Dostluk Draması
Gölgedeki Güven
Elif, pencerenin pervazına bıraktığı sıcak çayından yükselen buharın usulca dağılışını izlerken, şehrin neon ışıklarıyla yıkanmış soğuk siluetine dalmıştı. Akşamüstüydü. İstanbul’un kendine has o melankolik havası, ruhuna ince bir sızı gibi yayılıyordu. Bir zamanlar bu manzaraya Ayşe ile birlikte bakarlardı, hayaller kurarlardı, kahkahalarla evin duvarlarını çınlatırlardı. Şimdi ise o kahkahalar, uzak bir yankı gibi Elif’in zihninde dönüp duruyordu. Ayşe… Yıllar boyu aynı nefesi paylaştığı, aileden öte bildiği, sırdaşı, yoldaşı, can parçası. Ama artık sadece kırık bir anıydı Ayşe.
Elif, yedi yaşındayken karşı apartmana taşındığında tanımıştı Ayşe’yi. Aynı yaştaydılar, aynı teneffüste bahçeye fırlarlardı. El ele tutuşup kaydırakta sıralarını beklerken, “Biz hep böyle olacağız, değil mi Elif?” diye fısıldamıştı Ayşe. O gün verilmiş, çocuklar arasında sözleşilmiş, kalbe mühürlenmiş bir yemindi bu. Yıllar onları ayırmamıştı. Lise sıralarında, üniversite sınavı stresinde, ilk aşk acılarında, iş görüşmelerinin heyecanında hep birbirlerine omuz vermişlerdi. Elif grafik tasarım okurken, Ayşe işletmeyi seçmiş, “Bir gün kendi işimi kuracağım!” hayaliyle yaşamıştı. Elif’in mütevazı ama düzenli bir hayatı vardı. Serbest grafiker olarak çalışıyor, küçük ama zevkle döşenmiş dairesinde huzurlu bir yaşam sürüyordu. Ayşe ise daha rüzgarlıydı. Fikirleri uçar, hevesleri çabuk söner, ama inancı asla tükenmezdi. Elif onun bu hallerini sever, sakin limanı olurdu.
Her şey altı ay önce başlamıştı. Ayşe, Elif’in kapısını nefes nefese çalmış, gözleri pırıl pırıl, sesi heyecandan titreyerek “Elif! Hayatımın fırsatı! Bir butik kafe açıyorum! Tam da bizim mahallede, o eski antikacının yeri boşalmış!” demişti. Elif, Ayşe’nin bu heveslerini iyi bilirdi. Daha önce de birçok “hayat fırsatı” gelmiş, sonra sessiz sedasız sönüp gitmişti. Ama bu sefer farklıydı. Ayşe, aylardır birikim yaptığını, hatta küçük bir kredi bile çektiğini söylemişti. Elif’in yardıma ihtiyacı vardı.
“Elif’im, dükkan çok iyi bir konumda. Kira uygun, ama dekorasyon ve ilk stok için biraz daha sermayeye ihtiyacım var. Banka kredisi için biraz daha zamana ihtiyacım var, o ana kadar bana borç verebilir misin? Ya da bana kefil olabilir misin küçük bir miktar için? İlk birkaç ayda toparlar, hemen öderim sana söz veriyorum. Sana güveniyorum Elif!”
Elif tereddüt etmişti. Bankada, hayalini kurduğu küçük bir yazlık için biriktirdiği para vardı. Bu parayı Ayşe’ye vermek… Riskliydi. Ama Ayşe’nin gözlerindeki o parıltı, o çocuksu inanç, Elif’in kalbini eritmişti. Bu kadar uzun süredir hayalini kurduğu şeyi nihayet yapıyordu. En yakın arkadaşıydı. Nasıl sırt çevirebilirdi? “Ayşe,” demişti yumuşacık bir sesle, “biliyorum bu senin hayalin. Sana kefil olamam belki ama elimdeki birikimin bir kısmını sana borç verebilirim. Yeter ki sen başarılı ol.”
Ayşe sevinçten çığlık atmış, Elif’in boynuna sarılmıştı. “Canım dostum! Sensiz ne yapardım bilmiyorum! Bu parayı sana ilk günden faiziyle ödeyeceğim! Söz!”
O paranın banka hesabından çıktığı gün, Elif içinde garip bir boşluk hissetmişti. Bir yandan Ayşe’ye yardım etmenin verdiği mutluluk, diğer yandan belirsiz bir endişe. Ama Ayşe’nin heyecanına kapılıp her şeyi görmezden gelmişti. Elif, Ayşe’nin kafesinin logosunu tasarlamış, menülerini hazırlamasına yardım etmişti. Açılış günü, o küçük, şirin kafede her şey harika görünüyordu. Elif, Ayşe’nin mutluluğunu görünce doğru bir karar verdiğine inanmıştı.
İlk haftalar her şey yolundaydı. Ayşe her gün kafenin fotoğraflarını atıyor, kazancını anlatıyordu. Elif’e olan borcunun küçük bir kısmını bile ödemişti. Sonra, Ayşe daha az aramaya başladı. Telefonları meşgul çalıyor, mesajlara geç dönüyordu. Elif bunu iş yoğunluğuna yormuştu. “Muhasebeyle boğuşuyordur,” diye düşünmüştü. “Yeni bir işin stresi.”
Bir ay sonra, Ayşe tekrar Elif’in kapısını çaldı. Bu kez gözleri pırıltılı değildi. Yorgun, uykusuz ve gergin görünüyordu. “Elif, çok kötü bir durumdayım,” diye söze başladı. “Beklemediğim giderler çıktı. Tedarikçilerle sorunlar yaşıyorum. Bankadan acil bir kredi çekmem gerekiyor ama sicilim yeterli değil. Sadece sana güveniyorum. Bankadan küçük bir ticari kredi çeksek, benim adıma ama senin kefaletinle. Çok kısa sürede ödeyeceğim, söz.”
Elif’in kalbi sıkışmıştı. Zaten birikiminin büyük kısmını Ayşe’ye vermişti. Kefil olmak bambaşka bir şeydi. Geleceğini riske atmak demekti. “Ayşe, ben… ben emin değilim. Kefil olmak çok büyük bir sorumluluk. Benim de geleceğim var, biliyorsun.”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Elif, lütfen. Eğer bu krediyi alamazsam, kafe batar. Tüm hayallerim, tüm emeklerim boşa gider. Her şeyimi kaybederim. Seni asla zor durumda bırakmam, yemin ederim. Sadece bu engeli aşana kadar. Lütfen…” Ayşe diz çökmese bile, tavrı neredeyse yalvarır gibiydi. Elif, Ayşe’yi o durumda bırakmaya dayanamadı. Onu o çocukluğundan beri tanıdığı, kırılgan Ayşe olarak gördü. En iyi arkadaşına nasıl sırt çevirebilirdi? Güven, Elif için bir sözleşmeden, bir kağıt parçasından çok daha öteydi. İçten bir bağdı. “Tamam,” dedi fısıltıyla. “Tamam, Ayşe. Ama bu son. Söz ver bana, bir daha asla böyle bir şeye sürüklemeyeceksin beni.” Ayşe rahat bir nefes almış, sarılarak tekrar teşekkür etmişti.
Bankaya gitmişler, gerekli evrakları imzalamışlardı. Elif, o gün eve dönerken içinde garip bir sıkıntı vardı. Sanki bir yükün altına girmişti ama yükün ne kadar ağır olduğunu henüz bilmiyordu.
Sonraki haftalar, Ayşe’nin durumu düzelir gibi oldu. Elif’e birkaç kez daha küçük ödemeler yaptı. Ancak Ayşe, kafe hakkında konuşmaktan kaçınıyor, Elif sorduğunda geçiştiriyordu. Elif de çok üstelemiyordu. Belki de düzeliyordu, ona inanmak istiyordu.
Asıl kabus, iki ay sonra, Elif’in kapısına gelen ihtarnameyle başladı. Kalın, sarı bir zarftı. İçinden çıkan belge, beyninden vurulmuşa çevirdi Elif’i. Bankadan geliyordu. Elif’in kefil olduğu kredinin aylık taksitleri ödenmemişti ve bu durum, banka hesaplarına haciz başlatılmasını gerektiriyordu. Ne! Ayşe’ye ulaşmaya çalıştı. Telefonu kapalıydı. Kafeye gitti. Kapısında “kiralıktır” yazan bir tabela asılıydı. Dünya başına yıkılıyordu.
Panik içinde bankaya koştu. Müşteri temsilcisi soğuk bir ifadeyle, “Sayın Elif Çetin, kefil olduğunuz kredi borcunun yanı sıra, başka birkaç kredi borcunuz daha görünüyor. Bunlar da yaklaşık bir ay önce açılmış, düzenli ödemesi yapılmamış ve gecikmeye düşmüş durumda. Adınıza çekilen ticari kredi kartı borçları da var. Toplam borcunuz, tahmin edebileceğinizden çok daha yüksek,” dedi.
Elif’in dizleri titredi. “Ne kredisi? Ben başka hiçbir şeye kefil olmadım! Ticari kredi kartı da ne demek?”
Temsilci, önüne birtakım belgeler serdi. “Bakın, bunlar sizin imzalarınız.”
Elif, belgelere baktı. İmzalar… Kendi imzasına çok benziyorlardı, ama yine de bir tuhaflık vardı. Eğri, aceleyle atılmış gibi. “Bunlar… bunlar benim değil. Ben bunları imzalamadım!”
Temsilci omzunu silkti. “Sistemde adınıza kayıtlı. Şirketler de, kefaletler de…”
Elif’in boğazına bir yumruk oturdu. Ayşe. O yapmıştı. Ayşe, onun imzasını taklit etmiş, onun adına, onun bilgisi dışında başka kredi ve borçlara girmişti. Şirketler? Hangi şirketler? Ayşe’nin tek bir kafesi vardı!
Sonraki haftalar, Elif için bir cehennemdi. Kredi kayıt bürolarına koştu, bankalara gitti, avukatlarla görüştü. Gerçekler, her geçen gün daha da karanlık bir tablo çiziyordu. Ayşe, Elif’in ilk kefaletiyle aldığı krediyi bile başkalarına yatırmış, batık işlere girmiş, borç bataklığına saplanmış ve çaresiz kalınca en yakın arkadaşının kimliğini, imzasını kullanmaktan çekinmemişti. Sadece Elif’in kefil olduğu kredi değil, Ayşe’nin adını kullanarak açtığı başka şirketlerin borçları, çekler, hatta birkaç ay önce Ayşe’nin “geçici olarak bende kalacak” diyerek aldığı, Elif’in anneannesi yadigarı gümüş tepsinin rehin verildiği belgeler… Her şey Elif’in üzerine kalmıştı. Toplamda yüz binlerce liralık bir borç yükü. Elif’in tüm birikimi, tüm geleceği, Ayşe’nin pervasızlığı ve ihaneti yüzünden bir anda yok olmuştu.
Ayşe’ye ulaşmak imkansızdı. Kayıplara karışmıştı. Telefonu kapalı, evi boşaltılmış, ne bir iz ne bir haber. Elif, günlerce ağladı. Sadece parasına değil, güvenine, dostluğuna, onca yıllık birikime ağladı. Bu borç, sadece bankaya olan bir borç değildi. Kalbine, ruhuna işleyen, ödenmesi imkansız bir borçtu.
Bir akşam, çaresizlik içinde eski telefon rehberini karıştırırken, Ayşe’nin annesinin numarasını buldu. Titreyen ellerle aradı. Ayşe’nin annesi de üzgündü, kırgındı. “Ayşe, son zamanlarda çok garip biri oldu, Elif. Kimlerle takılıyordu, ne işler çeviriyordu anlamadım. Kendi babasını bile tanımadı. Bize de borçlarını bıraktı gitti. Sana nasıl yaptı bunu, aklım almıyor yavrum. Biliyorum o sana çok güvenir, severdi.” Annesi, Ayşe’nin bir süredir yasa dışı bahis işlerine girdiğini, kötü insanlarla takıldığını, her şeyini kaybettiğini fısıldadı. En sonunda da, “İzmir’e gittiğini duyduk, ama nerede, nasıl… bilmiyoruz.”
İzmir… Elif, ne yapacağını bilemiyordu. Polise gitse, Ayşe hapse girecekti. Yıllarca güvendiği arkadaşını hapse attırmak… Bunu yapabilir miydi? Ama Ayşe’nin yaptığı bir suçtu. Büyük bir suç. Ve Elif, bu suçun mağduruydu.
Günler, haftaları kovaladı. Elif’in hayatı tepetaklak olmuştu. Eskiden rahatça oturduğu kafelerde kahve içemiyor, her alışverişte aklına borçları geliyordu. Arkadaş çevresi daralmıştı. Kimisi “nasıl güvendin?” diye yargıladı, kimisi acıdı. Herkesin bakışlarında bir soru işareti vardı. Yalnızdı.
Bir öğleden sonra, Elif çalışma masasının başına oturdu. Önünde bankadan gelen yeni bir ihtarname duruyordu. Artık kaçacak yeri kalmamıştı. Ya bu borçları ödemenin bir yolunu bulacak, ya da her şeyini kaybedecekti. Ayşe’yi polise ihbar etmek… Bu, Elif’in içindeki son Ayşe’yi de öldürmek demekti. Çocukluk arkadaşını, tüm anıları, kalbindeki o özel yeri kendi elleriyle toprağa gömmek.
Gözlerini kapadı. Onca yıllık dostluk, bir anda silinip gitmişti. Geriye sadece koca bir boşluk ve ödenmesi gereken yüklü bir borç kalmıştı. Bu borç Ayşe’nin değil, Elif’in borcuydu artık. Kendi seçimiydi bu. Kendi hayatını Ayşe’ye emanet etmek, en büyük hatasıydı.
Telefonunu eline aldı. Rehberden Ayşe’nin adını buldu. Parmağı ‘ara’ tuşunun üzerindeydi. Bir an tereddüt etti. Sonra derin bir nefes aldı ve sildi Ayşe’nin numarasını. Ardından o çocukluk fotoğrafını, Ayşe ile el ele tutuştuğu, pırıl pırıl gülümsedikleri o resmi buldu ve çöpe attı.
Elif, Ayşe’yi cezalandırmayacaktı. Cezası zaten kendisiydi Ayşe’nin. Yaptıklarının ağırlığıyla, kaçarak yaşayacaktı. Ama Elif, bu yükü taşımayı seçecekti. Onu hapse attırmak, Elif’in kendi ruhundaki yarayı iyileştirmeyecekti. Sadece intikam olurdu. Ve Elif, bu acıdan bir intikamla çıkmak istemiyordu. Sadece yaşamak istiyordu.
Yeni bir defter açtı. “BORÇLAR VE ÖDEME PLANI” yazdı. Yapması gereken çok şey vardı. Daha çok çalışacak, daha az harcayacaktı. Belki ikinci bir iş bulacaktı. Zamanla, bu borcu ödeyecekti. Ama Ayşe’nin ona bıraktığı asıl borç, kalbindeki o kırık güven, hiçbir zaman ödenemeyecekti. O yara, Elif’in bir parçası olacaktı. Her gece, pencereden dışarıya baktığında, şehrin ışıkları altında, bir zamanlar Ayşe ile paylaştığı o masum hayaller, gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçip gidecekti. Ve o film şeridinde, artık tek başına bir kadın olacaktı Elif. Güvenmeyi öğrenen, ama aynı zamanda kırılan güvenin bedelini acıyla ödeyen bir kadın.
