Aile Draması

Kaybolmuş Renklerin Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1235 kelime

Elif, o sabah da eline bulaşan taze simit kokusunun, on beş yıl önceki bir kış sabahının ayazıyla nasıl iç içe geçtiğini düşündü. Parmak uçlarındaki susam taneleri, belleğindeki tozlu bir anıyı canlandırıyordu. Beyoğlu’ndaki küçük tekstil ofisine doğru yürürken, gökyüzüne asılı gri bulutlar şehrin üzerine ağır bir örtü sermişti. Hava soğuktu, tıpkı o sabah gibi.

Kardeşi Mert, bu akşam alacağı o prestijli mimarlık ödülünü ona gururla anlatırken, Elif’in yüzünde oluşan gülümseme, kalbindeki hüzünle eş bir yankı bulmuştu. Mert, artık İstanbul’un en gözde semtlerinde lüks rezidanslar, modern ofis binaları tasarlayan, ismi mimarlık dergilerinde anılan genç, başarılı bir adamdı. Elif ise, küçük bir şirkette, faturalar, dosyalar ve çay saati telaşı arasında kaybolmuş bir idari asistandı. Hayatının rotasını değiştiren, o on beş yıl önceki kış sabahıydı.

Anne ve babaları, Elif yirmi üç, Mert on yedi yaşındayken talihsiz bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdi. Elif, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin resim bölümünden kabul mektubunu o hafta almıştı. Çocukluğundan beri odasında, defterlerinde, hayallerinde sakladığı renkler, nihayet bir tuvalde can bulacaktı. Mert ise lise son sınıftaydı, dersleri çok iyi, özellikle çizime ve matematiğe yatkın bir gençti. Mimarlık okumak istiyordu. Evden geriye kalan tek şey, küçük bir daire ve biriktirilmiş birkaç kuruştu; ne Elif’in ne de Mert’in hayallerini gerçekleştirmeye yetmeyecek bir miras.

Elif, annesinin son kez öptüğü yanağındaki o soluk izi hatırladı. Hastane koridorlarında, genç bir kızın omuzlarına binen o tarifsiz ağırlığı… Mert, gözleri kıpkırmızı, boyundan büyük bir yıkımla baş etmeye çalışıyordu. Onu öyle çaresiz görmek, Elif’in içindeki o ressam hayalini bir anda silmişti. Sanki renklerin yerini gri, boş bir sayfa almıştı.

“Ben okumak istemiyorum Mert,” demişti bir akşam, elinde annesinin örgüsüyle. “Benim üniversite için zaten hevesim kalmadı. Hemen bir iş bulacağım, seni okutacağım. Sen çok zekisin, sen bu ülkeye iyi bir mimar olacaksın.”

Mert, o zamanlar, gözlerinde bir minnet ışıltısıyla Elif’e sarılmıştı. “Abla, seni asla unutmayacağım,” demişti hıçkırıklarla. “Ben de bir an önce bitirip sana bakacağım.”

Fakat hayat, hafızayı bazen garip bir şekilde törpülerdi. Yıllar geçtikçe, Mert’in başarıları arttıkça, o ilk günkü minnet duygusu yerini yavaş yavaş kendi azmine, kendi yeteneğine olan inanca bırakmıştı. Elif’in üniversite kabul mektubundan, ya da kendi hayallerinden vazgeçtiğinden haberi yoktu. Elif, o mektubu, yıpranmış bir kutunun dibinde, kurutulmuş bir gülle birlikte saklardı. Mert’in gözünde ablası, “üniversiteye gitmek istemeyen, pratik zekalı, çalışkan bir abla”ydı. Belki de bu, ikisi için de daha kolaydı.

Elif, ofiste eski bir dosyayı ararken, parmakları ahşap çekmecenin soğuk yüzeyinde gezindi. Aklına Mert’in dün akşamki neşeli sesi geldi. “Abla, ödül törenine mutlaka geliyorsun, değil mi? Senin de sayende buralara geldim, bu senin de başarın.” Mert’in bu sözleri, Elif’in kalbini hem ısıtmış hem de sızlatmıştı. Mert, ona göre, “yanında olduğu için” bu yerlere gelmişti. Elif ise, “kendi hayallerini boğazladığı için.”

Akşam ödül töreni için hazırlanırken, Elif gardırobundaki tek “özel” elbisesini, lacivert, düz bir elbiseyi çıkardı. Aynada kendine baktı. Yüzünde zamansız bir yorgunluk vardı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerin değil, yaşanmamış hayallerin izleri gibiydi. Gençliğini, yeteneğini, kendi potansiyelini Mert’in geleceğine yatırmış bir kadının aynadaki yansımasıydı. Pişmanlık mıydı bu? Hayır, asla. Mert’in pırıl pırıl parlayan gözlerindeki mutluluğu, Elif için dünyadaki en büyük ödüldü. Ama bazen, özellikle de böyle anlarda, kendi içinde sessizce bir özlem uyanırdı. Küçük bir fırça darbesi, bir renk uyumu, bir boş tuval…

Törenin yapılacağı salona girdiğinde, Elif kendini bambaşka bir dünyanın içinde buldu. Şık giyimli insanlar, flaşlar, fısıltılar, şampanya kadehleri… Mert, eşi Ceren’le birlikte, gecenin en gözde çiftlerinden biriydi. Ceren, zarif, kendine güvenli bir kadındı. Elif’i görünce samimi bir gülümsemeyle “Elif abla, hoş geldin!” diyerek yanına geldi. “Mert hep senden bahseder, ne kadar fedakar bir ablasın.” Ceren’in sözleri samimiydi, ama Elif’in duyduğu “fedakar” kelimesi, onun için farklı bir anlam taşıyordu. Bu fedakarlık, hiç kimsenin bilmediği, asla öğrenemeyeceği bir fedakarlıktı.

Elif, salonda eski bir aile dostu olan Ayşe Teyze’yi fark etti. Ayşe Teyze, annesiyle komşuluk yapmış, Elif’in küçükken çizdiği resimlere hep hayranlık duymuştu. Ayşe Teyze’nin yüzündeki kırışıklıklar, geçen yılların ve görülen hayatların bir özeti gibiydi. Elif’i görünce gözleri parladı ve sıcak bir kucaklaşmayla karşıladı. “Elif’im, ne kadar büyümüş, güzelleşmişsin,” dedi Ayşe Teyze, sonra gözlerini Mert’e doğru kaydırarak fısıldadı, “Ne kadar gurur duyuyorsun değil mi oğlanla? Annenle baban da görseydi şimdi…” Ayşe Teyze’nin sesi kısıldı, Elif’in gözlerinde biriken yaşları gördüğünde, sanki anladı. Ayşe Teyze, Elif’in hayallerinden vazgeçtiğini biliyordu. Annesinden duymuştu, Elif’in üniversiteye kabul edildiğini ama sonra gitmediğini. Ama nedenini tam olarak bilmiyordu. Yalnızca sessiz bir onaylama, bir anlayış gözüyle baktı Elif’e.

Mert sahneye çağrıldı. Şık takım elbisesi içinde, kendine güvenli adımlarla kürsüye yürüdü. Mikrofonu ayarladı ve salona gülümsedi. “Bu ödülü alırken, öncelikle bana inanan herkese teşekkür etmek istiyorum. Bu bir rüyanın gerçekleşmesi. Hayatta tek başıma verdiğim mücadelede, kendi tırnaklarımla kazıyarak bu noktaya geldim. Ama tabii ki arkamda hep güçlü destekçilerim oldu.”

Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Şimdi ne söyleyecekti? Belki de ilk kez, bütün gerçeği, hiç değilse bir kısmını itiraf edecekti. Kalbinde hem bir umut hem de bir korku yeşerdi. Umut, nihayet anlaşılmak, bilinmekti. Korku ise, Mert’in o parlak gülümsemesinin solması, taşıdığı yükün ağırlığının omuzlarına binmesiydi.

Mert devam etti: “Özellikle ablam Elif’e… O benim hep yanımda oldu. Annemle babamızı kaybettiğimizde, o benim hem ablam, hem annem, hem babam oldu. Onun manevi desteği olmasaydı, inancım bu kadar güçlü olmazdı. O benim ilham kaynağım, yol göstericimdi. Teşekkür ederim abla!”

Salondan alkışlar yükseldi. Mert, Elif’e doğru baktı ve içtenlikle gülümsedi. Elif de gülümsedi, ama gülümsemesi buzdan bir maske gibiydi. Kalbine saplanan o ince sızı, bu kez hiç olmadığı kadar derindi. Manevi destek mi? İlham kaynağı mı? Evet, belki de öyleydi. Ama bu buzdağının sadece görünen yüzüydü. Görünmeyen, derinlerde yatan, Elif’in kendinden kopardığı koca bir yaşam parçasıydı. O anda, Elif bir karar verdi. Bu sır, sonsuza dek ona ait kalacaktı. Mert’in sırtına bu yükü bindirmek istemiyordu. Onun bu saf, kendi başarısıyla gurur duyan hali, Elif’in fedakarlığının en büyük karşılığıydı. Bu bilinmeyen, Elif’e özgü bir onurdu.

Tören sona erdi. Elif, Mert ve Ceren’i tebrik etti, birkaç fotoğraf çekildi ve sessizce salondan ayrıldı. İstanbul’un soğuk gecesi onu kucakladı. Yürürken, gözlerini kapattı. Zihnine bir anda, küçük bir kızken çizdiği deniz manzarası geldi. Mavi ve yeşilin her tonunu kullanarak çizdiği, uçsuz bucaksız, rüzgarın esintisiyle dalgalanan bir deniz… O resmi, annesi “bu kızdan ressam olur” diye saklamıştı.

Şimdi Elif, bu denizi bir kez daha görmek istiyordu. Bir sanat malzemeleri dükkanının önünden geçerken, vitrinde duran küçük bir tuval ve bir kutu boya takımına gözü takıldı. İçinden bir ses, “Hala geç değil,” diye fısıldadı. Adımlarını yavaşlattı, tereddüt etti. Sonra derin bir nefes aldı ve dükkana girdi. Küçük bir tuval, birkaç fırça ve temel renklerden oluşan bir kutu sulu boya aldı. Kasadaki genç kadın, Elif’in gözlerindeki o parlak ama aynı zamanda hüzünlü ifadeyi fark etmiş gibiydi.

Eve dönerken, poşetteki boya kutusu Elif’in elinde hafif, ama bir o kadar da ağır geliyordu. Dairesine girdiğinde, ışıkları açmadan, aldığı malzemeleri masanın üzerine bıraktı. Odanın loş ışığında, boş tuval adeta Elif’e gülümsüyordu. Yıllardır sümenaltı ettiği hayaller, birden canlanmış gibiydi. Elif, pencereden dışarı baktı. Soğuk bir rüzgar eserken, uzaktaki denizden gelen uğultuyu duyar gibi oldu. Bu, çocukluğundan kalma, hep içinde taşıdığı o sırdan öte, şimdi yeniden doğan bir umudun sesiydi.

Elif, fırçayı eline aldı. Kapağı açılan boya kutusundan yayılan o taze koku, on beş yıl önceki kış sabahının ayazını değil, yepyeni bir başlangıcın sıcaklığını taşıyordu. Mert asla bilemeyecekti. Ve belki de bu, olması gereken buydu. Kendi sessiz fedakarlığı, onun için bir yük değil, yeni bir sayfanın başlangıcı olmuştu. O tuval, belki de Elif’in kaybolmuş renklerini yeniden bulacağı bir ayna olacaktı. Belki de bu, kendi başına, bilinmeyen, sadece ona ait bir zaferdi. Parmağını hafifçe mavi boyaya batırdı ve ilk izi tuvalin beyaz yüzeyine bıraktı. Denizin sesi, şimdi daha netti. Yeni bir dalga, yepyeni bir hikaye getiriyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top