahcup bir gülümsemeyle “Eskiden,” demişti. Cem, o günden sonra sık sık Elif’in masasına uğrar, onunla sohbet ederdi. Elif’in yorgun gözlerindeki derinliği, sessizliğindeki bilgeliği görmüştü. Bir gün, çekmeceden bulduğu eski bir karakalem eskizini fark etti. Mükemmeldi. “Elif Hanım, bu yeteneği neden harcıyorsunuz? Sergilemeniz lazım,” dedi Cem. Elif, kalbinin derinliklerinden gelen bir özlemle dolup taştı. Cem, ona başka bir dünyanın kapısını aralamış gibiydi. Birkaç kez kahve içmeye çıkmışlardı. Cem’in yanında kendini hafiflemiş, yeniden Elif gibi hissetmişti. Ona, resim tutkusundan, eskiden kurduğu hayallerden bahsetmişti. Ama Zeynep’in durumundan, çağrı merkezi işinden ya da gümüş bileklikten tek kelime etmemişti. Cem, Elif’i anlamaya başlamış, onun hayatındaki görünmez duvarları hissetmişti. Bir akşam, Cem ona çıkma teklif ettiğinde, Elif’in kalbi deli gibi atmıştı. Ama sonra, zihninde Zeynep’in okul masrafları, annesinin ilaçları canlandı. O, Cem’e verebileceği bir hayatı yoktu. “Cem Bey, ben… Ben şu anda kendime bile yetemiyorum. Bir ilişkiye hazır değilim,” demişti, gözlerini kaçırarak. Cem’in yüzündeki hayal kırıklığını görmüştü. O gün, Elif, kendi mutluluğuna giden son kapıyı da kapatmıştı.

Dört yıl sonra, Zeynep tıp fakültesinden birincilikle mezun oldu. Ailece İstanbul’a gitmişlerdi mezuniyet töreni için. Zeynep, pırıl pırıl, ışıl ışıl sahnedeki yerini aldığında, Elif’in gözleri doldu. Kardeşi, hayallerine ulaşmıştı. Her şeye değmişti. Ama Zeynep, kalabalığın arasında gözleri Elif’i ararken, Elif’in yüzündeki o yorgun ifadeyi, erken yaşta çöken çizgileri gördü. Kardeşinin yüzündeki o tarifsiz hüzün, Zeynep’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Annesinin ve babasının gururla alkışladığı Zeynep’in gözleri, ablasının omuzlarındaki görünmez yüke kaydı.

Mezuniyetten birkaç ay sonra, Zeynep iyi bir asistan doktor olarak işe başlamış, maaşının büyük bir kısmını Elif’e göndermeye başlamıştı. Elif ise, bu parayı kabul etmiyor, “Benim ihtiyacım yok kızım, sen kendi geleceğine yatırım yap,” diyordu. Zeynep, bu durumdan şüpheleniyordu. Elif’in her zamankinden daha bitkin göründüğünü, odasındaki resim malzemelerine hiç dokunmadığını fark ediyordu. Bir akşam, Elif duş alırken, Zeynep ablasının odasına girdi. Tozlu masada duran resim defterini aldı. İlk sayfalarında, genç bir tıp öğrencisinin anatomik çizimleri vardı. Kaslar, kemikler, damarlar… Sanki her biri canlıydı. Ve en son sayfada, yıllar önceki kendi mezuniyet balosu fotoğrafının karakalem çalışması vardı. Zeynep’in gözleri doldu. Ne kadar yetenekliydi ablası.

Resim defterinin altına saklanmış, katlanmış bir zarf buldu. Zarfın üzerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi yazıyordu ve tarihi, Zeynep’in üniversite sınavına girdiği yıla denk geliyordu. Zeynep’in eli titreyerek zarfı açtı. İçinden, Elif’in Güzel Sanatlar Fakültesi’ne kabul edildiğini bildiren bir mektup çıktı. Şaşkınlık ve acıyla karışık bir duygu seline kapıldı. Peki, neden gitmemişti? Daha fazla kurcalamak için bir şeyler ararken, Elif’in çekmecesinden çıkan eski bir banka dekontu destesiyle karşılaştı. Dekontların tarihlerine baktığında, her birinin kendi üniversite harçlarının ödendiği günlerle çakıştığını, ve hepsinde gönderenin “Elif Yılmaz” olduğunu gördü. Dekontların yanında bir de çağrı merkezinin maaş bordrosu vardı. İki ayrı iş, yıllarca süren bir yıpranma… Zeynep’in boğazı düğümlendi. Abartı bulduğu her ‘yoğunum’ cümlesinin, ‘vaktim yok’ bahanelerinin ardında yatan derin gerçeği ancak şimdi anlıyordu. Annesi ve babasının gururla bahsettiği o “Elif’in fedakârlıkları”, onun hayatının yitip giden yıllarıymış. Bilekliğin akıbetini ise bir telefon konuşmasında annesinden öğrendi: “Zeynep’in ilk yıl kirası için bozdurduk kızım, o zamanlar çok sıkışıktık.”

Zeynep, elindeki belgelerle Elif’in karşısına geçtiğinde, sesi titriyordu. “Abla… Neden? Neden bana hiç bir şey söylemedin?” Elif’in yüzü bembeyaz oldu. Gözlerini kaçırdı. “Ne saçmalıyorsun Zeynep? Önemli bir şey değil ki,” diye fısıldadı. “Önemli değil mi? Benim için kendi hayatından vazgeçtin. Kendi hayallerinden, kendi gençliğinden!” Zeynep’in gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “O güzelim ellerin, o fırçalar… Benim yüzümden mi sustun bunca yıl?”

Elif, kardeşinin gözlerindeki acıyı gördüğünde, daha fazla dayanamadı. Gözleri doldu. “Senin geleceğin, benimki kadar önemliydi Zeynep. Hatta daha önemliydi. Sen… Sen bu aile için bir umutsun. Ben sadece… ben sadece doğru olanı yaptım.” Gözyaşları, Elif’in yıllardır içinde biriktirdiği acıyı dışa vuruyordu.

Zeynep, ablasının yanına oturdu, başını omzuna yasladı. “Bundan sonra ben senin umudun olacağım abla. Senin için. Hayallerini yeniden canlandıracağız. Söz veriyorum. O fırçalar, o boyalar… Seni bekliyor.”

Elif, uzun zaman sonra, o gece ilk defa rahat bir nefes aldı. Gözlerini kapattığında, beyninde canlanan ilk görüntü, Cem’in yüzü ve ardından bir tuval üzerine yayılan parlak, canlı renkler oldu. Yitip giden renkleri, belki de yeniden bulma vakti gelmişti. Elif’in sessiz fedakarlığı, artık yeni bir başlangıcın, yeni bir umudun habercisiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top