aile draması

Renklerin Kıyısında

8 dakikalık okuma · 1525 kelime

Telefonunun ekranında, tanımadığı bir numara belirince Elif’in kalbi garip bir ritimle çarptı; Demir’den gelen bir mesaj değildi, zaten onun mesajları çoktan rutin birer bildirime dönüşmüştü. Gecenin bu saatinde kim olabilirdi ki? İçinde hem bir korku hem de bastıramadığı tuhaf bir merak uyandı. Ekrandaki ismi okuyunca, o an hissettiği şeyin adının ‘umut’ olabileceğini düşündü. Can. Fotoğraf atölyesinden.

Mutfakta, bulaşıkları makineye yerleştirirken, suyun şırıltısı Elif’in zihnindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. On beş yıllık evliliği, tıpkı bu bulaşıklar gibi, her akşam aynı düzenle, aynı monotonlukla tekrarlanıyordu. Demir iyi bir adamdı; çalışkan, sorumluluk sahibi, kızları Selin’e düşkün. Ama Elif’in ruhu için kurumuş bir çöl gibiydi her şey. Konuşmalar yüzeysel, dokunuşlar alışkanlık, yataklar ise sessiz bir uçurumdu aralarında. Bir zamanlar parlayan gözleri, hayat dolu gülüşleri şimdi soluk birer anıya dönüşmüştü. Aynaya baktığında, gördüğü kadın sadece Selin’in annesi ve Demir’in karısıydı; oysa Elif’in içinde hala keşfedilmeyi bekleyen, coşkuyla çarpan bir kalp vardı.

İşte bu yüzden kaydolmuştu fotoğraf atölyesine. Çocukluk hayallerinden biriydi, hep ertelediği. Kendine küçük bir kaçış rotası çizmişti. İlk derste Can’ı gördüğünde, odanın içindeki durağan havayı aniden değiştiren bir rüzgar gibi hissetmişti onu. Otuzlarının başında, ela gözleri sürekli parlayan, enerjik bir adamdı. Fotoğrafla ilgili konuşurkenki tutkusu, Elif’in içindeki ölü toprağını yavaş yavaş aralıyordu. Can, kadrajı anlatırken sadece ışık ve kompozisyondan bahsetmiyordu; hayatı nasıl gördüğünden, anları nasıl dondurduğundan bahsediyordu. Ve Elif, ilk kez uzun zaman sonra, gerçekten dinlendiğini, anlaşıldığını hissetmişti.

O ilk mesaj, ders notları hakkında basit bir soruydu. Ama sonrasında gelenler basit değildi. Fotoğraf üzerine başlayan sohbetler, edebiyata, müziğe, hayata, geçmiş pişmanlıklara ve geleceğe dair dileklere uzandı. Can, Elif’in yıllardır sakladığı, tozlu raflara kaldırdığı tüm o hayalleri, düşünceleri, hisleri bir bir ortaya çıkarıyordu. Demir’le asla konuşmadığı şeyleri, Can’la saatlerce konuşabiliyordu. Onunla birlikteyken, Elif yeniden genç, yeniden canlı hissediyordu. Yıllardır görmezden geldiği kendini, Can’ın gözlerinde görüyordu.

“Bu akşam kahve içelim mi? Atölyeden sonra biraz konuşmaya ihtiyacım var,” yazdı Can. Elif’in parmakları titredi. “Demir bekler,” diye düşündü içinden. “Selin’e kim bakacak?” Ama aynı zamanda, “Ya bir daha bu fırsat gelmezse?” diye bir ses fısıldıyordu. Kararını verdiği an, tüm bedenine yayılan o hafif suçluluk hissiyle bile bir heyecan vardı. İlk defa kendi isteğini, ailesinin rutininden öne koyuyordu.

Bir kafede oturdular, cam kenarı bir masada. Dışarıda sonbaharın ilk rüzgarları eserken, içeride Elif’in kalbinde fırtınalar kopuyordu. Konuştular, uzun uzun. Gecenin geç saatlerine kadar. Can, Elif’in unuttuğu bir şarkının nakaratı gibiydi; tanıdık ama bir o kadar da yeni. Gözlerinin içine bakarken, Elif’in teninde yıllardır hissetmediği bir sıcaklık dolaştı. Can’ın sözlerinde, duruşunda, her bakışında, Elif’e adanmış bir samimiyet vardı. Sanki sadece Elif’i anlamak için dünyaya gelmişti. Vedalaşırken, Can’ın elinin omzuna kısa bir dokunuşu, Elif’i evine kadar taşıdı, ayakları yerden kesilmiş gibiydi.

Eve döndüğünde Demir uyuyordu. Selin’in odasına girdi, minik kızının huzurlu uykusunu izledi. İçindeki suçluluk büyüdü. Ne yapıyordu o? Hayatını, ailesini tehlikeye mi atıyordu? Ama Can’ın gözlerindeki o pırıltı, Elif’in yorgun ruhuna fısıldayan o ses, bırakmasına izin vermiyordu. Bu, sadece bir fotoğraf dersi değildi; bu, Elif’in uzun zamandır yitik olan ruhunu arayışıydı.

Sonraki haftalar bir sise dönüştü. Gizli mesajlar, çalınmış telefon konuşmaları, öğle arası kaçamakları. Can, Elif’e fotoğrafçılığın ötesinde, hayatın da bir kadraj olduğunu öğretiyordu. Ona geçmişini anlatmıştı; yıllar önce ayrıldığı bir ilişkisi vardı, evlilikten korkuyordu. Yalnızdı, ama yalnızlığına alışkın değildi. Elif ise Can’a evliliğindeki boşluğu anlatmıştı, adını koyamadığı o kederi. Can’ın “Senin içinde bir okyanus var Elif, neden onu saklıyorsun?” sözleri, Elif’in ruhuna işlenmişti. O okyanusu ilk kez birine açıyordu.

Bir yağmurlu öğleden sonra, atölye çıkışında, Can, “Seni bir yerlere götürmek istiyorum,” dedi. Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. “Nereye?” diye sordu kısık bir sesle. “Sana kendinin ne kadar güzel olduğunu hatırlatacağım bir yere.” Elif, itiraz edemedi. Kendini Can’ın arabasında buldu. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Bir süre sonra tenha bir sokağa saptı, arabayı durdurdu. Elif’e döndü, gözlerinin içine baktı. “Yapma Can,” diye fısıldadı Elif, sözcükler boğazına düğümlenmişti. Ama aynı anda, içindeki başka bir ses “Durma,” diye haykırıyordu. Can, yavaşça elini uzattı, Elif’in yanağına dokundu. Parmakları teninde gezindiğinde, Elif’in tüm hücreleri uyanmıştı. Gözlerini kapattı. Can’ın dudakları dudaklarına değdiğinde, Elif’in içinde yıllardır donmuş kalmış bir şey çözüldü. Bu bir öpücükten çok daha fazlasıydı; bu, yeniden doğuştu, var olduğunu hissettiği ilk andı.

Artık kaçamakları sadece sohbetlerden ibaret değildi. Bir hafta içi öğleden sonra Can’ın boş stüdyosunda buluştular. Loş ışıkta, Can’ın objeleri, kadrajları, vizörleri arasında, Elif kendisinin en gerçek halini buldu. Tenlerinin birbirine değdiği an, Elif kendini hem en suçlu hem de en özgür hissetti. Her şey bir rüya gibiydi, gerçeküstü ve yasak. Her buluşma, bir sonraki kaçamağın planını taşıyordu.

Demir’le aralarındaki buz duvarı daha da kalınlaşmıştı. Elif’in yokluğunu, değişen ruh halini fark etmeye başlamıştı. “Son zamanlarda çok dalgınsın Elif,” derdi, “bir sorun mu var?” Elif’in boğazı düğümlenirdi. Yalan söylemek, hayatının en zor rolü olmuştu. Her bakışta, her dokunuşta, kendini ihanetle yargılıyordu. Ama Can’ın kolları arasında bulduğu o sıcaklık, o anlayış, vazgeçemeyeceği kadar değerliydi.

Bir akşam, Demir’le yemek yerken, Demir, “Elif, telefonunu neden hep yanında taşıyorsun?” diye sordu, sesi garip bir tondaydı. Elif’in kalbi ağzına geldi. “Ne alaka Demir? Yanlış mı yaptım?” Gözleri titriyordu. Demir’in gözlerinde bir şüphe kıvılcımı gördü. “Hayır, sadece merak ettim. Eskiden böyle değildin.” O akşam, Demir yatağa uzandığında, Elif’in yanına yaklaştı. Yıllardır ilk kez, Elif’e sımsıkı sarıldı. “Bana ne olduğunu anlat Elif. Seni kaybediyormuşum gibi hissediyorum.” Demir’in sesi çatallanmıştı. Bu beklenmedik yakınlık, Elif’in içindeki çatışmayı daha da derinleştirdi. Demir’i incitmek istemiyordu. Onu hala seviyordu, ama artık eskisi gibi değildi. İçindeki okyanus, artık durgun bir göl değil, fırtınalı bir denizdi.

Ertesi gün Can’la buluştuğunda, Elif’in yüzü solgundu. Can, onu görünce, “Ne oldu Elif? Gözlerin çökmüş,” dedi. Elif, Demir’le aralarında geçenleri anlattı. “Çok zor Can. Ben bir yalanın içinde yaşıyorum. Selin… Selin’in annesiyim ben.” Gözleri dolmuştu. Can, Elif’in elini tuttu. “Biliyorum, bu kolay değil Elif. Ama sen mutsuzken, bu herkesi etkiler. Sen de dahil. Ne yapacaksın?”

“Bilmiyorum Can. Bilmiyorum.”

Bir sonraki hafta, Elif kendini bir karar noktasına gelmiş gibi hissetti. Ya bu yasak aşkı bitirecek, ruhunu tekrar o kurumuş toprağa gömecek ya da her şeyi riske atıp, belki de bambaşka bir hayatın kapısını aralayacaktı. Bu düşüncelerle boğuşurken, Selin’in öğretmeni aradı. Selin okulda bir sorun yaşamıştı. Elif koşarak okula gitti. Öğretmen, Selin’in son zamanlarda dalgın olduğunu, okulda arkadaşlarından uzaklaştığını, ailesiyle ilgili çizdiği resimlerde annesi ve babasının çok uzakta durduğunu söyledi. Elif’in kalbi sıkıştı. Kendi mutluluk arayışının bedelini Selin’in ödediğini görmek, onu yıktı.

O akşam Demir eve geldiğinde, Elif onu salonda bekliyordu. Selin’i annesine bırakmıştı. Konuşması gereken çok şey vardı. Demir, Elif’in yüzündeki ciddiyeti görünce, “Ne oldu Elif? Selin iyi mi?” diye sordu. Elif, derin bir nefes aldı. “Selin iyi Demir. Ama biz iyi değiliz.”

Demir kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun Elif?”

“Ben… ben son zamanlarda çok yanlış şeyler yaptım Demir. Sana karşı dürüst değildim. Kendime karşı dürüst değildim.” Sözcükler boğazına düğümleniyordu. “Benim başka bir hayatım oldu. Başka biriyle tanıştım.”

Demir’in yüzündeki ifade dondu. Sanki kanı çekilmişti. Gözlerinde acı, hayal kırıklığı ve öfkenin karmaşık bir karışımı belirdi. “Ne… ne diyorsun sen Elif? Ne başka hayatı?” Sesi titriyordu.

Elif gözlerini kaçırdı. “Ben mutsuzdum Demir. Çok uzun zamandır. Sen beni görmüyordun. Biz birbirimizi görmüyorduk. Ve ben… ben yalnız kalmaktan, bu hayatın içinde kaybolmaktan çok korktum. Karşıma Can çıktı. O benim yıllardır unuttuğum ne varsa hatırlattı. Hayatımda hiç hissetmediğim bir şey hissettim onunla.”

Demir yavaşça koltuğa çöktü, eliyle yüzünü kapattı. “Sen… beni mi aldattın Elif?” Sesi bir fısıltı gibiydi.

Elif başını salladı, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “Evet Demir. Affet beni.”

Sessizlik, odanın içini bir bıçak gibi kesiyordu. Demir uzun süre konuşmadı, sadece oturup Elif’e baktı. Gözlerinde ne bir öfke patlaması ne de bir bağırış vardı. Sadece derin, soğuk bir acı. “Nasıl yaparsın Elif? Bizim bir ailemiz var. Selin… Nasıl?”

Elif, “Ben de bilmiyorum Demir. Sadece… nefes alamıyordum.”

Demir’in yüzünde tarifsiz bir ifade vardı. “Peki şimdi ne olacak Elif? O adamla mı gideceksin?”

Elif’in içindeki okyanus dalgalanıyordu. Can ona bir çıkış yolu göstermişti ama Selin’in çizdiği o resim, Demir’in yüzündeki bu acı… Elif, kendini keşfederken herkesi yakıp yıkmış mıydı? O an anladı ki, Can onun için bir ayna olmuştu, kaybettiği Elif’i gösteren bir ayna. Ama o ayna, kendi hayatını değil, Elif’in kendi gücünü ve cesaretini yansıtıyordu.

“Hayır Demir,” dedi, sesi kararlılıkla doluydu. “Can’la gitmeyeceğim. Ya da seninle kalmayacağım.” Demir’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Ben kendimle kalacağım Demir. Ben kendimi bulmak zorundayım. Artık bu yalanların, bu sessizliğin içinde yaşayamam. Sen de yaşamamalısın.”

Demir, uzun uzun Elif’e baktı. Sonra ayağa kalktı. Yüzünde garip bir kabulleniş vardı. “Peki Elif. Peki.” Sesi o kadar yorgun ve kırılgandı ki, Elif’in içi cız etti. “Selin için… en azından Selin için bir yol bulmak zorundayız.”

Elif, o gece yatak odasına girmedi. Salondaki kanepede oturdu, gözlerini kapatıp Can’la geçirdiği anları düşündü. Can’ın ona öğrettiği her şeyi. Tutkuyu, canlılığı, kendini görmeyi. Ama şimdi, o tutkunun sadece bir araç olduğunu anlıyordu. Asıl yolculuk, kendi içindeydi. Can’la olan ilişkisi, ona kendi cesaretini fısıldamış, onu uyandırmıştı. Ama şimdi uyanan bu kadın, ne Can’ın ne de Demir’in gölgesinde yaşayacaktı.

Ertesi sabah, Can’a kısa bir mesaj yazdı: “Teşekkür ederim Can. Bana kendimi hatırlattın. Ama bu yolculuğu yalnız tamamlamam gerekiyor.”

Cevap anında geldi: “Anlıyorum Elif. Hayat sana en güzel kadrajlarını sunsun. Hak ediyorsun.”

Elif gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi. Her şey bitmişti. Eski hayatı, yeni aşkı. Ama o an, yıllardır ilk kez, içinde bir fırtına değil, dingin bir rüzgar hissediyordu. Artık Elif, kendi renklerinin farkındaydı. Ve o renkleri, kimsenin iznine ihtiyaç duymadan, kendi tuvaline işlemeye kararlıydı. Önünde uzun, meçhul bir yol vardı. Yalnızdı. Ama yıllar sonra ilk kez, gerçekten özgürdü. Okyanusu, kendi içinde bulmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top