Aile Draması
Yitirilmiş Bir Renk
Elif, sabahları en çok pencereye düşen ilk ışığın rengini severdi; her gün biraz daha solgunlaşan gri bir umut gibiydi o. O eski parıltısını kaybetmiş gözleriyle aynada kendine baktığında, yansıyan kadının aslında hiç olmak istemediği kişi olduğunu biliyordu. Yirmili yaşlarının başında, dünyayı fırça darbeleriyle yeniden yaratmaya hevesli o genç kadın, şimdi bir finans şirketinin loş, klostrofobik ofisinde, bitmek bilmeyen sayılarla boğuşan, ruhu yorulmuş bir Elif’e dönüşmüştü.
Telefonunun sesi onu daldığı anılardan kopardı. “Abla, nasılsın?” Karşıdan gelen neşeli ses, Deniz’in ta kendisiydi. Elif’in yüzünde ister istemez bir gülümseme belirdi. “İyiyim canım. Sen nasılsın? İşler nasıl gidiyor?” Deniz, yurt dışında, büyük bir mühendislik firmasında önemli bir pozisyonda çalışıyordu. Başarısı her geçen gün artıyor, sesi de o oranda kendinden emin geliyordu. Elif için Deniz’in başarısı, kendi ruhunda açtığı yaraların en kıymetli merhemiydi.
“Harika abla! Hatta bir terfi aldım, daha büyük bir projede yönetici oldum. Kutlamak için gelmek istiyorum, seni ve Annemi çok özledim,” dedi Deniz, coşkuyla. Elif’in kalbinde bir sevinç dalgasıyla birlikte tanıdık bir sızı da yükseldi. Deniz’in gelişleri hep böyle olurdu; bir yandan gurur ve mutluluk, diğer yandan içinde yıllardır susturduğu bir özlemle yoğrulmuş acı. “Ne güzel bir haber bu! Tabii ki bekliyoruz. Annen de çok sevinir,” dedi Elif, sesindeki titremeyi belli etmemeye çalışarak.
Telefonu kapattıktan sonra Elif, mutfaktaki pencerenin pervazına dizdiği minik sukulentlerine baktı. Onlar da kendisi gibiydi sanki; az suyla, az güneşle yetinmeye alışmış, hayata inat tutunan minik direnişçiler. Parmağıyla birinin tozlu yaprağını okşadı. Yıllar önce, hayatı bu sukulentler kadar bile basit değildi.
***
Yirmi iki yaşındaydı Elif. Güzel Sanatlar Akademisi’nden kabul mektubu yeni gelmişti. Yıllardır hayalini kurduğu, içindeki renkleri tuvale dökeceği, ruhunu özgür bırakacağı bir başlangıçtı bu. Odasının duvarları kendi çizimleriyle, eskizleriyle doluydu. Kokusunu içine çektiği yağlı boya tüpleri, onun en yakın arkadaşlarıydı. Deniz ise henüz on yedi yaşındaydı, parlak bir öğrenci, mühendislik hayalleri kuran, geleceği pırıl pırıl bir genç.
Anneleri, Aysel Hanım, o dönemde ciddi bir sağlık sorunuyla mücadele ediyordu. Uzun ve masraflı bir tedavi süreci gerekiyordu. Babaları vefat ettiğinden beri ailenin yükü Elif’in omuzlarındaydı. Babadan kalan küçük emekli maaşı ve Elif’in yarı zamanlı işinden kazandığı para, ancak geçimlerini sağlamaya yetiyordu. Akademinin harçları ve yüksek öğrenim masrafları, Aysel Hanım’ın tedavi masraflarıyla birleşince, aile bütçesinde bir kara delik açmıştı.
Bir akşam, mutfak masasında oturmuşlardı. Aysel Hanım’ın yüzü solgundu, sesi titriyordu. “Kızım, oğlum… Benim tedavim ağır, biliyorsunuz. Bir de Deniz’in üniversite sınavları yaklaşıyor, dershanesi var… Elif, senin akademi… Nasıl olacak?”
Elif, annesinin gözlerindeki çaresizliği, Deniz’in yüzündeki umutlu bekleyişi görmüştü. O an, kalbinde bir şey koptu. Kendi hayallerini, renklerini, fırçalarını bir kenara bırakması gerektiğini biliyordu. İçindeki o canlı renkler, soluk bir griye dönüşmeye başlamıştı.
“Ben… Ben gitmesem olur anne,” dedi sesi zorlukla çıkarak. “Bu sene dershaneye de gideyim, seneye tekrar denerim. Hem seninle de daha çok ilgilenirim.”
Deniz şaşkınlıkla Elif’e baktı. “Abla ne diyorsun? Hayatının fırsatı bu! Yıllardır bunun için hazırlandın.”
Elif, Deniz’in o saf, genç yüzündeki endişeyi gördü ve kendini toparladı. “Öyle değil Deniz. Hem bu sene işe girer, para biriktiririm. Belki seneye daha iyi bir bölüm kazanırım.”
Aslında, o yıl dershaneye gitmedi. Annesinin tedavisi için elinden gelen her şeyi yaptı, küçük bir butikte tam zamanlı çalışmaya başladı. Akademiden gelen kabul mektubunu, kimseye göstermeden, en eski eskiz defterinin arasına sakladı. Üzerine bir not iliştirmişti annesi, o soluk el yazısıyla: “Kızım, affet bizi. Hakkını helal et.” Elif o notu hiç okumamış gibi davrandı.
Bir yıl sonra, Deniz Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birini kazanmıştı. Elif’in yüzünde gurur ve mutluluk vardı. Sanki kendi hayallerini, kardeşinin başarı merdivenlerinin ilk basamaklarına sermişti. Onun gözlerindeki pırıltı, Elif’in en büyük tesellisiydi.
***
Deniz’in gelişine sayılı günler kala, Elif annesiyle birlikte çarşıya çıktı. Eskiden giydiği o renkli elbiseleri, saçına taktığı tokaları aramadı hiç. Üzerinde her zamanki gibi gri, düz bir kazak vardı. Mağazaların vitrinlerindeki canlı renklere şöyle bir baktı, iç çekti.
Bir kafede oturup çay içerlerken, tanıdık bir ses duydu. “Elif? Sensin değil mi?”
Karşısında, gözlerinin içi parlayan, saçları sarı, dalgalı, modern giyimli bir kadın duruyordu. Ayşe. Üniversiteden, Güzel Sanatlar Fakültesi’nden arkadaşıydı. Elif’le birlikte sınava hazırlanmışlar, hayaller kurmuşlardı. Ayşe kabul edilmiş, Elif ise geri çekilmişti.
“Ayşe! Ne çok değişmişsin!” dedi Elif, şaşkınlıkla.
Ayşe gülümsedi. “Sen de öyle! Ama hala o derin bakışların aynı. Nasılsın? Ne yapıyorsun şimdi? Ben Ankara’da bir galeride çalışıyorum, kendi sergilerimi de açıyorum ara sıra. Hatta yakında İstanbul’da bir sergim olacak, mutlaka gelmelisin.”
Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Gözleri doldu. Ayşe’nin anlattığı her cümle, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. “Ben… Ben iyiyim. Bir finans şirketinde çalışıyorum,” dedi, sesi cılız çıktı. “Ne güzel senin için. Hepimiz hayallerimizi gerçekleştirmeliyiz değil mi?” Ayşe’nin sözleri, istemsiz bir acı vermişti Elif’e.
Biraz daha sohbet ettiler, numaralarını alıp verdiler. Ayrılırken Ayşe, “Umarım sergime gelirsin Elif. Senin resimlerin bence benimkilerden bile güzeldi, biliyor musun? Keşke hiç bırakmasaydın,” dedi. Elif sadece buruk bir tebessümle başını sallayabildi.
Ayşe’nin sözleri, içindeki yara bandını söküp atmış gibiydi. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Eski eskiz defterini buldu. Sarıya dönmüş sayfaları çevirirken, yıllar önce çizdiği o portreler, manzaralar, soyut denemeler karşısında gözleri yaşlarla doldu. Parmağıyla o soluk kurşun kalem izlerini okşadı. Neredeydi o tutku, o heves? Şimdi hepsi griye dönüşmüştü.
***
Deniz’in gelişi, eve neşe getirdi. Annesi sevinçten ağladı, Elif’in yüzünden gülümseme eksik olmadı. Deniz, ablasına ve annesine hediyeler getirmişti. Elif’e pahalı bir saat, annesine ise şık bir şal. “Abla, sen kendini hiç düşünmezsin. Hep bizler için didinirsin. Bu saat sana yakışır,” dedi Deniz, saati Elif’in bileğine takarken.
Elif, saate baktı. Altın rengiydi, parlaktı. Ama içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Yine de kardeşini kırmamak için kocaman gülümsedi. “Çok teşekkür ederim canım, çok güzel.”
Deniz birkaç gün evde kaldı. Annesiyle bol bol vakit geçirdi, eski anıları tazelediler. Elif’le de uzun uzun sohbet ettiler. Deniz, işinden, arkadaşlarından, gelecek planlarından bahsetti. Elif de onun başarılarıyla gurur duyduğunu, her zaman yanında olduğunu söyledi. Ama içindeki o sessiz çığlık, kimse duymasın diye daha derine gömülüyordu.
Bir öğleden sonra, anneleri uyurken, Deniz eski fotoğraf albümlerine bakıyordu. Çocukluk fotoğrafları, aile pozları… Güldüler, hüzünlendiler. Albümlerin arasında, yıpranmış bir eskiz defteri gördü. “Abla, bu senin değil mi? Ne güzel çizimler yapardın eskiden,” dedi. Elif’in içi cız etti. “Ah evet, eskiden,” diye mırıldandı.
Deniz, sayfaları çevirmeye devam etti. Defterin ortasında, zarfı sararmış bir mektup buldu. Zarfın üzerinde Elif’in ismi yazıyordu, altında da “Güzel Sanatlar Akademisi” logosu. Deniz’in kaşları çatıldı. Anlamadı. Zarfı açtı. İçinden çıkan mektubu okurken yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindi. Gözleri irileşti. Elif’in on yıl önce kabul edildiği akademinin mektubuydu bu. Mektubun altında, annelerinin el yazısıyla yazılmış, soluk bir not vardı: “Kızım, affet bizi. Hakkını helal et. Deniz’in dershanesi, benim tedavim… Yapamadık. Çok üzgünüm.”
Deniz, elindeki mektupla donup kaldı. Yıllarca Elif’in neden Güzel Sanatlar’a gitmediğini merak etmiş, ablasının “Başka bölümlere yöneleceğim,” açıklamasına inanmıştı. Hiç sorgulamamıştı. Şimdi, tüm gerçekler çıplak bir şekilde karşısına serilmişti. Gözleri doldu, titreyen elleriyle mektubu bıraktı. Elif’e baktı. Elif’in gözleri yerdeydi, sanki o anın geleceğini yıllardır biliyordu.
“Abla… Sen… Sen benim için mi vazgeçtin?” dedi Deniz, sesi hıçkırıklarla boğulmuştu. “Benim yüzümden mi gitmedin?”
Elif, başını kaldırdı. Gözlerinde yaşlar vardı ama sessizce akıyordu. “Hayır Deniz. Senlik bir durum yoktu. O zamanlar annem çok kötüydü, benim de gitmek içimden gelmedi.”
“Yalan söylüyorsun! Burada yazıyor! Annem yazmış. Benim dershanem, onun tedavisi yüzünden… Senin hakkın var orada! Sen hayatının hayalini feda ettin benim için!” Deniz’in sesi yükseliyordu, acı ve pişmanlıkla doluydu.
Elif, ayağa kalktı. Yavaşça Deniz’in yanına oturdu. “Deniz, o bir tercihti. Kimse beni zorlamadı. Anlıyor musun? O an, ben öyle hissettim. Aile her şeyden önce gelir.”
“Ama senin hayallerin ne oldu? Yıllarca ne hissettin? Bu gri hayatı yaşamak zorunda değildin abla! Benim yüzümden… Benim yüzümden!”
Elif, kardeşinin omzuna dokundu. “Senin yüzünden değil, bizim yüzümüzden. Ve emin ol, senin bugün geldiğin yere baktığımda, hiç pişmanlık duymadım. Senin başarıların, benim gururum oldu hep.”
Deniz, ağlamaktan helak olmuştu. Abisine sarıldı, çocuk gibi hıçkırıyordu. Elif de gözyaşlarına boğuldu. Yıllarca içinde tuttuğu, kimseye göstermediği o keder, o özlem, şimdi kardeşinin kollarında akıp gidiyordu. Bu sessiz fedakarlığın, sonunda duyulduğu andı.
***
Akşam yemeği sessiz geçti. Aysel Hanım, sessizliği anlamlandırmaya çalışıyor, oğlunun ve kızının gözlerinin kızarmış olduğunu görüyordu. Yemekten sonra Deniz, annesinin yanına oturdu. Elini tuttu. “Anne, biliyorum sen de çok üzüldün, çok çabaladın. Her şey için teşekkür ederim. İyi ki varsınız.” Aysel Hanım, oğlunun bu içten sözlerine şaşırdı.
Deniz, o gece bir daha Elif’le yalnız konuştu. “Abla… Ben şimdi ne yapabilirim? Nasıl telafi edebilirim? Senin için… İstediğin her şeyi yaparım. Şimdi gitmek istesen, dünyanın öbür ucuna da gidersin, ben seni desteklerim.”
Elif, kardeşinin samimiyetini gördü. Yıllarca üzerine bir örtü serdiği hayalleri, şimdi Deniz’in sözleriyle canlanmaya başlıyordu. “Bilmiyorum Deniz. Yıllar geçti. Eski ben değilim artık.”
“Eski sen olmasan da, yeni bir sen olabilirsin! O renkleri, o hayatı tekrar bulabilirsin. Hadi, birlikte bir şeyler bulalım. Bir kursa mı gidersin, bir atölye mi kurarsın… Ne olursa olsun, ben yanındayım.”
Elif’in kalbinde, o gri umudun arasına, ince bir renk çizgisi sızmaya başladı. Belki de yeniden başlamak için çok geç değildi. Belki de o yitirilmiş renkler, yeniden tuvalde hayat bulabilirdi. Ertesi gün, Deniz annesiyle Elif’e söz verdi. Elif’in bir resim kursuna başlaması için gerekli tüm desteği sağlayacaktı.
Bir hafta sonra, Deniz yurt dışına döndü. Elif, kardeşini uğurladıktan sonra eve döndüğünde, bir kutu yeni boya ve bir boş tuval buldu masada. Deniz’in hediyesiydi. Kutuyu açtı, o tanıdık, keskin boya kokusu burnuna doldu. Gözlerini kapattı. Yıllar sonra ilk kez, içindeki o kaybolmuş renkleri yeniden hissetti. Bir fırça aldı eline. Beyaz tuvale baktı. Henüz ne çizeceğini bilmiyordu ama o an, hayatının en güzel resmi olacaktı bu. Bu sefer, sadece kendi için. Ve bu sessiz fedakarlığın ardından, kendi için açılan yeni bir sayfaydı.
