Aile Dramı

GÖMÜLÜ SIR

9 dakikalık okuma · 1620 kelime

Elif, kucağındaki sıcak kahve fincanıyla Boğaz’ın pırıltılı sularına dalmışken, kapının çalınmasıyla irkildi. Günün bu saatinde, kim olabilirdi ki? Postacı ya da komşu olmalıydı. Aceleci adımlarla kapıya yöneldi, gülümsemesini takındı. Ama kapıyı araladığında karşısında duran yüz, Elif’in yıllar önce toprağa gömdüğünü sandığı bir hayaletti. Uzun, dağınık saçlı, sakalları uzamış, gözlerinde tarifsiz bir yorgunluk taşıyan adamın bakışları, doğrudan Elif’in ruhuna işledi.

“Aylin?” dedi adam kısık bir sesle.

Elif’in nefesi boğazında düğümlendi. Aylin… Bu ismi en son yirmi yıl önce, o korkunç gecede duymuştu. Bu isim, yeni hayatının, yeni kimliğinin üzerine çektiği kalın perdenin altında ezilmiş, unutulmaya yüz tutmuş bir yankıydı. Titreyen bir sesle, “Yanlış geldiniz,” diye mırıldandı, kapıyı kapatmaya çalıştı.

Adam ayağını kapının arasına soktu. “Beni tanımadın mı, Aylin? Ben Volkan. Kardeşin.”

Elif’in midesine soğuk bir yumruk indi. Volkan. Onu en son, yoksulluğun ve şiddetin kol gezdiği o küçük, rutubetli evden kaçarken görmüştü. Yıllar yılı ya öldüğünü ya da bambaşka bir hayata sürüklendiğini varsaymıştı. Kapalı kapılar ardında kurduğu, özenle cilaladığı, bohem bir mimar olan kocası Cem ve sekiz yaşındaki pırıl pırıl kızı Defne ile dolu bu “mükemmel” hayat, şimdi bu adamın varlığıyla bir anda paramparça olabilirdi.

“Bana Aylin deme,” diye fısıldadı Elif, sesi titriyordu. “Ben Elif. Ve sen, sen kimsin bilmiyorum.”

Volkan acı bir tebessümle gülümsedi. “Tabii ki bilmiyorsun. Sen, o pislikten kaçıp tertemiz bir sayfa açtın kendine. Ama ben, ben o pisliğin içinde kaldım Aylin. Hiçbir zaman kaçamadım.”

Elif’in gözleri etrafı taradı. Komşulardan biri görebilir, Cem her an gelebilirdi. “İçeri gel,” dedi dişlerinin arasından. Bu cümleyi söylemek bile, yıllardır inşa ettiği duvarların çatırdamasına neden oluyordu.

Salonun ortasında dikilen Volkan, Boğaz manzaralı geniş pencerelerden içeri süzülen ışıkta daha da perişan görünüyordu. Üzerindeki eski, yırtık pırtık kıyafetleri, Elif’in özenle seçilmiş minimalist mobilyaları ve pahalı sanat eserleriyle tezat oluşturuyordu. Yabancı bir madde gibiydi, bu eve ait değildi.

“Ne istiyorsun?” diye sordu Elif, elinden geldiğince sakin kalmaya çalışarak.

Volkan derin bir nefes aldı. “Yaşamak istiyorum, Aylin. Ve… hatırlanmak istiyorum. Sanki hiç var olmamışım gibi davranman canımı yakıyor.” Gözleri Elif’in üzerine dikildi. “Ve Mine… Onu da mı unuttun?”

Mine… O ismin yankısı, Elif’in beyninde bir şimşek gibi çaktı. Küçük Mine, narin, sürekli hastalanan küçük kız kardeşleri. O gece… o soğuk, korkunç kaçış gecesi.

“Sus!” diye bağırdı Elif, sesi beklenmedik bir şekilde yükselmişti. “Bir daha o ismi ağzına alma.”

Volkan’ın yüzündeki acı tebessüm yerini hırsa bıraktı. “Neden? Gerçekler çok mu ağır geliyor, Elif Hanım? Sizin o bembeyaz geçmişinizi lekeleyecek diye mi korkuyorsunuz?”

“Sen ne istediğini söyle,” dedi Elif, konuyu değiştirmek için. “Para mı? Kalacak yer mi?”

Volkan alaycı bir şekilde gülümsedi. “Sence sadece bunlar mı? Benimle oturup konuşacaksın Aylin. Benimle her şeyi konuşacaksın. Ne kadar zaman geçtiğini, ne kadar acı çektiğimi anlatacaksın. Ve sonra… sonra karar vereceğiz.”

Elif için günler, Volkan’ın gelişiyle birlikte kâbusa dönmüştü. Onu, Cem’in kullanmadığı, depolama amaçlı aldıkları küçük bodrum katı dairesine yerleştirmişti. Cem’e ise eski bir lise arkadaşının zor durumda olduğunu, geçici olarak kalacak yer bulana kadar yardım ettiğini söylemişti. Cem, her zamanki gibi anlayışlıydı, ama Elif’in yüzündeki solgunluk, gözlerindeki endişe ve sürekli telefonla konuşmak için uzaklaşması dikkatinden kaçmıyordu.

Her akşam, Defne uyuduktan sonra, Elif o bodrum katı dairesine inerdi. Volkan’ın anlattıkları, Elif’in yıllarca özenle üzerini örttüğü anıları bir bir ortaya çıkarıyordu. Abus babalarının gölgesinde geçen çocuklukları, annelerinin çaresizliği, bitmek bilmeyen kavgalar, açlık. Ve sonra, kaçış.

“Hatırlıyor musun Aylin?” derdi Volkan, sigarasından derin bir nefes çekerken. “O gece. Babamın sarhoş çığlıkları, annemin ağlamaları. Kaçmak zorundaydık. Mine çok küçüktü. Hepimizden daha küçüktü.”

Elif, duvara asılı bir fotoğrafına bakıyordu. Cem, o ve Defne, mutlu bir aile tablosu. Gözlerini kapatıp o geceye döndü.

* * *

Yağmur, adeta gök gürültüsüne inat yağıyordu. On iki yaşındaki Aylin, sekiz yaşındaki Volkan’ın elini sımsıkı tutmuş, beş yaşındaki Mine’yi ise sırtına bağladığı bir şalla taşıyordu. Babalarının sarhoş homurtuları ve annelerinin çaresiz hıçkırıkları arkalarında kalmıştı. “Sessiz ol Mine,” diye fısıldamıştı Aylin, küçük kız kardeşinin öksürüğünü bastırmak için. Mine, zayıf bünyesiyle bu soğuk havaya dayanamıyordu.

Ormanlık alandan geçerken, Mine’nin ateşi iyice yükselmişti. Minik vücudu tir tir titriyordu. “Ablacım… üşüdüm,” diye mırıldanmıştı. Aylin, onu yere indirmiş, Volkan’la birlikte titreyen elleriyle üzerindeki tek hırkayı ona sarmıştı. Ama yetmemişti. Mine’nin nefesi ağırlaşmış, gözleri yarı açık kalmıştı.

“Mine? Mine!” Aylin’in çığlığı ormanın karanlığında kaybolmuştu. Küçük kız kardeşlerinin minik kalbi, yoksulluğun ve soğuğun ortasında atmayı bırakmıştı.

Panik. Korku. Çocuk aklıyla ne yapacaklarını bilememişlerdi. Babalarının onlara “O piçler yüzünden” diye bağıracağını, annelerinin daha da ağlayacağını biliyorlardı. Polis? Yetimhane? Aylin, Mine’yi kimseye teslim etmek istemiyordu. Kendi elleriyle, çamurlu toprağı kazmaya başlamışlardı. Volkan da, küçük elleriyle ablasına yardım etmişti. Gözyaşları, yağmurla karışıp Mine’nin üzerini örttükleri toprağa akmıştı. O gece, sadece Mine’yi değil, kendi kimliklerini, çocukluklarını ve o ana dek bildikleri tüm dünyayı toprağa gömmüşlerdi.

Aylin, o günden sonra bambaşka bir insan olmuştu. Yoluna devam etmiş, kendi adını Elif’e çevirmiş, zekası ve azmiyle İstanbul’un en iyi mimarlık fakültelerinden birine girmiş, sonra da başarılı bir kariyere imza atmıştı. Volkan’ı ise, kendi yolunu bulsun diye geride bırakmak zorunda hissetmişti. Onu da kaybedeceğine inandığı için. Yaşadığı şok ve suçluluk duygusuyla, bir daha arkasına bakmamıştı.

* * *

“O anıları sen de yaşamadın mı?” Volkan’ın sesi, Elif’i şimdiki zamana geri getirdi. “Mine’nin o küçük ellerini hissetmedin mi toprakta?”

Elif’in boğazında bir yumruk vardı. “Yeter! Ne istiyorsan, söyle. Seni bu şehirden göndereyim, nereye istersen. Bir ev, bir iş… Ne istersen.”

Volkan’ın gözleri öfkeyle parladı. “Sana yetmedi mi o ev, o iş? Benim evim nerede, Aylin? Benim işim nerede? Sokaklarda, kimsesizler yurdunda, hapishanelerde geçen bir ömürden sonra gelip bana ev, iş mi teklif ediyorsun? Beni satın alamazsın.”

“Peki ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu Elif, çaresizce. “Polise mi gideyim? Her şeyi anlatıp bu hayatı yerle bir mi edeyim?”

“Belki de,” dedi Volkan, sigarasından derin bir nefes daha çekerek. “Belki de o zaman, sen de benim ne çektiğimi anlarsın. Her gece uykularımda Mine’yi toprağa gömdüğüm o anı yeniden yaşarım. Senin o güzel yatağında, o pahalı nevresimlerinde rahat uyuyabiliyor musun, Aylin?”

Bu sözler, Elif’in canını yakmıştı. Evet, uyuyamıyordu. Yıllarca süren terapi, antidepresanlar, Cem’in sınırsız sevgisi… Hiçbiri Mine’nin gölgesini, o toprak kokusunu, parmak uçlarındaki o çamur hissini silememişti.

Cem’in şüpheleri artmaya başlamıştı. Elif’in geceleri evden çıkması, telefonla fısıltılı konuşmaları, en önemlisi de gözlerindeki o hüzün ve bitkinlik. Bir akşam, Elif’in uyuduğunu düşünerek telefonunu kontrol etti. Gelen son mesaj Volkan’dandı: “Yine gelmedin. Unutma, sabrım kalmadı. Yarın son.”

Cem’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Aylin” ismini görmüştü mesajın sonunda. Aylin? Elif’in böyle bir ismi yoktu. Ya da o öyle sanıyordu. Derin bir endişeyle, Elif’in çantasından aldığı yedek anahtarla, bahsettiği “arkadaşının” kaldığı bodrum katı dairesine gitti.

Kapıyı araladığında, sigara kokusuyla karışık bir kasvet karşıladı onu. İçeride kimse yoktu, ama yerde duran eski bir fotoğraf çerçevesi dikkatini çekti. Fotoğrafta, Elif’in gençlik hali, yanında ona benzeyen bir çocuk ve kucağında küçük bir kız çocuğu vardı. Altında elle yazılmış bir not: “Aylin, Volkan, Mine.”

Cem’in dünyası başına yıkıldı. Elif’in ona geçmişiyle ilgili hiç yalan söylemediğini biliyordu. Ama bu… Bu, koca bir hayatın yalan üzerine kurulu olduğu anlamına geliyordu. Yıllarca birlikte yaşadığı kadın, aslında hiç tanımadığı biri miydi?

Elif, sabah uyandığında Cem’in soğuk, sessiz tavrıyla karşılaştı. Defne’yi okula bıraktıktan sonra, Cem sessizce oturdu ve fotoğrafı masaya koydu. “Bu kim Elif?” diye sordu, sesi buz gibiydi.

Elif’in rengi attı. Her şeyin ortaya çıktığını anlamıştı. İnkar etmenin bir anlamı yoktu. Yıllardır taşıdığı yükün altında ezilen omuzları daha da çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

“Anlat bana,” dedi Cem, sesindeki öfke yerini yavaş yavaş acıya bırakıyordu. “Her şeyi anlat. Kim bu Aylin? Kim bu Volkan? Ve Mine… Kim bu küçük kız?”

Elif, titreyen elleriyle yüzünü kapattı. Yıllardır beklediği, korktuğu ama aynı zamanda bilinçaltında arzu ettiği an gelmişti. Kendini, ruhunun en derin dehlizlerinde sakladığı sırrı dökmeye mecbur hissetti. Nefes nefese, kesik kesik cümlelerle, o soğuk, yağmurlu geceyi, küçük Mine’nin ölümü ve onu ormanlık bir alana gömmek zorunda kalışlarını, Volkan’la yollarının nasıl ayrıldığını ve yeni bir hayat kurmak için nasıl bir isim değiştirdiğini anlattı. Anlattıkça, yıllardır üzerine çökmüş olan o görünmez ağırlığın yavaş yavaş kalktığını hissetti.

Cem, dinlerken yüzünde bin bir ifade belirdi: şok, inançsızlık, ihanet, en nihayetinde tarifsiz bir hüzün. Elif’in hikayesi bittiğinde, uzun bir süre sessizlik çöktü salona. Sadece Elif’in hıçkırıkları ve Boğaz’dan gelen martı sesleri duyuluyordu.

“Neden, Elif?” diye sordu Cem, sesi kısık ve kırılgandı. “Neden bana hiç anlatmadın? Neden bu kadar ağır bir yükü tek başına taşıdın?”

“Korktum,” diye fısıldadı Elif, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Her şeyi kaybedeceğimden korktum, Cem. Seni, Defne’yi… Bu güzel hayatı. Sen böyle bir geçmişi olan birini sevemezsin sandım.”

Cem, yavaşça Elif’in yanına oturdu ve onu kollarına aldı. Elif, ilk başta direndi, sonra kendini Cem’in sıcak kollarına bıraktı. Yıllardır içinde biriken tüm acı, korku ve suçluluk, o an Cem’in omzunda hıçkırıklar halinde dışarı akıyordu.

“Her şeyi kaybetmezsin Elif,” dedi Cem, saçlarını okşarken. “Belki her şey değişir. Ama beni kaybetmezsin. Sadece… keşke paylaşsaydın. Beraber taşırdık bu yükü.”

Elif, Cem’in sözleriyle rahatlasa da, Volkan’ın varlığı hala bir tehdit olarak duruyordu. “Volkan… O ne olacak?”

Cem derin bir nefes aldı. “Onu da konuşacağız. Ama önce… önce sen kendine gelmelisin. Ve sonra, bu meseleyle yüzleşmeliyiz. Hep birlikte.”

Ertesi gün, Elif ve Cem, Volkan’ın kaldığı bodrum katı dairesine gittiler. Kapı açıktı. İçerisi dağınıktı. Volkan’ın tüm eşyaları, eski püskü valizi ve sigara izmaritleri ortalıktaydı. Ancak Volkan yoktu. Küçük masanın üzerinde, sigara paketinin altında, yırtık bir kağıt parçası duruyordu.

Elif kağıdı aldı. Volkan’ın kaba, okunaklı olmayan yazısıyla yazılmıştı: “Haklıydın Aylin. Ben bu hayata ait değilim. Sen kendi hayatını yaşa. Ama unutma, Mine hep aramızda. Gölgesi bizi hiç terk etmeyecek. Belki bir gün, ben de kendi gölgemle barışırım. Hoşça kal.”

Volkan gitmişti. Tıpkı geldiği gibi, aniden, bir hayalet gibi kaybolmuştu. Ama arkasında, Elif’in hayatında silinmez bir iz bırakmıştı. Gölge gitmemişti, sadece gizlenmekten vazgeçmişti. Elif’in geçmişi artık bir sır değildi. Ailesiyle birlikte yüzleşmesi gereken, acı dolu ama gerçek bir anıydı.

Elif, kağıdı buruşturdu, gözleri dolmuştu. Geçmişin gölgesi belki sonsuza dek onunla kalacaktı, ama artık o gölgeyi tek başına taşımak zorunda değildi. Cem’in elini tuttu, hissettiği sıcaklık, yıllar sonra ilk kez, içindeki soğuk boşluğu ısıtmıştı. Bu, yeni bir başlangıçtı. Acı dolu, evet, ama gerçek ve dürüst bir başlangıç.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top