Aile Dramı

Yarım Kalan Tablo

8 dakikalık okuma · 1305 kelime

Ayşe, mutfak camından süzülen solgun öğle güneşinin altında, eski bir danteli iğne oyasıyla süslerken parmak uçlarındaki nasırları hissetti. Yılların emeği, iğnenin ucunda dans eden iplikler kadar, hayatının her kıvrımına sinmişti. Bugün, küçük kardeşi Can’ın nişan töreni vardı ve bu, onun için özel olarak hazırladığı bir örtüydü. Dantelin zarif motifleri arasında gizli bir hüzün barındırır gibiydi. Ayşe, otuzlu yaşlarının ortasında, saçlarına düşmeye başlayan ilk aklar kadar usulca yaşlanıyordu. Gözlerinin derinliklerinde, anlatılmamış hikayelerin ve yaşanmamış baharların yorgunluğu saklıydı.

Can’ın hayatı bambaşkaydı. Parlak bir mühendis, İstanbul’un göbeğinde yükselen plazalardan birinde önemli bir pozisyonda çalışıyor, güzel bir kadınla evlenmek üzereydi. Başarı kokuyordu Can. Anneleri ve babaları, onunla gurur duymaktan şişip patlıyor, her fırsatta “Can olmasaydı biz ne yapardık?” diye tekrarlayıp duruyorlardı. Ayşe de gurur duyuyordu. Ama annesinin her cümlesi, onun kalbinde görünmez bir noktaya saplanan küçük bir iğne gibiydi. Can olmasaydı… Ayşe, o zaman ne olurdu hiç düşünmemişti. O günlerde düşünmeye vakti de olmamıştı zaten.

Nişan töreni, Kadıköy’de şık bir mekânda yapılacaktı. Ayşe, yıllardır giymediği, dolabında unutulmuş, pastel tonlarda bir elbiseyi ütüleyip askıya astı. Ayna karşısına geçtiğinde, yorgun çizgilerle bezeli yüzüne baktı. Gençlik yıllarındaki o kıvılcım, o hayata dört elle sarılan pırıltı gitmişti. Gözleri, artık sadece yansımalara bakıyordu, geleceğe değil.

Çocukluğu, küçük bir Anadolu kasabasında, babasının derme çatma mobilya atölyesinin kokusuyla geçmişti. Babası, maharetli elleriyle ahşaba hayat veren, sessiz, çalışkan bir adamdı. Anneleri ise ev işleri ve Can’ın dersleriyle meşgul, Ayşe’nin resim tutkusuna pek anlam veremeyen, pratik zekalı bir kadındı. Ayşe, okulda hep en iyi resimler yapan, defterlerinin kenarlarını ve kitaplarının boş sayfalarını karalamalarla dolduran bir çocuktu. Renkler onun dünyasıydı. Tuvale dökmek istediği milyonlarca his vardı içinde. Bir resim akademisine gitme hayaliyle yanıp tutuşuyordu.

Lise son sınıftayken, hayatlarının gidişatını değiştiren o talihsiz haber geldi. Babası, atölyesinde geçirdiği bir kaza sonucu sağ elini kullanamaz hale gelmişti. Tek geçim kaynakları olan atölye kapandı. Bir anda her şey darmadağın oldu. Borçlar, doktor faturaları, evin geçimi… Ayşe, babasının çaresizliğini, annesinin gözlerindeki korkuyu hiç unutmadı. O sırada Can, lise son sınıftaydı ve üniversiteye hazırlanıyordu. Mühendislik okumak istiyordu, parlak bir zekâya sahipti. Babaları, iyileşmeyecek eliyle Can’ın omzuna dokunup, “Sen okuyacaksın oğlum. Sen bizim geleceğimizsin,” demişti. Ayşe, o an babasının gözlerindeki son umut kırıntısının Can’a tutunduğunu görmüştü.

Ayşe de o yıl üniversite sınavına girmiş, gizlice hayalini kurduğu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nü kazanmıştı. Hem de tam burslu. Heyecanla, kalbi yerinden fırlayacak gibi annesine koştuğunda, annesi elindeki faturalarla boğuşuyordu. “Kızım, bu devirde ressam olup da ne yapacaksın? Karnımızı nasıl doyuracağız?” demişti annesi, yorgun ve bitkin bir sesle. “Can’ın dershane borcu var, babanın ilaçları… Bir yerden başlamamız lazım.” O gece, Ayşe sabaha kadar uyuyamadı. Rüyalarında renkler uçuştu, fırçalar dans etti. Ama sabah olduğunda, rüyanın değil, gerçeğin ağırlığı omuzlarına çöktü. Annesinin sözleri kulaklarında çınlıyordu: “Can bizim geleceğimiz.”

Bir hafta sonra, Ayşe sessizce kazandığı burslu okul kaydını iptal etti. Kimseye söylemedi. Babası henüz tam toparlanmamış, annesi borçlarla boğuşurken, onların yeni bir yük olmaya hakkı olmadığını düşündü. Kasabadaki bir tekstil atölyesinde iş buldu. Mesai saatleri uzun, ücreti azdı. Ama Can’ın dershane taksitleri, babasının ilaçları ve evin mutfak masrafı için bir katkı sağlayabiliyordu. Her akşam eve döndüğünde yorgunluktan bitap düşüyor, elindeki o iğneyi sadece ilmek ilmek işliyordu, renklerle değil. Can, üniversiteyi kazandığında, evin her köşesinde sevinç çığlıkları yankılanmıştı. Babası, elini kolunu oynatamazken bile, gözleri dolarak Ayşe’ye bakmış, “Sen olmasan başaramazdık kızım,” demişti. Ayşe, o anın buruk mutluluğunu, kalbinin en derin köşesine mühürlemişti.

Yıllar böyle akıp gitmişti. Can İstanbul’a gitmiş, okumuş, iş hayatına atılmış, yükselmişti. Ayşe ise kasabada kalmış, aynı atölyede çalışmaya devam etmiş, sonra dikiş atölyesini devralarak ufak da olsa kendi işinin başına geçmişti. Bir gün kasabanın küçük çarşısında, liseden arkadaşı Deniz’le karşılaşmıştı. Deniz de İstanbul’da mimarlık okumuş, kendi ofisini açmış, başarılı bir kariyer çizmişti. Onunla sohbet ederken, Ayşe’nin içinde uzun zamandır uyuyan bir yara yeniden kanamıştı. Deniz, “Ayşe, hâlâ o muhteşem resimleri çiziyor musun?” diye sormuştu. “Hatırlıyorum, hayalin Mimar Sinan’dı. Ne oldu o hayallere?” Ayşe, tebessüm etmiş, “Hayat işte Deniz,” diyerek geçiştirmişti. Deniz, onun gözlerindeki o eskiden tanıdığı ışıltının yerini, sanki hiç yaşanmamış bir hayatın ağırlığına bıraktığını fark etmişti.

Nişan töreni kalabalıktı, şıkır şıkır insanlarla doluydu. Ayşe, köşede, elindeki sıcak çay bardağıyla etrafı izliyordu. Can, nişanlısı Elif’le dans ediyor, neşesi etrafa yayılıyordu. Babası ve annesi, gururla gülümsüyor, “Bizim Can’ımız,” diye fısıldaşıyorlardı. Ayşe’nin kalbinde hem tarifsiz bir mutluluk hem de derin bir sızı vardı. O an, bir el omzuna dokundu. Arkasını döndüğünde Deniz’i gördü.
“Ayşe, seni gördüğüme sevindim. Çok güzelsin.”
Ayşe gülümsedi. “Teşekkür ederim Deniz. Sen de öyle.”
“Can’ın ne kadar başarılı olduğunu görmek harika,” dedi Deniz. “Sizin ailenizden büyük bir başarı hikayesi çıktı.”
Ayşe’nin gözleri Can’a kaydı. “Öyle…”
Deniz, Ayşe’nin yüzündeki hafif hüzünü fark etmişti. “Senin hayallerin ne oldu Ayşe? Mimar Sinan’ı kazandığını duymuştum. Sonra ne oldu?”
Ayşe, Deniz’in samimi sorusu karşısında afalladı. Yıllardır kimsenin sormadığı, hatta kendisinin bile unutmaya çalıştığı bir soruydu bu. “Öyle gerekti Deniz,” diye mırıldandı. “Kader.”
Deniz, onun elini hafifçe sıktı. “Kader mi, fedakârlık mı Ayşe? Senin gözlerin bana hep bir şeyler anlatıyor gibi gelir.”
Ayşe’nin gözleri doldu. Deniz, onun sırrına, yaşanmamış hayatına bir kapı aralamıştı sanki. İçindeki fırtına, nihayet gözyaşlarına dönüşmek üzereydi. Ama şimdi sırası değildi. Kardeşinin en mutlu gününde, bu yükü ona da yükleyemezdi. Gözlerini silmeye çalışırken, “Hadi gel,” dedi, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak, “Pasta kesmeye gidiyorlar.”

Nişan töreni sona erdi, herkes dağıldı. Ayşe, anne babasıyla birlikte, otelde kalacak olan Can ve Elif’i yolcu etti. Arabaya binerken Can, Ayşe’ye sarıldı. “Ablacığım, her şey için çok teşekkür ederim. Sen olmasaydın bugünlere gelemezdim.” Bu sözler, Ayşe’nin kalbindeki sızıyı biraz olsun dindirmiş, ama aynı zamanda daha da derinleştirmişti. Can teşekkür ediyordu. Ama ne için? Gerçek fedakarlığını biliyor muydu? Yoksa sadece ablasına duyduğu genel bir minnet miydi bu? Ayşe, Can’a sımsıkı sarıldı, “Hep mutlu ol Can’ım,” diye fısıldadı.

Ayşe kasabaya döndüğünde, evdeki eski sandıkları karıştırmaya başladı. Yıllardır açmadığı, tozlu kutuların içinden, lise anılarını, eskiz defterlerini çıkardı. Bir zamanlar parmak uçlarından taşan o renkler, şimdi soluk birer anıdan ibaretti. Eskiz defterlerinin arasında, buruşmuş bir zarf buldu. Zarfın üzerinde kendi adı ve “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi” yazıyordu. Burslu kazandığını bildiren o mektuptu. Hiç açmamıştı. Açmaya bile cesaret edememişti. O an, kendi elleriyle boğduğu hayalinin, gözlerinin önünde bir kalıntı gibi durması, kalbini parçaladı. Gözyaşları sicim gibi akmaya başladı. Sessizce, kimseye duyurmadan, yılların birikmiş acısıyla ağladı. O tablonun yarım kaldığı an, o fırçanın elinden düştüğü an, o renklerin solduğu an… Hepsi bu buruşuk mektupta saklıydı.

Bir hafta sonra, Can ve Elif, yeni evlerine yerleşmek için aile evinden eşya toplamaya gelmişlerdi. Can, çocukluk odasındaki eski dolabı karıştırırken, arkaya sıkışmış bir zarf buldu. Üzerinde ablasının adı ve “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi” yazıyordu. Mektup buruşmuştu, açılmamıştı bile. Can, mektubu alıp açtı. Okudukça yüzündeki gülümseme silindi, yerini şaşkınlık ve ardından derin bir hüzün aldı. Gözleri satırların üzerinde gezinirken, zihninde geçmişten kareler canlandı. Babasının hastalanışı, ailenin çaresizliği, Ayşe’nin aniden işe başlaması… O günlerde ablasının üniversiteye girdiğini biliyordu ama hangi bölüme gittiğini ya da tam olarak ne yaşadığını hiç sorgulamamıştı. Kendi hayallerine o kadar odaklanmıştı ki, ablasının hayatının kendisi için nasıl değiştiğini hiç fark etmemişti.

Elinde mektupla, salonda oturan Ayşe’nin yanına gitti. Ayşe, sessizce dikiş makinesinin başında bir şeyler dikiyordu. Can, mektubu Ayşe’ye uzattı. “Abla… Bu ne?”
Ayşe, Can’ın elindeki mektubu görünce bembeyaz oldu. Gözleri doldu, sesi titredi. “Bir yanlışlık olmuştur Can’ım. Eski bir mektup.”
Can, yutkundu. “Hayır abla. Bu, senin burslu Mimar Sinan’ı kazandığını gösteriyor. Sen neden gitmedin? Neden bize söylemedin?”
Ayşe, gözlerini Can’dan kaçırdı. “Gerekliydi Can. O zamanlar… Sen okumalıydın. Sen bizim umudumuzdun.”
Can’ın gözleri doldu. Ablasına baktı. Gözlerinin kenarındaki ince çizgilere, yorgun omuzlarına, emeğin nasırlaştırdığı ellerine baktı. Yıllardır bilmeden üzerinde taşıdığı yükün ağırlığı, bir anda omuzlarına çöktü. Tüm başarıları, tüm hayalleri, ablasının sessiz bir fısıltı gibi göğsünde sakladığı bu fedakarlığın üzerine kuruluydu.

Ayşe’ye doğru bir adım attı ve sıkıca sarıldı. Ne bir özür diledi, ne de bir açıklama istedi. Sadece sarıldı. Yılların birikmiş pişmanlığı, minneti ve sevgisi, o an sessizce aktı ikisinin arasında. Ayşe’nin gözyaşları, Can’ın omzuna damlarken, yarım kalan tablonun renkleri, bu kez kardeşinin kalbinde yeniden can buluyordu. Bu sarılma, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatıyordu. Sessiz fedakarlığın sesi, nihayet duyulmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top