aile draması

Gecikmiş Bahar

8 dakikalık okuma · 1196 kelime

Ayşe, elindeki bitki çayı kupasını sıkıca tutarken, Emre’nin neşeli sesi telefonda yankılandığında, boğazına oturan yumruyu yutkunmakta zorlandı. “Abla, duydun mu babam iyiymiş! Doktor bugün çıkış verecekmiş. Ne büyük rahatlama, değil mi? Ben yetişemeyeceğim de, annemle sen halledersiniz artık evrak işlerini.” Telefonun diğer ucundaki Emre, her zamanki gibi hızlı, her zamanki gibi kendinden emindi. Ayşe’nin sessizliğini fark etmemişti bile, ya da fark etmek işine gelmiyordu.

“Duydum Emre, sağ ol haber verdiğin için,” dedi Ayşe, sesinin titrememesine özen göstererek. Elindeki kupa, sıcaklığına rağmen avuçlarını terletiyordu. Babasının ani kalp rahatsızlığı, son bir haftadır tüm aileyi diken üstünde tutmuştu ama nedense bu dikenler en çok Ayşe’nin ruhuna batıyordu. Babasının yoğun bakımdaki çaresizliğini görmek, bir de Emre’nin uzaktan telefonla yönetilen, rahat tavırları… Yıllardır yüreğinde taşıdığı acı, şimdi bir volkan gibi kaynamaya başlamıştı.

“Tamam abla, ben işten çıkınca ararım sizi. Akşam yemeği de ayarlayın güzel bir yerde, babamın şerefine!” Emre, kahkahayla telefonu kapatmadan önce ekledi. Ayşe’nin kulağında kalan tek şey, “babamın şerefine” lafıydı. Şerefine mi? Hangi şerefine? Ayşe, balkondaki çiçeklere, sararmış yapraklara baktı. Onlar bile kendinden daha canlıydı.

Otuz sekiz yaşındaydı Ayşe. Hayatını hep başkaları için yaşamış, kendisini hiç var edememiş gibi hissediyordu. Genç kızlık hayalleri, tıpkı bu sararmış yapraklar gibi, birer birer dökülmüştü avuçlarından. Yirmili yaşlarının başında, üniversite hayali varken, babasının küçük atölyesi iflasın eşiğine gelmişti. Kardeşi Emre henüz ortaokuldaydı, parlak zekasıyla göz dolduruyordu ve ailenin tüm umutları onun üzerindeydi. Annesi Fatma, gözlerinde yaşlarla Ayşe’ye dönmüş, “Kızım, seneye dene ne olur, bu sene bize destek ol. Emre’nin geleceği var, onun okuması lazım,” demişti.

Ayşe, hayalini kurduğu mimarlık fakültesinden kabul mektubunu, evin bir köşesinde sessizce yakmıştı. İstanbul’a gitmek yerine, küçük şehrindeki bir muhasebe bürosunda işe başlamış, asgari ücretle tüm aileye destek olmuştu. Kazandığı her kuruş, önce evin ihtiyaçlarına, sonra Emre’nin özel derslerine, kitaplarına gidiyordu. Emre, hiçbir zaman bunun farkına varmadı. Onun için Ayşe, hep “evde kalan, kendi halinde abla” idi. Zekiydi, evet, ama onun gibi büyük hayalleri yoktu sanırdı.

Akşam hastaneye giderken annesiyle otobüste yan yana oturuyorlardı. Annesi, babasının iyileşmesine öyle sevinmişti ki, durmadan Ayşe’nin kolunu okşuyor, “Gözümün nuru kızım, sen olmasan ne yapardık biz? Her şeye sen koşturdun,” diyordu. Ayşe, bu sözlere acı bir tebessümle karşılık verdi. Annesi gerçekten minnettar görünüyordu ama bu minnet, asla telafi edemeyeceği bir boşluğun üzerini örtemezdi. Annesi, Ayşe’nin neyi feda ettiğini biliyor muydu? Yoksa bilmeyi mi tercih etmiyordu?

Selim Bey, yani babası, yatağında yorgun ama gülümseyen gözlerle onlara bakıyordu. “Benim aslan kızım, canım karım,” dedi sesi kısık. Ayşe’nin kalbi acıyla burkuldu. Aslan kızım… Bu sıfat, ona biçilen rollerin, sırtına yüklenen sorumlulukların bir özetiydi sanki. Güçlü olmak zorundaydı, hep ayakta durmak zorundaydı, kimseye yük olmamak zorundaydı.

Hastaneden çıktıktan sonra eve dönmek yerine, annesi babasının canı kebap çektiğini söyleyince, Emre’nin ayarladığı restorana gittiler. Burası şehrin en lüks yerlerinden biriydi. Emre, masada oturduklarında, “Nasıl, güzel yer değil mi? Babamın ilk gün yemeği de böyle olmalıydı,” dedi gururla. “Benim de iş çıkışı biraz uzadı, o yüzden yetişemedim hastaneye.”

Ayşe, kebap tabağındaki yemeğe boş boş baktı. “Güzel Emre, sağ ol,” dedi sadece. Konuşacak takati yoktu. Yıllardır biriktirdiği öfke ve kırgınlık, boğazına düğümlenmişti.

Yemek boyunca Emre, işinden, yeni projelerinden, yurt dışı seyahatlerinden bahsetti. Babası gururla onu dinliyor, annesi sürekli “Maşallah oğluma” diyerek araya giriyordu. Ayşe ise arada bir sorulan “Sen nasılsın Ayşe, işler nasıl?” gibi alelade sorulara kısa, geçiştirici cevaplar veriyordu. Kimse gerçekten merak etmiyordu. Ayşe’nin hayatı, sadece varlığıyla bir boşluğu doldurmak içindi sanki.

Tam tatlılar gelmişti ki, Emre cebinden yeni model, parlak bir cep telefonu çıkardı. “Anne, sana yeni telefon aldım. Eskisi artık kullanılamaz haldeydi,” dedi neşeyle. Fatma Hanım’ın yüzü güldü. “Ay canım oğlum benim, ne gerek vardı? Çok sağ ol.” Sonra Ayşe’ye döndü. “Bak Ayşe, Emre ne kadar düşünceli. Sen de bir iyilik yapsan da yeni bir telefon alsan annene.”

Ayşe’nin beyninde şimşekler çaktı. Yeni bir telefon mu? Annesinin yıllardır kullandığı emektar tuşlu telefonu, Ayşe’nin gizlice her ay biriktirdiği paralarla alınmıştı. Emre’nin lüks telefonu, onun yıllar önceki kendi hayallerini satın almıştı.

“Ne oldu abla, suratın neden düştü yine?” diye sordu Emre, kaşlarını çatarak. “Biraz neşeli ol bugün, babam iyileşti.”

Ayşe elindeki çatalı tabağına sertçe bıraktı. Ses çıkmadı ama masadaki herkesin bakışları ona döndü. “Neşeli mi olayım Emre?” dedi Ayşe, sesi beklediğinden daha sakin çıkmıştı. “Neşeli olmam için sebep ne? Senin hayatın gibi pırıl pırıl bir hayatım mı var? Yoksa babamın gözünde senin gibi ‘aslan oğul’ mu oldum?”

Fatma Hanım şaşkınlıkla, “Ayşe, kızım ne diyorsun Allah aşkına? Bugün bunun sırası mı?” diye araya girdi.

“Sırası mı anne?” diye cevap verdi Ayşe, şimdi sesi yükselmişti. “Peki benim hayallerimi yaktığımız zaman sırası mıydı? Benim geleceğimi çaldığınız zaman sırası mıydı? Ya da Emre’nin her başarısını bana karşı bir silah gibi kullandığınızda sırası mıydı?”

Emre güldü. “Abla, neyden bahsediyorsun Allah aşkına? Abartma istersen. Kimsenin senin geleceğini çaldığı yok.”

“Çaldınız Emre, çaldınız!” Ayşe ayağa kalktı. Restorandaki diğer müşterilerin bakışları üzerlerinde toplanmıştı. “Senin o pırıl pırıl geleceğin için, benimkinin üzerini örttünüz. Hatırlıyor musun anne, babamın atölyesi batarken ‘Ayşe bize destek olsun, Emre’nin okuması lazım’ dediğini? Ben o gün İstanbul’a gitmekten vazgeçtim. Mimar olmaktan, büyük hayaller kurmaktan vazgeçtim. O küçük muhasebe bürosunda süründüm ben yıllarca!”

Selim Bey’in yüzü bembeyaz olmuştu. Fatma Hanım’ın gözleri dolmuştu. “Ayşe kızım, öyle demek istemedik biz… Mecburduk…”

“Mecbur muydunuz anne?” dedi Ayşe, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. “Peki senin o ‘canım oğlum’ dediğin Emre’nin özel derslerini, lüks okul kitaplarını kim ödüyordu sanıyordun? Ben! Benim kazandığım o asgari ücretle, gizlice onun okul parasını veriyordum ben! Sen babamın gözüne gireyim diye değil, o benim gibi olmasın diye yapıyordum bunları!”

Emre’nin yüzündeki gülümseme donup kalmıştı. Şaşkınlıkla Ayşe’ye bakıyordu. “Ne… Ne diyorsun abla? Annemler ödedi sandım ben…”

“Annemler mi?” Ayşe alaycı bir şekilde gülümsedi. “Annemle babam, battıklarını herkesten saklamaya çalışırken, o küçük atölyeyi ayakta tutmaya çalışırken, bir de seni mi okutacaklardı? Ben her ay zarfın içine koyup anneme verirdim, o da sana ‘babanın işleri düzeldi’ diye verir, sen de harcardın. Hiç mi sormadın kendine, bu kadar para nereden geliyor diye? Hiç mi merak etmedin ablanın neden hayatını bir kenara koyduğunu?”

Masadaki sessizlik boğucuydu. Fatma Hanım ağlamaya başlamış, Selim Bey başını ellerinin arasına almıştı. Emre ise hala şaşkınlıkla Ayşe’ye bakıyordu. Gözlerinde yavaş yavaş bir idrak, bir pişmanlık belirtisi beliriyordu.

“Benim hayatım sizin ‘mecburiyet’ dediğiniz şeyin kurbanı oldu,” dedi Ayşe, sesi titriyordu. “Benim kendi hayatım hiç olmadı. Hep sizler için yaşadım. Ve en acısı da, hiç kimse bunun farkında bile değil. Hala benim elimden alınanın ne kadar büyük bir şey olduğunu anlamıyorsunuz.”

Ayşe, cebinden cüzdanını çıkardı. İçinden birkaç banknot alıp masaya bıraktı. “Bu da sizin ‘babamın şerefine’ yemeğinizin benden düşen payı. Afiyet olsun.”

Arkasını dönüp yürümeye başladı. Restoranın kapısından dışarı çıktığında, şehrin gürültüsü, trafiğin uğultusu onu karşıladı. Hava serinlemişti. Sanki üzerindeki o ağır yorganı atmış, ilk kez derin bir nefes almıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama bu kez acıdan değil, uzun zaman sonra hissettiği özgürlükten akıyordu.

Nereye gideceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, artık geri dönmeyeceğiydi. O restorana, o masaya, o rollere, o beklentilere… Uzun yıllar sonra, belki de ilk defa, kendisi için bir adım atmıştı. Boğazındaki düğüm çözülmüş, kalbindeki volkan patlamış, yılların birikmiş acısı dışarı akmıştı. Şimdi geriye kalan, küllerin arasından yeniden doğacak bir hayatın, gecikmiş bir baharın umuduydu. Ayşe, adım adım uzaklaşırken, şehrin ışıkları ona yol gösterir gibiydi. Belki de şimdi, kendi mimarisiyle, kendi hayatını inşa etme zamanı gelmişti. Yıllar sonra ilk kez, omzundaki yükün kalktığını, hafiflediğini hissetti. Ve o an, derin bir nefes aldı. Bu nefes, yeni bir başlangıcın habercisiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top