aile dramı
Kırık Camlar Köşkü
Evlilikleri, üzerinde dikkatle ütülenmiş bir gömlek gibiydi; kusursuz duruyor, ama tenine değdiğinde hafifçe kaşındırıyordu Elif’i. Murat’la evliliklerinin onuncu yılındaydılar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı: İstanbul’un gözde semtlerinden birinde modern bir ev, başarılı bir mimar olan Murat’ın yükselen kariyeri, cıvıl cıvıl yedi yaşındaki kızları Defne. Ancak Elif, son birkaç yıldır kalbindeki o sessiz boşluğu dolduramıyordu. Murat iyi bir adamdı, sadık, sorumluluk sahibi, ancak hayatı planlı bir çizelge gibiydi. Duygulara, spontaneliğe, derin sohbetlere pek yer yoktu. Elif kendini bir tiyatro oyununda, kendisine biçilen rolü kusursuzca oynayan bir aktris gibi hissediyordu. Alkışlar vardı, ama sahne arkasında derin bir yalnızlık.
O sabah Defne’yi okula bıraktıktan sonra, her zamanki gibi kahvesini alıp pencerenin kenarına oturdu. Boğaz’ın hafif sisli manzarası, içindeki belirsizliği daha da artırıyordu. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan Murat’ın annesi Ayşe Hanım’dı. “Elifciğim, Murat’ın babasının kırk yıllık evlilik yıl dönümü yemeği için arıyorum. Akşama sizdeyiz. Ve bir sürprizimiz var: Kerem de geliyor.” Elif’in kaşları havalandı. Kerem. Murat’ın yıllardır görüşmediği küçük kardeşi. Sanatçı ruhlu, serseri olarak anılan, ailenin ‘sorunlu çocuğu’. En son ne zaman görmüştü? Belki beş, belki altı yıl önce, bir cenazede, uzaktan bir el sallayışla… Murat, Kerem’in adını bile duymaya tahammül edemezdi. Ne olmuştu aralarında tam olarak bilmiyordu Elif, sadece derin bir kırgınlık ve küskünlük olduğunu seziyordu. Şimdi, bunca yıl sonra, Kerem mi geliyordu?
Akşam yemeği tam da Elif’in beklediği gibi gergin başladı. Masa, Ayşe Hanım’ın titiz sofrasıyla dolu olsa da, havada bıçakla kesilebilecek bir gerilim vardı. Kerem, içeri girdiğinde Elif’i şaşırttı. Hafif sakalları, omuzlarına dökülen uzun saçları ve gözlerindeki o hüzünlü parıltıyla adeta bir tablo gibiydi. Murat’a hiç benzemiyordu. Murat’ın keskin hatlarına karşılık, Kerem’in yüzünde daha yumuşak, daha duyarlı çizgiler vardı. Selamlaşmalar buz gibiydi, özellikle Murat ile Kerem arasında. Kerem, Elif’e doğru sıcak bir gülümsemeyle yaklaştı, “Elif, ne kadar güzelleşmişsin,” dedi, sesi kadifeydi. O an, Elif uzun zamandır hissetmediği bir şey hissetti: Görüldüğünü.
Yemek boyunca Murat, Kerem’e tek kelime etmedi. Sadece babasıyla iş konuşuyor, annesinin sorularına kısa yanıtlar veriyordu. Kerem ise, Defne’yle şakalaşıyor, Ayşe Hanım’ın gençlik anılarını dinliyor, masaya biraz olsun sıcaklık katmaya çalışıyordu. Elif, farkında olmadan Kerem’i izlemeye başladı. Bakışları zaman zaman kesiştiğinde, Kerem’in gözlerinde kendininkine benzer bir yalnızlık gördüğüne yemin edebilirdi. Gecenin sonunda, Kerem’in bir süre daha İstanbul’da kalacağı ve şehir merkezinde küçük bir daire tuttuğu öğrenildi. Murat, bu duruma da sessiz kaldı, sadece sıkıntıyla iç geçirdi.
Ertesi hafta, Kerem sürpriz bir şekilde Elif’i aradı. “Defne’yi okuldan almaya geldim, seni de alıp bir kahve içelim mi?” Elif şaşırdı, tereddüt etti ama sonunda kabul etti. Kerem, Defne’yi çok sevmişti, ona aldığı çizim defteri ve kalemlerle okul çıkışında karşıladığında Defne’nin gözleri parladı. Üçü birlikte, Boğaz kenarında şirin bir kafeye oturdular. Kerem, Elif’e hayatını, yıllardır yaşadığı Avrupa şehirlerini, yaptığı resimleri anlattı. Sesinde bir coşku, bir tutku vardı ki Elif’in kalbini ürpertti. Murat’ın hiç bahsetmediği, belki de bilmediği bir Kerem’di bu. Elif de ilk kez kendi hayallerinden, çocukluğundan, okumayı bırakmak zorunda kaldığı edebiyat bölümünden bahsetti. İlk kez biri onu pür dikkat dinliyordu, gerçekten duyuyordu.
Sonraki haftalar, Kerem’le Elif’in gizli buluşmalarına dönüştü. Defne bahanesiyle, kahve içmek, sergi gezmek, uzun yürüyüşler yapmak… Her buluşmada aralarındaki çekim daha da güçleniyordu. Kerem, Elif’e kendisini yeniden hissettiriyordu. Sanki üzerinde pas tutmuş bir mekanizma yeniden yağlanıyor, hareketleniyordu. Kerem’le konuşurken kendi genç, umut dolu hâlini yeniden bulduğunu hissetti. Bir akşam, Kerem’in stüdyo olarak da kullandığı küçük dairesinde, yağlıboya tabloların ortasında, Kerem Elif’e döndü ve onu öptü. Elif’in kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Suçluluk, korku, ama aynı zamanda uzun zamandır hissetmediği bir arzu, bir yaşam ateşi… Yasak bir meyvenin tadı, Elif’i hem yakıyor hem de canlandırıyordu.
Gizli aşkları alevlenirken, Elif’in hayatı ikiye bölündü. Bir yanda Murat ve Defne ile kurduğu düzenli, güvenli ama ruhsuz yaşam; diğer yanda Kerem’le yaşadığı tutkulu, heyecanlı ama yasak bir dünya. Suçluluk duygusu kemiriyordu içini, özellikle Defne’nin masum bakışlarıyla karşılaştığında. Ancak Kerem’in yanındayken tüm bunlar unutuluyordu. Kerem, onun ruhuna dokunuyordu, onu anlıyor, ona ilham veriyordu. “Sen sadece bir ev kadını değilsin Elif, sen bir okyanussun,” demişti bir keresinde. Bu sözler, Elif’in içindeki buzları kırmıştı.
Murat, bu süreçte şaşırtıcı derecede sakindi. Kerem’in sık sık gelmesini veya Elif’le Defne’nin Kerem’le vakit geçirmesini hiç sorgulamıyordu. Hatta bir gün, “Kerem’in kendine gelmesine sevindim. Belki bu sefer kalıcı olur,” demişti. Bu ilgisizlik Elif’i rahatlatıyor ama aynı zamanda ürpertiyordu. Bu kadar önemli bir durumu nasıl bu kadar hafife alabilirdi? Yoksa… yoksa Murat’ın gözünden hiçbir şey kaçmıyor muydu? Elif, giderek paranoyaklaşmaya başlamıştı. Her telefon sesi, her kapı zili, kalbini yerinden oynatıyordu.
Bir öğleden sonra, Murat’ın şirketinde önemli bir toplantısı vardı. Elif, Defne’yi okuldan alıp eve getirdikten sonra, Kerem’le buluşmak üzere hazırlanıyordu. O sırada, çalışma odasının kapısının aralık olduğunu gördü. Bu oda, eskiden Murat’ın stüdyosuydu, Kerem’in gençlik yıllarında resim yaptığı yer. Şimdi ise Murat’ın ofisiydi. İçeriden gelen tıkırtılar dikkatini çekti. Belki Murat önemli bir belgeyi unutmuştu. Elif, içeri girdiğinde masanın üzerindeki dağınıklığı fark etti. Murat, aceleyle çıkarken birkaç dosyayı devirmişti. Dosyaları düzenlerken, altlarında kalmış eski bir kutuya rastladı. Üzerinde “Kerem” yazıyordu. Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu kutu niye buradaydı? Ve Murat niye hâlâ saklıyordu?
Tereddüt ederek kutuyu açtı. İçinden eski fotoğraflar, kurumuş çiçekler ve bir defter çıktı. Defter, Kerem’in günlükleriydi. Elif’in elleri titredi. Başkasının günlüğünü okumak doğru değildi, biliyordu. Ama içindeki merak, önüne geçilemez bir güçle onu itiyordu. Sayfaları çevirdi. Kerem’in gençlik hayalleri, sanatsal arayışları… Sonra tarihler yaklaştıkça yazılar değişmeye başladı. Kırgınlık, ihanet, öfke… Ve en sonunda, birkaç yıl öncesine ait bir giriş. O giriş Elif’in kanını dondurdu.
Kerem, yıllar önce Murat ile babalarının ortak işinden yüklü miktarda para çalmakla suçlanmıştı. Murat, Kerem’in bu parayı bir iş kurmak için aldığını, sonra batırdığını ve kendilerini büyük bir borcun altına soktuğunu iddia ediyordu. Ancak günlükte Kerem, parayı hiç çalmadığını, aksine bir miras paylaşımında Murat’ın kendisini kandırdığını, tüm suçu üzerine yıktığını ve kendisini resmen evden kovduğunu yazıyordu. Kerem’in günlükleri, Murat’ın o dönemki soğuk ve acımasız tavrını detaylandırıyordu. Kerem, günlüğüne “Murat beni bitirmek istiyor. Onun için hep bir sorun olacağım. Elif bile… Onu da bana karşı kullanacak, biliyorum,” diye yazmıştı. Elif’in nefesi kesildi. Kerem’in yazdıkları, buz gibi bir şüpheyi kalbine düşürdü. Murat, Kerem’i neden bu kadar kolay hayatlarına kabul etmişti? Elif’in ona bu kadar yakınlaşmasına neden müsaade etmişti?
Defteri aceleyle geri yerine koydu. Eli titreyerek odadan çıktı. O akşam, Kerem’le buluşmak için sözleşmişlerdi. Ama şimdi, o buluşma farklı bir anlam taşıyordu. Kerem’in günlüklerinde, “Elif bile…” cümlesi yankılanıyordu zihninde. Murat, bu yasak aşkı biliyor muydu? Daha da kötüsü, bunu tasarlamış mıydı?
Kerem’in stüdyosuna gittiğinde, kalbi ağzında atıyordu. Kerem, her zamanki gibi gülümseyerek karşıladı onu, kollarını açtı. Elif, onun kollarına atlamak yerine, soğuk bir sesle, “Murat’ın çalışma odasındaki eski kutuyu buldum,” dedi. Kerem’in yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri tedirginlikle doldu. “Ne kutusu?” diye sordu, sesi titriyordu.
“Senin günlüğün Kerem. Her şey yazıyor orada. Babamın şirketindeki para olayı, Murat’ın sana nasıl davrandığı… Ve bir de… Benimle ilgili bir şey yazmışsın. ‘Elif bile, onu da bana karşı kullanacak’ diye…”
Kerem’in yüzü bembeyaz oldu. Kekeledi, “O… o eski bir hikaye Elif. Gençlik hataları. Öfkeyle yazılmış şeylerdi.”
“Öyle mi? Yoksa o öfke, hâlâ içinde mi?” Elif’in sesi buz gibiydi. “Murat seni neden bu kadar kolay evimize aldı sanıyorsun? Neden benimle bu kadar yakınlaşmana izin verdi? O her şeyi biliyordu, değil mi? Senin günlüğünü de biliyor muydu? Onu orada bırakan oydu, değil mi? Senin bana karşı olan bu ‘aşkının’ bir kanıtı olsun diye!”
Kerem, gözlerini kaçırdı. “Elif, lütfen… Her şey sandığın gibi değil.”
“Peki nasıl Kerem? Anlat bana! Murat, beni sana karşı kullandı mı? Senin ona karşı olan öfkeni kışkırtmak için, ya da belki de beni ondan uzaklaştırmak için, kendine bahane yaratmak için mi?” Elif’in sesi hıçkırıklara karışmıştı. “Bu kadar mı kördüm ben? İkinizin arasındaki bir oyunun piyonu muydum?”
Kerem, Elif’e yaklaştı, onun ellerini tutmaya çalıştı. “Benim sana olan hislerim gerçekti Elif. Sana âşık oldum, bu bir oyuna dönüşmedi.”
“Aşk mı?” Elif, Kerem’in elini itti. “Bu aşk, kırık camların üzerinde kurulmuş. İkinizin de beni kullandığı bir intikam aracıymış gibi hissediyorum. Murat’ın beni bir araç olarak gördüğünü biliyorum, ama sen… Sen de mi aynısını yaptın?”
Kerem’in gözlerinde pişmanlık ve hüzün vardı. Ama Elif, o bakışlarda bir yalanın gölgesini de sezdi. Kerem, geçmişte Murat’ın onu nasıl kullandığını bildiği için, bu durumun tekrar edebileceğinden endişelenmiş olabilirdi. Belki de Murat, gerçekten de onu Kerem’in zaafı olarak görmüş, Elif’i yem olarak kullanmıştı. Ya da Kerem, bu yasak ilişkiyle Murat’a karşı bir intikam alma fırsatı yakaladığını düşünmüştü. Her iki ihtimal de Elif’in kalbini buz kestiriyordu.
“Elif, ben seni seviyorum,” dedi Kerem fısıltıyla.
“Hayır, Kerem. Sen benimle, Murat’tan intikam almaya çalıştın. Ve ben, bu oyunda farkında olmadan bir kukla oldum.” Elif’in sesi keskinleşti. “Bana yaşattığınız bu yalan için ne kadar ödeme yapacaksınız ikiniz de?”
Kerem’in şaşkın yüzüne bakmadan arkasını döndü. Stüdyonun kapısından dışarı çıktı. Sokaklar, boğazın soğuk rüzgârıyla yıkanıyordu. Elif, ciğerlerine çektiği havayla sanki kendini ilk kez yeniden dünyaya gelmiş gibi hissetti. Kalbi parçalanmış, ruhu kan revan içindeydi. Yasak aşkın getirdiği heyecan ve canlılık, şimdi yerini korkunç bir acı ve hayal kırıklığına bırakmıştı. O âşık olduğunu sandığı adam, kocasının kardeşiydi. Ve kocasının, bu ilişkiyi baştan sona planladığını, Elif’i bir piyon olarak kullandığını anlamak, ruhunu dondurdu. Murat’ın soğuk hesapçı zekâsı, Elif’i de Kerem’i de içine alan bir tuzak kurmuştu.
Elif, ne Kerem’e ne de Murat’a geri dönecekti. Bu evlilik, bu ilişki, bu yalan… Hepsi kırık bir aynaydı şimdi. Aynanın her bir parçası, ona farklı bir acı gösteriyordu. Boğaz Köprüsü’nün ışıkları altında yürürken, hayatında ilk kez ne yapacağını bilmiyordu. Ama içindeki bir ses, bu enkazın ortasında yeni bir yol inşa etmesi gerektiğini söylüyordu. Kırık bir kalp ve yepyeni, kanatlanmış bir ruhla.
