Aile draması

Defne Kokusu

8 dakikalık okuma · 1327 kelime

Elif, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan İzmir’in kokusunu ciğerlerine çekerken, hayatının düzlüğe çıktığını düşündüğü anlar ne kadar da yanıltıcıydı, diye düşündü. Fırının mayalı hamur kokusu, pencereden süzülen taze narenciye esintisiyle karışırken, on sekiz yıldır içindeki boşluğu doldurmaya çalıştığı bu küçük dükkânın, “Elif’in Fırını”nın kapılarını açmaya hazırdı. Burası onun mabediydi, pişirdiği her ekmek, yoğurduğu her hamur, kalbindeki sessiz çığlıkların sesiydi aslında.

O gün diğerlerinden farklı başladı. Kapıdaki küçük zile takılı eski bakır süs, her zamankinden daha tiz bir sesle öttü. İçeri giren genç kız, Elif’in elindeki tepsiyi düşürmesine ramak kala, kalbinin durmasına neden oldu. Defne. Adını bile zikretmekten imtina ettiği, kendi koyduğu o isim. On sekiz yıl önce, bir hastane odasında, minicik ellerini son kez okşadığı bebeğinin birebir kopyası. Aynı kahverengi gözler, aynı ince dudaklar, o tanıdık, hafif çatık kaşlar. Sanki zaman hiç geçmemiş, sanki o acı vedalaşma hiç yaşanmamış gibi.

“Hoş geldiniz,” diyebildi Elif, sesi boğazında düğümlenerek. Kızın gözleri, dükkanın duvarlarındaki eski fotoğraflarda gezindi. Elif’in gençlik fotoğrafları, eski bir İzmir sokağının köşesinde babasıyla çekilmiş kareler, her birinde Elif’in bir parçası saklıydı. Kızın bakışları bir an Elif’in gözleriyle kesişti. “Şey, ben… Bir kahve alacaktım. Ve o tarçınlı kurabiyelerden. Kokusu taa sokaktan geliyor.” Genç kız hafifçe gülümsedi. O gülüş. Elif’in içindeki bir yerlerde uyuyan volkanı harekete geçirdi. Tarık’ın gülüşü.

Defne, adını ilk kez duyduğu bu genç kız, her gün gelmeye başladı. İlk başta sadece kahve ve kurabiye için geliyordu. Sonra tezgâhın karşısındaki tabureye oturup Elif’in diğer müşterilerle sohbetini dinlemeye başladı. Elif, her an kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordu. Her bir kelimesi boğazında düğümleniyor, her bakışı kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu. Bu bir tesadüf müydü? Yoksa geçmiş, bütün ağırlığıyla kapısına mı dayanmıştı?

Elif, geçmişin hayaletlerinden kaçmak için bu şehre gelmiş, küçük bir semtte bu fırını açmıştı. Yalnızlık onun yoldaşı, pişmanlık ise her sabah uyandığı acı gerçekti. On sekiz yıl önce, henüz yirmili yaşlarının başındayken, Tarık ile yaşadığı fırtınalı aşkın meyvesiydi Defne. Tarık, idealist bir üniversite öğrencisiydi. Ailesi zengindi, geleceği parlaktı. Elif ise, annesini küçük yaşta kaybetmiş, babasının kıt kanaat geçirdiği, mütevazı bir hayat sürüyordu. Tarık’ın ailesi, Elif’i hiçbir zaman kabullenmedi. İlişkileri, Tarık’ın babasının sert muhalefeti yüzünden çıkmaza girmişti. Hamile kaldığında, Tarık’tan başka kimseye söyleyemedi. Tarık ise yurtdışına yüksek lisans için gitmek üzereydi. Gelecek belirsizdi, Tarık’ın ailesinin baskısı artıyordu. Elif, Tarık’ın hayallerini yıkmak istemedi. En önemlisi, dünyaya getireceği bebeğe, o zorlu şartlarda iyi bir hayat sunamayacağını düşündü. Belki de en büyük korkusu, kızının kendisi gibi büyürken hep eksik hissetmesiydi. O küçük, masum bedeni korumak için, yüreğini paramparça eden o kararı verdi. Bir hayat verip, bir hayatı ellerinden aldı. Bir hayır kurumunun yardımıyla, bebeğini güvenli ellere, sevgi dolu bir aileye emanet etti. Tek şartı, adının “Defne” olmasıydı. Tarık’a ise, düşük yaptığını söylemiş, sonra da izini kaybettirmişti.

Şimdi Defne karşısında otururken, Elif’in tüm bu anılar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kızın varlığı, Elif’in titreyen ellerine, derinleşen göz altı torbalarına bir anlam yüklüyordu. O kadar çok şeye benziyordu ki Tarık’a. Defne, bir gün sordu: “Teyze, bu fotoğraftaki adam kim? Sana çok benziyor.” Eli, duvardaki eski, solmuş bir kareye uzandı. Elif’in gençliğinde, Tarık’la gizlice çekilmiş bir fotoğrafıydı. Elif’in kalbi tekledi. “O… o benim eski bir arkadaşım,” dedi, yalanı ciğerini yakarken.

Defne, Elif’e garip bir bağlılık hissetmeye başlamıştı. Sanki aralarında görünmez bir bağ vardı. Elif’in yaptığı kurabiyeler, Defne’ye annesinin çocukken yaptığı kurabiyelerin tadını anımsatıyordu. Bir gün Defne, “Ben evlatlığım,” dedi birden, sesi hafifçe çatallanarak. Elif’in elindeki pasta bıçağı gürültüyle tezgâha düştü. “Ben ailemi çok seviyorum ama bazen… Bilmiyorum, sanki bir parçam eksikmiş gibi hissediyorum. Annem ve babam hep çok dürüst davrandılar, beni ne kadar sevdiklerini hep gösterdiler. Ama yine de insan merak ediyor, değil mi?”

Elif’in boğazı kurudu. İşte o an gelmişti. Yıllardır kaçtığı, yüzleşmekten korktuğu an. Titreyen elleriyle Defne’ye bir bardak su uzattı. “Bazen geçmişin kapıları hiç beklenmedik bir anda açılır, değil mi?” diye mırıldandı Elif, bakışları Defne’nin gözlerinde kenetlendi. O gözlerdeki saf merak, Elif’in içindeki buzları kırmaya başlamıştı.

Tarık’ı bulması kolay oldu. Adı, şehrin en büyük inşaat şirketlerinden birinin CEO’su olarak sık sık gazete manşetlerinde yer alıyordu. Evlenmemişti. Elif, onu aramak için haftalarca cesaret topladı. Sonunda, titreyen parmaklarıyla telefon numarasını tuşladı. Tarık’ın sesi, on sekiz yıl önceki gibi, aynı tok, aynı kararlıydı. Ama içinde saklı bir kırılganlık vardı. “Elif? Sen misin?” diye sordu, şaşkınlıkla.

Bir kafede buluştular. Tarık, saçlarına aklar düşmüş, omuzları biraz daha genişlemişti. Ama gözlerindeki o tanıdık hüzün hala duruyordu. Elif, Defne’nin fotoğrafını masaya bıraktı. Tarık, fotoğrafa baktı, kaşları çatıldı. “Bu kim?” diye sordu. “Bana… bana benziyor.” Elif, gözlerini Tarık’ınkilerden kaçırmadı. “O senin kızın, Tarık.”

Tarık’ın yüzündeki ifade, önce şaşkınlık, sonra inkâr, sonra yavaşça bir anlayışa dönüştü. Masayı yumrukladı. “Ne? Ne diyorsun sen Elif? Ben… Ben sana düşük yaptığını sanıyordum! Neden bana söylemedin? Nasıl bir yalan bu?” Sesi önce öfke doluydu, sonra yavaşça kırıldı. “On sekiz yıl… On sekiz yıl boyunca bir kızım olduğunu bilmeden yaşadım. Nasıl yaptın bunu bana? Bize?”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Korktum Tarık. Senin hayallerini yıkmaktan korktum. Babanın tehditlerinden, yalnız kalmaktan, bebeğime iyi bir gelecek verememekten korktum. Ben daha çocuktum Tarık. Neredeyse sendin beni terk eden. Sen gidecektin. Tek başıma kalacaktım. En iyi kararın bu olduğunu sandım. Kızımıza daha iyi bir hayat verebilecek bir aile bulduğumu sandım.”

Tarık, uzun uzun sustu. Gözleri dolmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, Elif’in elini tuttu. “Ama bu bizim kararımız olmalıydı Elif. Benim de hakkım vardı. Ben de onun babasıydım.” Sesi o kadar acı doluydu ki Elif’in yüreği burkuldu. “Ne yapacağız şimdi?” diye sordu Tarık, bakışları masadaki Defne’nin fotoğrafına takılı kaldı. “Ona nasıl söyleyeceğiz?”

Elif ve Tarık, günler süren uzun sohbetlerin ardından, Defne’ye gerçeği anlatmaya karar verdiler. Elif, her şeyden önce Defne’ye kendisinin anlatması gerektiğine inanıyordu. Bir sabah, dükkanına gelen Defne’yi tezgâhın arkasına çağırdı. Elif’in titreyen sesiyle anlattığı her kelime, Defne’nin yüzünde farklı bir ifadeye yol açıyordu. Şaşkınlık, inanmazlık, hafif bir öfke ve sonra o tarifsiz hüzün.

“Yani sen… sen benim annem misin?” diye fısıldadı Defne, sesi güçlükle duyuluyordu. Gözleri dolmuş, Elif’in gözlerine kilitlenmişti. Elif başını salladı, ağlamaktan sesi çıkmıyordu. “Evet canım kızım. Benim. Ve baban da… baban da hayatta. Seninle tanışmak istiyor.”

Defne, o gün fırından koşarak çıktı. Elif’in kalbi paramparça olmuştu. Bekliyordu bunu. Bu kadar kolay olmayacağını biliyordu. Günler, haftalar geçti. Defne fırına gelmedi. Elif’in içi kan ağlıyordu. Belki de asla affetmeyecekti onu. Belki de bu, geçmişin ona verdiği son ders, son cezaydı.

Bir akşamüstü, fırının kapısı yine o tiz sesle açıldı. İçeri giren Defne’ydi. Yüzü asık, gözleri hala hüzünlüydü ama içerideydi. Elif’in kalbi sevinçle çarptı. “Defne’m,” diye fısıldadı. Defne tezgâhın karşısındaki tabureye oturdu. “Konuştum ailemle,” dedi. “Çok üzüldüler. Şaşırdılar. Ama seni suçlamıyorlar. Özellikle annem… O, seni anladığını söyledi. Zor bir karar olduğunu.” Defne’nin sesi şimdi daha sakindi. “Babam da aradı beni. Tanışmak istiyor.”

Elif’in gözleri doldu. “O da seni tanımayı çok istiyor,” dedi, sesi titreyerek. “Baban çok pişman Defne. O da bu kadar yıl seni tanımadığına yanıyor.”

Defne, masadaki bir kâğıda karalamalar yapmaya başladı. “Zor bir şey bu, biliyor musun?” dedi, başını kaldırmadan. “Bütün hayatım bir yalan üzerine kuruluymuş gibi hissettim. Ama… seni de anlıyorum. Ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemem. Ben hala çok kızgınım. Ama aynı zamanda… Aynı zamanda seni merak ediyorum. Seni tanımak istiyorum.”

Elif, yavaşça Defne’nin yanına oturdu. Kızının elini tuttu. O küçük, minicik eller, şimdi büyümüş, güçlü bir kadının elleriydi. “Biliyorum kızım. Haklısın. Affetmek zorunda değilsin. Ama ben… sana her şeyi anlatmaya hazırım. Babana da. Seninle yeni bir sayfa açmak istiyorum.”

Defne, Elif’e döndü. Gözlerindeki hüzün, yavaşça yerini hafif bir ışığa bırakıyordu. “Peki ya bu kurabiyeler?” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Bunlar hep anneminkiler gibi koktu. Sanki hep bir şeyler biliyordum da adını koyamıyordum.”

Elif, gülümsedi. O kurabiyeler, Defne’nin çocukluğunun, annesizliğinin, Elif’in ise pişmanlığının kokusuydu. Şimdi ise, yeni bir başlangıcın, bir ikinci şansın kokusu olabilirdi.

Defne, o gün fırından çıkarken, “Yarın babamla birlikte geliyoruz,” dedi. Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Tarık ve Defne. Birlikte. Üçü. On sekiz yıl sonra, hayat onlara ikinci bir şans sunuyordu. Bu bir peri masalı sonu değildi. Yaralar derindi, izleri kalacaktı. Ama belki de bu izler, geçmişi hatırlatan bir acı olmaktan çıkıp, yeniden yeşeren bir umudun habercisi olabilirdi. Elif, dükkanın kapısını kilitlerken, burnuna taze pişmiş ekmek kokusu, tarçın ve Defne kokusu doluyordu. Ve bu kez, bu kokuların hepsi, geleceğe dair bir umut taşıyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top