Aile Dramı

Yitik Yüzler Diyarı

8 dakikalık okuma · 1365 kelime

Eline aldığı o eski, sararmış fotoğraf, Elif’in yıllardır üzerine titrediği kusursuz hayat halısının ilk sökülen ilmeği olacaktı. O güne dek, Murat’la evlilikleri sağlam bir kaya gibi duruyordu; aşkla, saygıyla ve yılların getirdiği alışkanlıkların tatlı konforuyla örülmüş. Her akşam yemeği, her hafta sonu kaçamağı, her sessiz bakış, bu kayanın daha da sağlamlaştığının birer kanıtıydı. Elif, Murat’a olan güvenini, kendiliğinden nefes aldığı kadar doğal bir şey sanırdı. Ta ki o eski kutudan çıkan, sıradan görünen ama hayatlarının temelini sarsacak o kareye dek.

Ayşe Teyze’nin Kadıköy’deki köhne, eski eşyalarla dolu evini toplarken bulmuştu fotoğrafı. Teyze, doksan yaşına merdiven dayamış, hafızası gidip gelen ama ara sıra parlayan anı parçacıklarıyla yaşayan bir kadındı. Ölüm döşeğindeydi ve evini düzenleme görevi Elif’e kalmıştı. Kutunun içinde eski kartpostallar, mühürlü mektuplar ve bir de yıpranmış albüm vardı. Elif, her sayfayı çevirdiğinde Ayşe Teyze’nin gençliğine, cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstanbul’a bir yolculuk yapıyordu. Albümün en arkasındaki sayfada, diğerlerinden daha yeni, ama yine de yirmi beş-otuz yıl öncesine ait olduğu belli olan, hafifçe bükülmüş, siyah beyaz bir fotoğraf buldu.

Fotoğrafta, orta yaşlı bir kadın ve bir erkek, kucaklarında on yaşlarında iki çocukla gülümsüyorlardı. Arka plan, eski bir apartman dairesinin salonuydu. Ancak Elif’in nefesini kesen şey, o çocuklardan biriydi. Gözlerini kıstı, kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu çocuk… Bu çocuk, Murat’tı. Daha zayıf, saçları daha kısa, ama kesinlikle onun gözleri, onun ağız kıvrımı. Fakat fotoğrafın altında tükenmez kalemle yazılmış bir isim vardı: “Kemal, Ayla ve Yusuf’la. 1996.”

Kemal. Murat’ın adı değildi. Elif, fotoğrafa uzun uzun baktı. Murat, hep ailesinin üç kardeşten oluştuğunu, babasının genç yaşta vefat ettiğini, annesinin onları tek başına büyüttüğünü anlatırdı. Kardeşleri Selim ve Zeynep. Ne Ayla ne de Yusuf diye bir kardeşi vardı. Bu insanlar kimdi? Ve neden Murat, “Kemal” olarak anılıyordu? Kalbine buz gibi bir şüphe oturdu. Bu his, tanıdık bir korku değil, varlığını bilmediği bir boşluktu.

O akşam Murat eve geldiğinde, Elif her zamanki gibi onu kapıda karşıladı. Öpmek için uzandığında, tereddüt ettiğini fark etti Murat. “Bir şey mi oldu Elif?” diye sordu, endişeyle kaşlarını çatarak. Elif, elindeki fotoğrafı sakladığı çantasına daha sıkı sarıldı. “Hayır, Ayşe Teyze’nin evini toplarken yoruldum sadece.” diye geçiştirdi. O gece yemekte ve sonrasında, Elif’in aklı hep fotoğraftaydı. Murat her zamanki gibi işinden, gününden bahsetti. Elif, onun her cümlesinde bir yalan arıyordu. Gözlerinin içine baktı, çocukluğunu anlatan her hikayesini zihninde tazeledi. Hiçbirinde Ayla ya da Yusuf yoktu. Hiçbirinde Kemal yoktu.

Sonraki günler Elif için bir işkenceye dönüştü. Murat’a bu fotoğrafı gösterip açıklama istemekle, kendi başına gerçeği bulmak arasında gidip geldi. Cesareti, kalbindeki sevgi ve bu sevginin ihanetle sınanması ihtimalinin korkusuyla çatışıyordu. Sonunda, ikinci yolu seçti. Araştırmaya başladı. Önce internetten eski gazetelerin arşivlerini taradı. “Kemal”, “Ayla”, “Yusuf”, “1996” anahtar kelimeleriyle arama yaptı. Haftalarca süren arayışları, onu yavaş yavaş bir hikayenin kapısına getirdi.

Bir taşra kasabasında, 1996 yılında yaşanan büyük bir apartman yangını haberi. Yedi katlı binanın en üst katında çıkan yangında hayatını kaybeden dört kişilik bir aile: Ayşe, Salih, Ayla ve Yusuf Şentürk. Haberde, ailenin on yaşındaki oğlu Kemal Şentürk’ün mucizevi bir şekilde kurtulduğu, ancak dumandan zehirlendiği ve uzun süre hastanede kaldığı yazıyordu. Ardından, kimsesiz kalan Kemal’in, devlet korumasına alındığı ve daha sonra uzak akrabalarının yanına gönderildiği bilgisi vardı. Haber fotoğrafında ise, dumandan yüzü kararmış, şaşkın ve korku dolu bir çocuğun resmi vardı. Bu çocuk, on yaşındaki Murat’tı.

Elif’in midesi bulandı. Ellerinin titremesini durduramıyordu. Murat, yani Kemal, ailesini o yangında kaybetmişti. Bir kurban, bir kurtulan. Peki neden ondan bunu saklamıştı? Neden yepyeni bir kimlik inşa etmişti? Elif, Murat’ın üniversite yıllarından tanıdığı bir arkadaşının sosyal medya profiline girdi. Eski fotoğrafları karıştırırken, üniversite dönemine ait bir fotoğrafta Murat’ı gördü. Ama altına yazılan isim “Murat Deniz” idi. Elif, Murat’ın soyadını hiç sorgulamamıştı. Şimdi her şey bir bir yerine oturuyordu. Murat, ailesinin ölümünden sonra Kemal Şentürk adını terk etmiş, tamamen yeni bir kimlikle, yeni bir soyadıyla yeni bir hayata başlamıştı. Ve bunu yirmi yıldır ondan saklamıştı.

O akşam, Elif salonda, eski fotoğrafı ve yangın haberinin çıktısını sehpanın üzerine bırakmış, Murat’ı bekliyordu. Kalbi göğsünü delecek gibi atıyordu. Kapı çaldı, anahtar sesleri duyuldu. Murat içeri girdi, “Elif, canım, ne haber?” dedi her zamanki gibi neşeyle. Ama Elif’in yüzündeki ifadeyi görünce duraksadı. Sehpadaki kağıtlara gözü takıldı. Yüzündeki neşeli ifade yavaşça silindi, yerini anlamsız bir boşluk ve korku aldı.

“Bu ne Elif?” Sesi fısıltı gibiydi.
“Bu sensin, değil mi Murat?” Elif’in sesi beklenenden daha sakindi, ama içindeki fırtınayı ele veriyordu. “Ya da ‘Kemal’ mi demeliyim?”

Murat yavaşça koltuğa çöktü. Bütün rengi atmıştı. Gözleri boşluğa takılı kalmıştı. Sanki bir anda bütün gücü çekilmiş gibiydi. “Ben… ben açıklayabilirim Elif.”

“Neyi açıklayacaksın Murat?” Elif’in sesi şimdi daha keskindi. “Yirmi yıldır bana anlattığın her şeyin koca bir yalan olduğunu mu? Ailenin, kardeşlerinin, çocukluğunun… Hepsinin bir kurgu olduğunu mu?”
Murat başını iki yana salladı. “Hayır, kurgu değil! Yaşanmış bir gerçek. Ama benim için ölmüş bir gerçek.” Gözleri doldu. “Ben Kemal’i o yangında kaybettim Elif. O alevler sadece ailemi değil, beni de yaktı. Kemal’i, o yangından sağ çıkan, ama vicdan azabıyla boğuşan, sürekli başkalarının acıyan gözleriyle karşılaşan çocuğu da yaktı. Ben o Kemal olmak istemedim. Ben yeni bir başlangıç istedim.”

“Yeni bir başlangıç mı?” Elif acı bir gülümsemeyle sordu. “Benimle mi yaptın o yeni başlangıcı? Benimle kurduğun her şey, üzerine inşa ettiğin o koca yalanın bir parçası mıydı yani? Bana anlattığın çocukluk anıların, babanla balık tuttuğun o göl, annenin yaptığı o börek… Hepsi yalan mıydı?”
“Hayır!” Murat birden sesini yükseltti. “Hayır, onlar benim için gerçekti! Ben o hayatı, seninle kurduğum bu hayatı o kadar çok istedim ki, Kemal’in gölgesinin buna zarar vermesine izin veremezdim. Sana olan sevgim gerçekti Elif. Sana her baktığımda, seninle geçirdiğim her an, bana o eski, acı dolu hayatımı unutturdu. Senden vazgeçmekten, gerçeği öğrenince beni bırakmandan o kadar çok korktum ki…”

Elif başını ellerinin arasına aldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. “Korktun mu? Peki benim korkum ne olacak Murat? Ben şimdi kime inanacağım? Yirmi yıldır birlikte uyuduğum adamı tanımadığımı fark etmek… Bu ne kadar korkunç biliyor musun? Benimle paylaştığın her kahkaha, her gözyaşı, her hayal… Hepsi bir maskenin arkasından mı geliyordu?”
“Asla!” Murat, Elif’in yanına diz çöktü. Gözyaşları içinde ellerini tutmaya çalıştı. “Ben o maskeyi sana hiç takmadım. Belki geçmişimi sakladım, ama sana olan duygularım en saf, en gerçek haliyleydi. Ben seni hep çok sevdim Elif. Seni kaybetme düşüncesi benim için cehennem gibiydi. Lütfen… Lütfen beni anlamaya çalış.”

Elif ellerini çekti. “Anlamaya çalışmak mı? Ben şimdi kiminle evli olduğumu bile bilmiyorum Murat. Hangi Murat? Yangında ailesini kaybeden Kemal mi? Yoksa o acıdan kaçıp, bambaşka bir kimlik inşa eden sen mi? Bizim hikayemiz, hangi hikaye? Hangi anılarımız gerçek?” Gözlerinin içine baktı. Gördüğü adam, o geceye dek güvendiği, sevdiği adamdı. Ama aynı zamanda, tanımadığı, sırlarla dolu bir yabancıydı.
Murat’ın yüzü bembeyazdı. “Ne istersen yapmaya hazırım Elif. Geçmişimi en ince ayrıntısına kadar anlatırım. Terapiye gideriz. Ne istersen… Yeter ki beni bırakma.”

“Bırakmak mı?” Elif zorlukla yutkundu. “Keşke bu kadar kolay olsa. Keşke sadece bırakıp gidebilsem. Ama sen benim hayatımın, ben senin hayatının yirmi yılıyız. Bırakıp gitmek, kendimin bir parçasını da söküp atmak demek.” Sustu, derin bir nefes aldı. “Ama kalmak… Kalmak, her gün, her sabah, yanımda yatan adama bakıp, ‘Kimsin sen?’ diye sormak demek. Her sözüne şüpheyle yaklaşmak demek. Bu nasıl yaşanır Murat?”

O gece, Elif ve Murat aynı yatakta yattılar ama aralarına görünmez, aşılmaz bir duvar örülmüştü. Murat, Elif’e sarılmak istedi, ama Elif sırtını döndü. Güven, cam bir vazo gibi paramparça olmuştu. Kırılan parçaları ne kadar dikkatle toplamaya çalışsalar da, asla eskisi gibi bir bütün olamayacaklardı. Her bir çizik, her bir çatlak, yirmi yıllık bir yalanın acı izi olarak kalacaktı.

Ertesi sabah, Elif valizini topladı. Murat, şaşkınlıkla onu izliyordu. “Nereye Elif?” diye sordu kısık bir sesle.
“Bilmiyorum Murat,” dedi Elif. Sesi kararlıydı, ama gözleri yorgun. “Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Ama burada kalamam. Kendimi bulmam lazım. Yirmi yıldır sevdiğim adamın kim olduğunu bulmam lazım. Ve belki de kendimi, senin gölgesinden, yalanlarından arındırmam lazım.”
Murat’ın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. “Beni terk ediyorsun demek?”
“Hayır,” dedi Elif, kapının kolunu çevirmeden önce son bir kez ona bakarak. “Seni terk etmiyorum. Sadece… gerçek Kemal ile gerçek Murat arasında, gerçek Elif’i arıyorum.”
Kapı kapandığında, Murat koltuğa yığıldı. Etrafına baktı. Her köşe başında Elif’in kokusu, Elif’in izleri vardı. Ama Elif gitmişti. Giden sadece Elif değildi; yirmi yıllık kusursuz bir hayat, ve o hayatın üzerine titrediği en değerli varlığı: güveniydi. Pencereden dışarı baktı, geçmişinin ve yalanlarının gölgesi, üzerinde kara bir bulut gibi sallanıyordu. Önünde duran gelecek, şimdi hiç olmadığı kadar belirsiz ve griydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top