yasak aşk

Geciken Bahar

8 dakikalık okuma · 1406 kelime

Aylin, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Yağmur, pencerelere usul usul vururken, mutfaktan gelen çocuklarının gürültülü neşesi, onun içindeki boşluğu daha da belirginleştiriyordu. Otuz beş yaşındaydı ve hayatının akıp giden bir nehir gibi, ne yöne gittiği belirsizleşmişti. Can ile evliliği, yıllar içinde pürüzsüz ama ruhsuz bir yatağa dönüşmüştü. Tutku, eğer bir zamanlar var olduysa bile, yerini rutin bir alışkanlığa bırakmıştı. Can iyi bir babaydı, iyi bir eşti, evet. Ama Aylin’in ruhuna dokunmuyordu, onunla aynı dili konuşmuyordu. Artık konuşacak pek bir şeyleri de kalmamıştı zaten.

O akşam, Can’ın iş arkadaşı Deniz ve eşi Elif, yemeğe gelecekti. Aylin, misafir ağırlamaktan keyif alırdı, bu küçük sosyal kaçışlar, monotonluğa kısa bir ara verirdi. Yemekler pişti, masa kuruldu. Kapı çaldığında, Aylin’in kalbi, nedenini bilmediği bir şekilde hızlandı. Belki de sadece sıradan bir akşamın heyecanıydı.

Deniz ve Elif içeri girdi. Elif, Aylin’in çok sevdiği, neşeli ve samimi bir kadındı. Ama Deniz… Deniz’le ilk tanıştıklarında da, her zaman tuhaf bir elektrik hissetmişti Aylin. Deniz, uzun boylu, bakımlı saçları ve derin, anlamlı bakan gözleriyle dikkat çeken bir adamdı. Konuşurken, gözlerini Aylin’in gözlerinden ayırmaz, sanki söylediklerinden daha fazlasını okumaya çalışırdı. Bu bakışlar, Aylin’i hem rahatsız eder hem de tuhaf bir şekilde çekerdi.

Yemek masasında sohbet akıp giderken, Deniz’in her cümlesinde bir zeka parıltısı, her şakasında ince bir espri vardı. Can, genellikle iş konuşur, günlük olaylardan bahsederdi. Deniz ise edebiyattan, sanattan, dünyanın hallerinden konuşuyordu. Aylin, uzun zamandır bir sohbetin içinde bu denli kaybolduğunu hatırlamıyordu. Bir ara, Deniz, Aylin’in gözlerinin içine bakarak, “Bence insan, en çok okuduklarıyla ve dinledikleriyle büyür, değil mi Aylin?” diye sordu. Aylin, yutkunarak başını salladı. “Kesinlikle,” diyebildi sadece. O an, Can’ın yanındaki koltukta oturuyor olmasına rağmen, sadece Deniz’le konuşuyorlarmış gibi hissetti. Elif ve Can, kendi aralarında çocukların okulundan bahsederken, Aylin ve Deniz arasında, görünmez bir köprü kurulmuştu sanki.

Akşamın sonunda, misafirler giderken, Deniz’in eli, Aylin’in omzuna kısa bir anlığına dokundu. O kısacık temas, Aylin’in tüm bedenine yayılan bir ürpertiye neden oldu. Kapı kapandıktan sonra, Can’ın yatak odasına giderken söylediği “iyi insanlardır Deniz’le Elif” cümlesi, Aylin’in zihninde yankılandı. İyi insanlardı, evet. Ama Aylin, o akşam kendini hiç olmadığı kadar kötü hissetti. Kendine itiraf edemediği bir duygu, içini kemiriyordu.

Sonraki haftalar, Aylin için birer işkenceye dönüştü. Deniz’in bakışları, gülüşü, dokunuşu zihninde sürekli canlanıyordu. Market rafları arasında dolanırken, çocuk parkında Defne ile oynarken, hatta Can’ın yanındayken bile, Deniz’i düşünüyordu. Bu düşüncelerden nefret ediyor, kendini suçlu hissediyordu. Elif, onun arkadaşıydı. Can, onun kocasıydı. Bu hisler, ihanetti.

Birkaç hafta sonra, ortak bir arkadaş grubunun davetinde tekrar karşılaştılar. Aylin, Deniz’le göz göze gelmemeye çalıştı ama nafile. Deniz, her fırsatta onunla konuşmanın bir yolunu buldu. Salonun bir köşesinde, Can ve Elif başka sohbetlere dalmışken, Deniz Aylin’e yaklaştı. “Nasılsın Aylin? Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu. Sesindeki ton, sadece bir arkadaşın ilgisi değildi; bir anlayış, bir şefkat barındırıyordu. Aylin, zar zor yutkundu. “İyiyim, teşekkür ederim. Sen?” Deniz gülümsedi. “Beni iyi yapan bir şeyler var bu aralar.” Bakışları tekrar Aylin’i buldu. Bu ima, Aylin’in kalbini yerinden oynattı. O gece, Deniz’den gelen bir mesajla irkildi. “Bugün gözlerin çok şeyi anlatıyordu, Aylin. Umarım her şey yolundadır.” Aylin, mesaja cevap vermedi. Vermemeliydi.

Ama bir kez o kapı aralanmıştı. Bir mesajı bir diğeri takip etti. Başlangıçta masum görünen günlük muhabbetler, hızla derinleşti. Kitap önerileri, filmler, hayat üzerine düşünceler… Aylin, Deniz’le konuşurken, yıllardır susmuş olan iç sesinin uyandığını hissetti. Deniz onu dinliyor, anlamaya çalışıyor, yargılamıyordu. Can’ın “sorunların ne senin?” diye sorduğunda duyduğu o alaycı tonun aksine, Deniz’in sesinde hep bir davet vardı.

Bir gün, Defne’nin okul çıkışında Deniz’le karşılaştılar. Deniz’in oğlu Kaan da Defne’yle aynı okuldaydı. Çocukları alıp beraber bir kafeye oturdular. Çocuklar oynarken, onlar sohbet ettiler. Hava kararmaya başlamıştı. Aylin, eve gitmeliydi. Ama gitmek istemiyordu. Deniz’in “Bir kahve daha içelim mi, yoksa acele mi ediyorsun?” sorusu, bir dilek gibi gelmişti. “Yok, acelem yok,” dedi Aylin, içinden yükselen cesarete şaşırarak.
O akşam, kahveler bitinceye kadar konuştular. Aylin, kendi evliliğindeki yalnızlığını, Can’la arasındaki mesafeyi anlattı. Deniz, onu dikkatle dinledi, sözünü kesmedi. Sonra, kendi evliliğindeki benzer boşlukları, Elif’le artık aynı hayalleri kurmadıklarını fısıldadı. “Bazen kendimi bir kafeste gibi hissediyorum Aylin,” dedi Deniz, “dışı güzel, içi boş bir kafes.” Aylin, başını salladı. O an, ikisi de aynı kafeste olduklarını anladı.

Kalktıklarında, hava tamamen kararmıştı. Parktan çıkışta, Deniz, Aylin’in elini tuttu. Kısacık bir tutuştu. Ama Aylin’in eli, sanki o an elektrik çarpmış gibi titredi. O tutuş, tüm yasakları, tüm korkuları yıkan bir kıvılcım olmuştu.

Mesajlar, randevulara dönüştü. Önce çocukları bahane ederek, sonra bahaneler üretmeyerek, sadece “bir kahve içelim” diyerek buluştular. Her buluşmada, aralarındaki çekim daha da yoğunlaştı. Konuşmaları derinleşiyor, bakışmaları uzuyordu. Birbirlerinin ruhlarını, kalplerini tanıyorlardı. Aylin, Deniz’in yanında kendini yıllardır hissetmediği kadar canlı, arzu dolu ve gerçek hissediyordu.

Bir öğleden sonra, şehrin kalabalığından uzak, sakin bir sahil kasabasına kaçtılar. Deniz’in arabasında, radyo açık, hafif bir müzik çalıyordu. Aylin, camdan dışarıyı seyrederken, kalbi hızla çarpıyordu. Bu, onlara ait bir andı. Hiçbir zaman gerçekleşmemesi gereken bir andı.

Sahilde, bankta oturup denizi izlerken, Aylin ağlamaya başladı. “Ne yapıyoruz biz, Deniz?” diye fısıldadı, sesi titreyerek. “Bu yanlış. Her şey yanlış.”
Deniz, ona döndü. Eli, yavaşça Aylin’in yanağına uzandı ve gözyaşlarını sildi. “Belki de yanlış olan, bunca zaman kendimize yalan söylememizdi, Aylin,” dedi yumuşacık bir sesle. “Belki de yanlış olan, hayatımızı başkalarının beklentilerine göre yaşamamızdı.”
O an, zaman durdu. Deniz’in dudakları, Aylin’in dudaklarını buldu. İlk başta çekingen, sonra daha tutkulu bir öpücüktü bu. Aylin, kendini bu öpüşe bıraktı. Yıllardır hissettiği tüm yoksunluk, tüm boşluk, o an eriyip gitti. Bu öpücük, sadece bir dudak teması değildi; ruhunun derinliklerinden gelen bir çığlık, bir özgürleşmeydi.

Eve dönerken, Aylin hem dünyalar kadar mutluydu hem de tarifi imkansız bir suçlulukla boğuşuyordu. Bu öpücük, bir kapıyı kapatmış, bir diğerini ardına kadar açmıştı. Artık geri dönüş yoktu.

Sonraki haftalar, Aylin için birer inişli çıkışlı lunapark gibiydi. Deniz’le geçirdiği her an, ona nefes aldırıyor, hayatına anlam katıyordu. Ama eve döndüğünde, Can’ın yanındayken, Defne’nin masum gözlerine bakarken, sırtındaki suçluluk yükü katlanıyordu. Elif’le karşılaştığında hissettiği acı, onu paramparça ediyordu. Yalanların ördüğü ağ, gitgide sıkılaşıyordu.

Deniz de benzer bir çıkmazdaydı. Ona “Kaçalım Aylin,” diyordu bazen, umutsuzca. “Her şeyi bırakıp uzaklara gidelim. Yeni bir hayat kuralım.”
Aylin biliyordu ki, bu mümkün değildi. Çocukları vardı. Onların masumiyetini, hayatlarını mahvetmek istemiyordu. Kendi mutluluğu uğruna, bu denli büyük bir yıkıma neden olabilir miydi?

Bir akşam, Can, Aylin’in son zamanlardaki dalgınlığını fark etti. “Bir sorun mu var Aylin? Eskisi gibi değilsin,” dedi. Aylin’in kalbi ağzına geldi. Yüzü kıpkırmızı oldu. “Yorgunum Can,” diyebildi sadece. “Bu aralar çok yoruluyorum.” Can, omuz silkti. “Kendine biraz zaman ayır o zaman.” Bu ilgisizlik, aynı zamanda bir tür rahatlamaydı Aylin için. Can, onu görmüyordu bile.

Ama bu artık bir kaçış yolu değildi. Aylin, bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. Bu yasak aşk, onu diriltmişti, ama aynı zamanda tüketiyordu. Mutluluk ve suçluluk arasında gidip gelen bu çalkantılı hayat, sürdürülemezdi.

Bir hafta sonu, Deniz’le, yine o sahil kasabasında buluştular. Hava soğuktu, deniz dalgalıydı. Sanki tabiat da onların içindeki fırtınayı yansıtıyordu. Aylin, o gün konuşmak için gelmişti.
“Deniz,” diye başladı, sesi çatallanarak. “Bunu daha fazla yapamayız.”
Deniz’in yüzündeki gülümseme soldu. “Ne diyorsun Aylin? Bizi mi bitireceksin?”
“Biz diye bir şey yok Deniz. Olmaması gereken bir şey var.” Gözleri dolmuştu. “Benim çocuklarımı, senin çocuklarını bu ateşe atmaya hakkımız yok. Elif’i, Can’ı incitmeye hakkımız yok.”
Deniz, elini tutmak istedi ama Aylin çekti. “Ben artık yalanlarla yaşamak istemiyorum Deniz. Ne Can’a ne kendime.”
“Peki ya biz? Bu hisler ne olacak?” diye sordu Deniz, sesi acı doluydu. “Seninle nefes alıyorum ben, Aylin.”
“Ben de nefes alıyorum seninle,” dedi Aylin, gözyaşları yanaklarından süzülürken. “Ama bu nefes, bir başkasının oksijenini çalmak gibi. Zehirli bir nefes.”

Sessizlik çöktü aralarına. Dalgaların sesi, kalplerinin kırılma seslerine karıştı. Aylin, Deniz’i seviyordu. Ama bu sevgi, yıkım getirecekti. Mutlulukları, başkalarının mutsuzluğu üzerine kurulamazdı. Bu yolda devam etmek, sadece daha fazla acıya yol açacaktı.

“Benim gitmem gerekiyor Deniz,” dedi Aylin, ayağa kalkarak. “Kendimi bulmam gerekiyor. Bu karmaşanın içinde, ben kayboldum.”
Deniz de ayağa kalktı. Yüzü bembeyazdı. “Bu, elveda mı Aylin?”
Aylin, bir an durdu. Gözlerinin içine baktı. “Hayır Deniz. Bu, kendime doğru bir başlangıç. Sana da aynısını yapmanı diliyorum.”

Aylin, arkasına bakmadan yürüdü. Arabasına bindiğinde, kalbi bin parçaya bölünmüş gibiydi. Bu karar, hayatının en zor kararıydı. Deniz’i bırakmak, kalbinin bir parçasını sökmek gibiydi. Ama aynı zamanda, özgürlüğe doğru atılmış bir adımdı.

Eve döndüğünde, Can televizyon izliyordu. Aylin’in yüzündeki ifadeyi fark etmedi bile. O gece, Aylin uyuyamadı. Yatağında döndü durdu. Sabah olduğunda, gözleri kızarmış ama kararlı bir ifadeyle Can’a döndü. “Can, konuşmamız gereken şeyler var,” dedi. Sesi titrese de, içinde yıllardır hissetmediği bir güç vardı. Bu güç, yasak bir aşktan doğmuştu belki de. Ama şimdi, o aşkın küllerinden, kendi gerçeğini yaratma cesareti yükseliyordu. Bu, belki bir son değildi. Belki de Aylin’in, kendisi olmaya başladığı, gecikmiş baharının ilk tohumuydu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top