aile draması

Kıyının Ötesi

8 dakikalık okuma · 1256 kelime

Mutfak masasında duran demli çayın buğusu, sanki Elif’in ruhundaki puslu havayı yansıtıyordu. Dışarıda pazar sabahının o bilindik, tembel uğultusu vardı. Can, hâlâ uyuyordu. Yan odadan gelen hafif horultusu, Elif’in on yıldır dinlediği en düzenli melodiydi. Melodi mi? Hayır, daha çok bir fon sesi, hayatlarının sessiz akışına eşlik eden bir nehir uğultusu gibi. On yıl. Dile kolaydı ama sanki dün gibiydi o ilk tanışma, o ilk heyecan. Şimdi ise her şey rahattı, güvenliydi, olması gerektiği gibiydi… Ama tam da bu “olması gerektiği gibi” olma hâli, Elif’in içini kemiren o belirsiz boşluğu yaratıyordu. Güzel bir ev, iyi bir iş, düzenli bir hayat. Ne kadar şanslı olduğunu biliyordu. Peki ya şanslı olmak yetiyor muydu?

Bir hafta sonra, Can’ın yeni iş projesi için düzenlediği akşam yemeğinde, o boşluk aniden bir kasırgaya dönüştü. Kapı çaldığında, Can’ın neşeyle “Geldi bizimki!” dediğini duydu. Kapıda, Can’ın çocukluk arkadaşı ve yeni ortağı Emre duruyordu. Emre’yi daha önce birkaç kez görmüştü, uzaktan. Ama bu sefer farklıydı. Gözleri, Elif’in gözleriyle buluştuğunda, içinden tarif edemediği bir akım geçti. Emre’nin gülümsemesi sıcak, samimi ama aynı zamanda gizemliydi. Sanki Elif’in ruhundaki o puslu havayı fark etmiş gibiydi.

Yemek boyunca sohbet akıp gitti. Can, işlerinden, gelecek planlarından hevesle bahsederken, Emre daha çok dinledi. Ama Elif’e baktığında, onun kelimelerinden çok daha fazlasını gördüğünü hissettiriyordu. Elif bir şaka yaptığında, Emre’nin kahkahası odada yankılandı, Can’ınkinden daha içten, daha doluydu. O akşam Elif, kendini uzun zaman sonra ilk kez bir başkası tarafından gerçekten görüldüğünü hissetti. Bu his, hem heyecan verici hem de korkutucuydu.

Sonraki haftalar, Emre’nin hayatlarına daha fazla dahil olmasıyla geçti. İş ortaklığı demek, sık sık bir araya gelmek demekti. Elif de mimar olduğu için, Can ve Emre’nin yeni ofis tasarımları üzerinde fikir alışverişi yapmak bahanesiyle daha sık görüşmeye başladılar. Ofis tasarımları zamanla uzun kahve sohbetlerine, kahve sohbetleri de kalplerin fısıltılarına dönüştü. Emre, Can’ın aksine, Elif’in kitaplarını, müziğini, sessiz hayallerini dinledi. Elif, Emre’ye anlatırken, kelimelerin kendiliğinden döküldüğünü fark etti. Emre, onun ruhunun aynası gibiydi; yansımada kendini daha net görüyordu.

Bir öğleden sonra, Elif, Emre ile yeni bir kafe keşfetmişlerdi. Pastel renklerin ve bohem detayların olduğu, kalabalık ama bir o kadar da samimi bir yer. Bir saatlik kahve molası, üç saate uzamıştı. Konuşurlarken, Emre’nin eli masanın üzerinde Elif’inkine yaklaştı. Parmak uçları hafifçe değdiğinde, Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Elektrik çarpmış gibi elini çekmek istese de, yapamadı. O anın, o hafif temasın tüm yasaklılığına rağmen ne kadar doğru hissettirdiğini inkar edemedi. Göz göze geldiler. Emre’nin gözlerinde bir soru, bir davet vardı. Elif’in gözlerinde ise korku, arzu ve derin bir kafa karışıklığı.

“Elif,” dedi Emre, sesi fısıltı gibiydi. “Bu doğru değil, biliyorum. Ama…” Cümlesini tamamlamadı. Gözleri zaten her şeyi söylüyordu.
Elif, başını hafifçe salladı. “Biliyorum,” diye fısıldadı o da. “Ama ne yapacağımı da bilmiyorum.”
O gün, ilk defa birbirlerinin elini tuttular, masanın altında, dünyanın tüm kurallarını hiçe sayarak. Elif, eve döndüğünde Can’ın “Bugün çok neşelisin, bir şey mi oldu?” sorusuna sadece “Güzel bir gündü” diyebildi. Yalan söylemekten nefret ediyordu ama aynı zamanda Can’a bakarken hissettiği suçluluk, içini yiyip bitiriyordu. Can iyi bir adamdı, sadıktı, Elif’i seviyordu kendi bildiğince. Ama Elif’in ruhunun aradığı fırtınayı asla verememişti.

Gizli buluşmalar, mesajlaşmalar, çalıntı anlar, Elif’in hayatının yeni ritmi olmuştu. Her bir buluşma, bir nefes alma, bir yaşama anıydı. Ama her ayrılık, bir suçluluk bataklığına dönüşüyordu. Can’ın gözlerinin içine bakmak, her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Evde Can’la otururken, Emre’yle geçirdiği son anları hatırlıyor, Can’a sarıldığında bile aklı başka yerde oluyordu. Bu ikiyüzlülük onu tüketiyordu.

Bir akşam, Emre’nin ısrarlı çağrısı üzerine, Elif bir bahane bulup dışarı çıktı. Hava kararmış, yağmur başlamıştı. Emre, arabasına biner binmez onu sıkıca sardı. “Dayanamıyorum artık Elif,” diye fısıldadı kulağına. “Bu şekilde yaşayamayız. Her saniye senden ayrı olmak, beni öldürüyor.”
Elif’in kalbi hızla çarptı. “Ne yapabiliriz ki Emre? Her şeyi mahvetmekten başka…”
“Belki de mahvetmemiz gerekiyordur,” dedi Emre, geri çekilip gözlerinin içine bakarak. “Belki de yıkıp yeniden inşa etmeliyiz. Ben seni istiyorum Elif. Tüm zorluklarına rağmen, her şeyden çok seni istiyorum.”
Bu sözler, Elif’in en derin arzularına hitap ediyordu. Korkuyordu ama aynı zamanda cesaretleniyordu da. Ya gerçekten bir çıkış yolu varsa? Ya gerçekten bu boşluktan kurtulabilirse?

Can’ın üç günlük bir iş gezisine çıkması, Elif ve Emre için bir fırsat yaratmıştı. Emre, Elif’i şehir dışındaki küçük bir kulübeye götürmeyi teklif etti. “Sadece bir gece,” demişti. “Sadece ikimiz, tüm dünyadan uzakta.” Elif, uzun bir iç hesaplaşmanın ardından kabul etti. Oraya gittiklerinde, kulübenin penceresinden görünen orman ve göl manzarası, Elif’e bir nebze huzur vermişti. Bir gece, sadece bir gece, bu yalanlardan uzaklaşacaklardı.

Gece boyunca konuştular, güldüler, birbirlerine sarıldılar. Sanki tüm dünya yok olmuştu, sadece onlar ve onların yasak aşkları vardı. Emre’nin kollarında Elif, kendini hiç bu kadar eksiksiz hissetmemişti. Ama şafak sökerken, huzur yerini korkuya ve gerçekliğin soğuk nefesine bıraktı. Gitme vakti gelmişti.

Eve dönüş yolunda, Elif’in telefonu çaldı. Arayan Can’dı. Sesi tuhaftı. “Elif,” dedi, sesi titriyordu. “Ben eve dönüyorum. Uçuşum iptal oldu. Bir sorun var mı?”
Elif’in boğazı kurudu. “Hayır, ne sorunu olacak ki? Ben de yeni dışarıdan geldim, yürüyüş yaptım.” Yalanlar, boğazında bir yumru gibi takılıp kalmıştı.
“Peki,” dedi Can, sesi mesafeliydi. “Ben eve gelince konuşuruz.”

Elif’in içi buz kesti. Can’ın sesindeki o tuhaflık, kalbinde kötü bir his uyandırdı. Emre’ye dönüp bakınca, onun da yüzünün renginin attığını gördü. Hızla eve doğru yol aldılar.

Eve vardığında, Can’ın arabası kapının önündeydi. Elif, kalbi gümbürdeyerek arabadan indi. Emre’ye bakıp, “Gitmelisin,” diye fısıldadı. Emre’nin yüzündeki endişe, Elif’inkinden farksızdı. Son bir bakış atıp uzaklaştı.

Elif, titreyen elleriyle kapıyı açtı. Can, salonda koltukta oturmuştu. Yüzü bembeyazdı, gözleri ise öfkeden ve hayal kırıklığından kızarmıştı. Elinde, Elif’in daha önce hiç görmediği, küçük, gümüş bir kolye tutuyordu. Elif’in kalbi tekledi. O kolye… Emre’nin ona geçen hafta hediye ettiği kolyeydi. Arabada unutmuştu.

“Elif,” dedi Can, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı ama Elif’in kulaklarında bir gürültü gibi yankılandı. “Bu kolye sana mı ait?”
Elif, yutkunamadı. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Söyleyecek hiçbir yalanı kalmamıştı. Başını yavaşça salladı.
Can’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ne zamandan beri Elif? Ben… Ben sana nasıl güvendim? Benim en yakın arkadaşım… Sen… ikiniz de mi?”
Yere yığılmak istedi Elif. Can’ın acısı, odanın havasını ağırlaştırmıştı. Sanki ciğerleri oksijen yerine suçluluk soluyordu. “Can, ben özür dilerim. Ben…”
“Özür dileme,” diye kesti Can, sesi şimdi daha yüksek ve keskin çıkıyordu. “Ne için özür dileyeceksin ki? Yalanların için mi? Benim on yılım için mi? Dostluğumuza attığınız kazık için mi?” Kolye, Can’ın elinden kayıp yere düştü, gümüş rengi sert zeminde keskin bir ses çıkardı.

O an, Elif’in tüm dünyası paramparça oldu. Evliliği, hayatı, güvendiği her şey. Suçluluk, pişmanlık ve korku, onu bir girdabın içine çekiyordu. Can’ın gözlerindeki acı, Emre ile yaşadığı her güzel anı zehirliyordu. Kıyının ötesine geçtiklerini düşünürken, aslında kendi dünyalarını yakıp kül ettiklerini şimdi daha iyi anlıyordu.

Sonraki haftalar, acı ve sessizlik içinde geçti. Can, tek kelime etmeden evi terk etti. Elif, Emre ile görüştü. Emre pişmandı, perişandı ama aynı zamanda Elif’i kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyordu. “Şimdi ne olacak?” diye sordu Elif’e, sesi umutsuzdu. “Biz şimdi ne olacağız?”

Elif, camdan dışarıdaki gri gökyüzüne baktı. Can’ın acısı, Emre’nin umutsuzluğu, kendi içindeki boşluk… Şimdi o boşluk, devasa bir çukura dönüşmüştü. O çukurda, tüm hayalleri, tüm doğruları yanıp kül olmuştu. Emre’ye döndü. Gözlerinde ne bir aşkın parıltısı ne de bir kaçışın umudu vardı. Sadece yorgunluk ve büyük bir belirsizlik.

“Bilmiyorum Emre,” dedi Elif, sesi camdan yansıyan gökyüzü kadar donuktu. “Artık hiçbir şey bilmiyorum.” O an anladı ki, yasak aşk, sadece iki kişiyi yakıp kavurmakla kalmıyor, etrafındaki her şeyi de yok ediyordu. Kıyının ötesine geçmek için büyük bir bedel ödemişlerdi. Şimdi, o bedelin altında ezilip kalmışlardı. Elif, artık ne Can’ın eşiydi, ne de Emre’nin sevgilisi. Sadece, ardında yıkım bırakmış, kendi elleriyle çizdiği bir uçurumun kenarında duran yalnız bir kadındı. Yeni bir kıyıya ulaşmışlardı belki, ama o kıyı bomboştu. Fırtına bitmişti, geriye sadece enkaz kalmıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top