aile draması
Gözlerini Kapatmadan
Elif, aynadaki yorgun yüzüne baktı. Otuz beş yaşındaydı ve hayatının akışı, Kadıköy’deki deniz manzaralı dairesinin penceresinden görünen, her sabah aynı saatte karşıya geçen vapurların rutinine benziyordu. Kocası Murat, iyi bir insandı; düzenli, dürüst ve işinde başarılı. Onların evliliği, tıpkı evleri gibi, konforluydu, güvenliydi, ama bir süredir Elif’in ruhunda tanımlayamadığı bir boşluk hissi vardı. Sanki renkler solmuş, sesler boğuklaşmıştı. Bir zamanlar Murat’la ele ele yürüdükleri Çamlıca yamaçlarında bile, şimdi sadece basılan kuru yaprakların hışırtısını duyabiliyordu, kalbinin atışını değil.
Bir akşam yemeğinde, Murat her zamanki gibi günün iş stresini anlatırken, Elif birden masadaki tuzluğa odaklandı. Üzerindeki küçük çizikleri, ışığın yansımasını, şeklini… sanki ilk kez görüyormuş gibi. Bu anlık takıntı, bir fikrin tohumu oldu. Bir şeyler yapmalıydı. Kendine ait bir şeyler. Ertesi gün, internette gezinirken bir fotoğrafçılık atölyesinin ilanına rastladı. “Hayatı Yeniden Çekmek.” İşte buydu. Belki de yeniden görmeyi öğrenmeliydi.
Atölye, tarihi yarımadanın daracık sokaklarından birinde, eski bir handa, loş ışıklı, ahşap kokan bir odadaydı. İlk dersin heyecanıyla, Elif diğer katılımcılarla birlikte masaya oturdu. Eğitmen içeri girdiğinde, Elif’in bakışları dondu. Otuzlarının ortasında, uzun boylu, bakışları keskin ama aynı zamanda şefkatli, hafif sakallı bir adamdı. Adı Emre’ydi. Konuşmaya başladığında, sesi tüm odayı doldurdu. “Fotoğraf sadece deklanşöre basmak değildir,” dedi. “Fotoğraf, dünyayı görmek, anlamak, hissetmek ve o anı yakalamaktır. Gözlerinizi kapatmadan görmek.”
Emre’nin dersleri, Elif için sadece fotoğrafçılık teknikleri değil, aynı zamanda hayat dersleri gibiydi. Ona Kadıköy’ün sokaklarında rutin adımlarla yürümek yerine, her köşe başında bir hikaye aramasını öğretti. Balat’ın eski evlerinin pencerelerinden süzülen ışığı, Kapalıçarşı’nın kalabalığında kaybolmuş bir çift gözü, bir simitçinin yorgun tebessümünü… Elif, Emre ile birlikte İstanbul’u yeniden keşfederken, aslında kendisini de yeniden keşfediyordu. Murat’la hiçbir zaman yaşayamadığı o derin, entelektüel bağlantıyı, Emre’nin her cümlesinde, her bakışında buluyordu.
Emre, fotoğraflarını incelerken Elif’in omuzuna dokunduğunda, elektrik çarpmış gibi hissediyordu. Bu dokunuşlar, dersin bir parçası, bir eğitmenin teşvikiydi belki, ama Elif’in içindeki bir yerlerde bambaşka bir şeyler uyandırıyordu. Gözleri buluştuğunda, zaman sanki duruyor, etraftaki sesler kayboluyordu. O keskin, şefkatli bakışların ardında, kendi ruhunun yansımalarını görüyor gibiydi.
Günler, haftalar aktı. Atölye dersleri bittikten sonra bile Emre’yle “fotoğraf projeleri” bahanesiyle buluşmaya başladılar. Kahve içiyor, Galata Köprüsü’nün altında balık tutanları çekiyor, uzun yürüyüşler yapıyorlardı. Konuştukları konular giderek fotoğrafçılığın ötesine geçiyor, hayatlarının derinliklerine iniyordu. Elif, Emre’ye Murat’a bile anlatmadığı hayallerini, korkularını fısıldarken, Emre de kendi geçmişinden kesitler paylaşıyordu. Zorlu bir çocukluk, yıllar önce yollarını ayırdığı, bir daha görüşmediği bir ağabey… Elif, Emre’nin bu kırılgan anlarını dinlerken, ona karşı duyduğu çekimin sadece fiziksel olmadığını, ruhsal bir bağa dönüştüğünü fark etti.
Murat, Elif’teki değişimi fark etmeye başlamıştı. Akşam yemeklerinde daha neşeliydi, ama aynı zamanda daha dalgındı. Telefonu sürekli yanında duruyor, geceleri daha geç yatıyordu. “Elif, iyi misin? Bu aralar çok farklısın,” dedi bir akşam. “Evet, çok iyiyim. Atölye bana çok iyi geldi, yeni bir şeyler öğrenmek beni canlandırdı,” diye geçiştirdi Elif. Ama Murat’ın gözlerindeki merakı ve hafif kırgınlığı görmezden gelemiyordu. Kalbi, bu yalanlar yüzünden sıkışıyordu.
Bir yağmurlu öğleden sonra, Moda Sahili’nde, denizin gri sularına bakarak fotoğraf çekerken, hava iyice soğumuştu. Emre, Elif’e montunu uzattı. Elif montu giyerken, parmakları Emre’nin eline değdi. Bu kez dokunuş sadece kısa bir an değildi. Emre, Elif’in elini tuttu. Elif kalbinin göğsünden fırlayacağını hissetti. Geri çekilmedi. Gözlerini Emre’nin gözlerine dikti ve o an tüm barajlar yıkıldı. Yağmur şiddetini artırırken, Emre onu kendine çekti ve dudaklarına uzun, tutkulu bir öpücük bıraktı. Elif, sanki yıllardır hissetmediği bir ateşe kapılmıştı. O an, Murat’ı, evliliğini, vicdanını unuttu. Sadece o an ve Emre vardı.
Bu öpücük, her şeyi değiştirdi. Yasak aşkları, gecelerin karanlığında, şehrin gizli köşelerinde filizlendi. Emre’nin atölyesinden sonra buluşmalar, artık fotoğraf çekmekten çok, birbirlerinin bedenlerini ve ruhlarını keşfetmeye dönmüştü. Elif, Emre’nin kollarında kendini hiç olmadığı kadar arzulanır, hiç olmadığı kadar canlı hissediyordu. Ama her sabah, Murat’ın yanında uyanırken, bu canlılık yerini dayanılmaz bir suçluluğa bırakıyordu. Aynada gördüğü kadın, sevdiği adamı aldatan bir yabancıydı.
Bir yandan Emre’yle yaşadığı tutku onu diri tutarken, diğer yandan Murat’a karşı duyduğu yalan ve ihanet hissi onu yiyip bitiriyordu. Elif, bu ikilemin içinde boğuluyordu. Ya her şeyi bitirecek, hayatına dönüp bu sırrı sonsuza dek kalbine gömecekti, ya da her şeyi riske atıp Emre’yle yeni bir hayata başlayacaktı. Ama Emre’yle yaşayacağı hayat, yıkım üzerine kurulu olacaktı.
Bir gece, Emre’yle buluştuklarında, Emre her zamankinden daha düşünceliydi. “Biliyorsun,” dedi. “Benim bir ağabeyim vardı. Yıllar önce bir tartışma yüzünden yollarımızı ayırdık. Belki de bir gün onu affetmeyi öğrenmeliyim. Bu şehirde, aynı havayı soluyoruzdur belki de.” Elif, Emre’nin geçmişindeki bu boşluğun derinliğini hissederken, kalbinde bir sızı hissetti. Kendisi de bir boşluğa sürükleniyordu.
Bu konuşmadan sonra, Elif bir karar verdi. Bu yalan içinde daha fazla yaşayamazdı. Her ne pahasına olursa olsun, Murat’la konuşacaktı. Belki boşanacaklardı, belki de bir çıkış yolu bulacaklardı. Ama bu sır yükünü daha fazla taşıyamazdı. Emre’ye de her şeyi itiraf edecekti. Kalbi kırılsa da, dürüst olmak zorundaydı. Özgürleşmek istiyordu.
Telefonunu eline aldı. Emre’ye kısa bir mesaj yazdı: “Konuşmalıyız. Önemli.” Sonra derin bir nefes aldı ve Murat’ı beklemeye başladı. Murat eve geldiğinde, yüzünde yorgun ama tebessümlü bir ifade vardı. “Akşam için güzel bir sürprizim var, canım,” dedi. “Eski bir dostla buluşacağız. Yıllar sonra ilk kez denk geldik. Çok özlemişim. Sana da iyi gelir biraz hava almak, eski günleri yâd ederiz.” Elif’in boğazı kurudu. Belki bu, bir başlangıç olabilirdi. Belki de bu buluşma, onun için bir veda yemeği olacaktı. “Kimle buluşacaksın?” diye sordu. Murat omuz silkti. “Görünce şaşıracaksın. Küçükken peşinden ayrılmazdım, ama sonra yollarımız ayrıldı. Çok yetenekli bir fotoğrafçı olmuş, tesadüfen duydum.”
Restorana gittiler. Elif’in içini tuhaf bir gerilim kaplamıştı. Murat, restorana girer girmez birine el salladı. “Emre!” diye seslendi. Elif’in kanı çekildi. Adımlarını zorla sürükleyerek masaya doğru ilerledi. Murat’ın işaret ettiği yere baktığında, kalbi durmuş gibi hissetti. Masada oturan, gülümsüyordu. Bakışları keskin ama şefkatliydi. Hafif sakallıydı. Tıpkı fotoğraf atölyesinde, Moda Sahili’nde, geceler boyu kollarında olduğu adamdı. Emre.
Murat, Emre’nin yanına gelince, kocaman sarıldı ona. Sonra Elif’e döndü. Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı. “Elif, canım, tanıştırayım. Bu benim kardeşim Emre. Yıllar sonra ilk defa görüştük. İşte sana bahsettiğim, çocukluk aşkım, canım kanım, küçük kardeşim…”
Elif’in dünyası, o an gürültüyle çöktü. Tüm renkler bir anda griye döndü. Masada oturan Emre, Elif’e bakarken, yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Gözlerinin içindeki keskinlik, şimdi anlaşılmaz bir acıya dönüşmüştü. Elif’in göğsünde tarifsiz bir sancı, boğazında düğümlenen bir çığlık vardı. Gözleri kapalı olsaydı, belki bu anı hiç görmemiş gibi yapabilirdi. Ama gözleri sonuna kadar açıktı. Ve hayat, onu, gözlerini kapatmadan gördüğü her şeyle cezalandırıyordu.
