aile draması
Yalanların Örüldüğü Ev
Elif, pencereden dışarı süzülen akşam güneşinin odaya vuran son ışıklarını izlerken, içinden yükselen o tanıdık, tatlı huzuru hissetti. Salonun ortasına serili duran, henüz açılmamış koltuk takımı kutularına gülümsedi. Burası onların evi olacaktı. Can ile birlikte seçtikleri, her köşesinde gelecek hayallerinin taze boya kokusu sinmiş bu daire, yeni başlangıçlarının sessiz şahidiydi. Bir ay sonra evleneceklerdi. Her şey peri masalı gibiydi; Can, Elif’in tanıdığı en düşünceli, en komik ve en yakışıklı adamdı. Hayatını onunla birleştirecek olmak, Elif için nefes almak kadar doğal, su içmek kadar elzemdi.
“Hala duvarlara bakıyorsun, hayatım,” dedi Can, elinde iki kupayla mutfaktan çıkarken. Elif’in arkasından sarılıp boynuna bir öpücük kondurdu. “Oysa burası bizim yuvamız olacak. İçine sen kokacaksın, ben kokacağım. Kahkahalarımız, belki minik ayak sesleri… Hayat dolacak.”
Elif başını Can’ın omzuna yasladı. “Biliyorum,” diye fısıldadı, sesi mutlulukla titriyordu. “Biliyorum Can. Her şey öyle kusursuz ki… Bazen kendi kendime soruyorum, bu kadar şanslı olmayı hak ediyor muyum diye.”
Can onu çevirdi, gözlerinin içine baktı. “Her zerresiyle hak ediyorsun, benim güzel mimarım. Hak ettiğin tüm güzel şeyleri sana yaşatacağım. Yemin ederim.”
O an, Can’ın gözlerinde kısacık bir an için parlayıp sönen tuhaf bir ifade yakaladı Elif. Bir yorgunluk, bir gölge… Ama o kadar hızlı geçti ki, herhalde bana öyle geldi diye düşündü. Can her zamanki gibi ışıl ışıl gülümsüyordu.
Akşam yemeği için dışarı çıktıklarında, şehrin hareketli kalabalığına karıştılar. Birkaç sokak ilerideki favori İtalyan restoranlarına doğru yürürken, Can’ın telefonu çaldı. Ekranda “Özel Numara” yazıyordu. Can’ın yüzündeki gülümseme dondu. “Önemli değil,” dedi hemen. “Muhtemelen bir anket.” Telefonu cebine koydu, ancak Elif onun parmaklarının cebinde istemsizce titrediğini fark etti.
Restorana vardıklarında, Can aceleyle telefonu kapattı. Yemek boyunca neşeleri yerindeydi, ya da en azından Can öyle davranmaya çalışıyordu. Ama Elif, o tuhaf gölgenin bir kez daha Can’ın yüzünden geçtiğini, anlık bir huzursuzlukla belirip kaybolduğunu hissetmişti. Kafasında yanan küçük bir uyarı ışığı vardı ama onu çabucak görmezden geldi. Can’a güveni tamdı. Onun hiçbir şeyi saklamayacağına, hiçbir zaman onu yanıltmayacağına emindi. Bu kadar güzel bir aşkta, bu kadar temiz bir başlangıçta şüpheye yer olmamalıydı.
Ertesi hafta, gelinlik provasından dönerken Can’la buluştular. Cadde kenarında bir kafede oturmuş, kahve içiyorlardı. Tam o sırada, yan masaya oturan bir kadın, Can’ı fark etti. Orta yaşlarda, şık giyimli, dikkat çekici bir kadındı. Kadın bir süre Can’a baktı, sonra gülümseyerek yanlarına geldi.
“Can Bey, değil mi?” dedi. Sesi hem nazik hem de şaşırmış gibiydi. “Ne büyük tesadüf! Sizi en son nerede görmüştüm… Ah, evet, o talihsiz davada. Nasılsınız? Hayat nasıl gidiyor?”
Can’ın yüzü bembeyaz oldu. Kekeleyerek, “Merhaba… Şey, ben sizi çıkaramadım,” dedi. “Herhalde bir yanlışlık var.”
Kadın gülümsedi. “Yanlışlık mı? Hiç sanmıyorum. Ben Selin. Avukat Selin Uçar. Ayşe Hanım’ın boşanma davasında karşı taraftaydım. Hatırlarsınız belki, Yılmaz Bey’in avukatıydım.”
Elif’in boğazı düğümlendi. Ayşe Hanım? Boşanma davası? Can’ın yüzünde panik, sonra öfke, sonra umutsuzluk belirip kayboluyordu.
“Selin Hanım, lütfen,” dedi Can dişlerinin arasından. “Sanırım beni gerçekten bir başkasıyla karıştırıyorsunuz. Biz evlenmek üzereyiz.” Elif’i işaret etti. “Nişanlım Elif. Böyle konuşmanız hoş değil.”
Selin’in bakışları Elif’e kaydı. Gözlerinde acıma mı vardı, yoksa bir uyarı mı? Elif çözemedi. “Kusura bakmayın o zaman,” dedi Selin, sesi birden soğumuştu. “Yanılmışım. Size mutluluklar dilerim.” Kadın başını sallayıp masasına geri döndü.
Elif, Can’a döndü, sesi titriyordu. “Ne demekti bu Can? Kim Ayşe? Ne boşanma davası?”
Can, elini Elif’in eline uzattı ama Elif onu geri çekti. “Saçmalık, Elif. Sana yemin ederim saçmalık! Kim olduğunu bilmediğim bir kadın, deli saçması şeyler konuştu. Belki tanıdık birine benzetti beni, kim bilir?” Gözlerinde o tanıdık gölge, bu kez çok daha belirgindi. Ama Can’ın sesi o kadar ikna ediciydi ki, Elif bir anlığına tereddüt etti.
“Ama yüzü… senin yüzün bembeyaz oldu Can.”
“Şaşırdım. Böyle bir ithamla karşılaşmak… Aptalca bir durum. Nereden bileyim kadının derdini?” Can ayağa kalktı. “Hadi gidelim buradan. Moralimi bozdu.”
Elif, o gün Can’ın açıklamalarına inanmaya çalıştı. Ama içindeki kurt kemirmeye başlamıştı. Bu, onun Can’ına hiç benzemiyordu. Can her zaman sakin ve kendine güvenliydi. Şimdi ise telaşlı, hatta sinirliydi. O gece uyuyamadı. Telefonunu alıp avukat Selin Uçar’ı aramaya koyuldu. İlk başta bir sonuç alamadı ama birkaç denemenin ardından aynı soyadı taşıyan bir avukatlık bürosunun iletişim bilgilerine ulaştı. Ertesi sabah, Can işe gittikten sonra Selin Uçar’ı aradı.
Selin Hanım, ilk başta isteksizdi. “Hanımefendi, gerçekten bir yanlış anlaşılma olmuş olabilir. Bu konuda konuşmak benim profesyonel etiğime aykırı.”
Elif’in sesi yalvarır bir hal aldı. “Lütfen Selin Hanım. Hayatım altüst olmak üzere. Bana bir cümle söyleyin yeter. Can’ın böyle bir geçmişi var mıydı?”
Selin Uçar uzunca bir süre sustu. Sonra derin bir nefes aldı. “Bir kahve içmek ister misiniz, Elif Hanım?”
Avukatlık bürosunda, Selin Hanım’ın karşısında otururken Elif’in kalbi göğsünü dövüyordu. Selin Hanım, Can’ın eski bir dosyasına baktı. “Can Bey… Yılmaz Can Demirsoy. Evet, dosya burada. 5 yıl önceydi. Ayşe Hanım ile boşanma davaları oldukça olaylı geçmişti. Mal paylaşımı, nafaka, velayet…”
Elif’in nefesi kesildi. “Velayet mi? Ne velayeti?”
Selin Hanım gözlüğünü düzeltti. “Küçük bir kızları vardı. Adı Leyla. O zaman 2 yaşındaydı. Velayet annede kaldı, Can Bey’in düzenli olarak iştirak nafakası ödeme yükümlülüğü vardı.”
Elif’in başı döndü. Can’ın bir çocuğu vardı. Bir kız çocuğu. Ve o, hayatının en büyük sırrını kendisinden saklamıştı. Kalbi buz kesmişti. Bu bilgi, bir hançer gibi saplanmıştı ruhuna. Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı, kontrol edemiyordu.
“Bu imkansız,” diye fısıldadı. “Can’ın hiç böyle bir geçmişi yoktu. Ailesi Ankara’da, hiç evlenmemiş, kardeşi bile yok. Bana böyle anlattı.”
Selin Hanım’ın yüzünde acı bir ifade belirdi. “Biliyorum, Elif Hanım. Maalesef Can Bey’in böyle şeyler yapmaya meyilli olduğunu duymuştum. Ayşe Hanım’ın ailesiyle de arası pek iyi değildi. Kendi geçmişini silmeye, yeni bir sayfa açmaya çalışıyordu. Ama bir çocuğun varlığı nasıl silinir ki?”
Elif, Selin Hanım’ın yanından ayrılırken, tüm bedeni buz kesmiş, ruhu paramparça olmuştu. Arabasına bindi, direksiyonu tutan elleri titriyordu. Gitmesi gereken bir yer vardı. O an tek istediği, Can’la yüzleşmekti.
Eve vardığında Can henüz gelmemişti. Elif daireyi boş buldu. Nişanlısı Can’ın kendisiyle birlikte ördüğü, aşk sandığı her şeyin bir yalan olduğunu sindirmeye çalışıyordu. Her şey… O gülen gözler, o sıcak sarılışlar, o geleceğe dair kurulan hayaller… Hepsi bir aldatmacanın parçası mıydı?
Telefonunu eline aldı. Can’ın Instagram hesabına girdi. Gördüğü profil onun, yeni Can’ın profiliydi. Ailesiyle fotoğraflar, arkadaşlarıyla geziler, Elif’le olan mutluluk kareleri. Sonra bir fikir belirdi zihninde. Ayşe. Ayşe Hanım.
Onu bulmak zor olmadı. Eski, gizli kalmış bir hesaptı. Sayfayı açtığında Elif’in kalbi duracak gibi oldu. Ayşe’nin profil fotoğrafında küçük bir kız çocuğu vardı. Gözleri Can’ınkilere ne kadar da benziyordu. Birkaç fotoğraf daha aşağı indi. Annesinin doğum gününde çekilmiş, Can’ın da olduğu eski bir fotoğraf. Arka planda Ankara’ya hiç benzemeyen bir şehrin manzarası vardı. Annesinin adı Hatice, babasının adı Mehmet yazıyordu. Can’ın annesinin adı Gülsen, babasının adı ise Cemal’di. Bu, bambaşka bir hayat, bambaşka bir aileydi. Can ona her şeyi yalan söylemişti. Adını bile. Yılmaz Can Demirsoy. Oysa ona Can Demir diye tanıtmıştı kendini.
Elif, evdeki eşyaların arasında, Can’ın hiç açmadığı bir çekmece olduğunu hatırladı. Her zaman kilitli duran, kendisine asla açmadığı çekmece. Anahtarı nerede bulabilirdi? O panik ve öfkeyle evin altını üstüne getirdi. Sonunda, Can’ın her zaman anahtarlarını koyduğu küçük seramik kasenin içinde, diğer anahtarların arasına karışmış, eski ve paslı bir anahtar buldu. Doğruydu. Kilidi çevirdiğinde, çekmece gıcırdayarak açıldı.
İçinde bir cüzdan, eski fotoğraflar, resmi belgeler ve bir mektup vardı. Cüzdanın içindeki kimlikte Yılmaz Can Demirsoy yazıyordu. Doğum yeri farklı, baba adı farklı, anne adı farklıydı. Her şey bir yalandı. Fotoğraflar arasında Can’ın Ayşe ve minik Leyla ile gülümsediği kareler vardı. Leyla, şimdi beş yaşında olmalıydı. Can’ın kızı…
Mektubu açtı. Can’ın annesine hitaben yazdığı belli olan, daktiloyla yazılmış, sonradan Can’ın el yazısıyla düzeltmeler yapılmış bir mektuptu.
“Anne, biliyorum sana büyük hayal kırıklığı yaşattım. Ayşe ile evlenmek de, Leyla da… O hayatı geride bırakmak zorundaydım. Ben o hayatın Can’ı olamazdım. Başarısız, borç içinde, karısı tarafından sürekli eleştirilen o adam… Ben Yılmaz Can değilim. Ben Can olacağım. Yepyeni bir hayat kuracağım. Bu yeni hayatta kimse beni yargılamayacak, kimse benden bir şey beklemeyecek. Elif’i seviyorum, Anne. Onunla gerçekten mutlu olacağım. Bu kez her şey farklı olacak.”
Elif’in boğazından acı bir hıçkırık koptu. Onunla mutlu olacaktı. Onunla, yalanlar üzerine kurulmuş bir hayatı paylaşacaktı. Can, Elif’i sevdiği için değil, kendi geçmişinden kaçmak için onu kullanmıştı. Elif’in dünyası bir anda kararmıştı. Tüm hayalleri, tüm inancı, tüm benliği bu yalanın ağırlığı altında ezilmişti. O an, geçmişte gözünden kaçan her küçük ayrıntı bir anda anlam kazandı. Can’ın Ankara’daki ailesini ziyaret edememesi, eski arkadaşlarından hiç bahsetmemesi, cep telefonuyla olan takıntısı, hep o bilinmeyen geçmişin gölgeleriydi.
Akşam, kapı çaldığında Elif olduğu yerde dondu. Can gelmişti. Kapıyı açmadı. Can kapıyı birkaç kez daha çaldı, sonra anahtarıyla açtı. İçeri adım attığında Elif’i oturma odasının ortasında, elinde o fotoğraflarla ve mektupla beklerken buldu.
Can’ın yüzündeki kan çekildi. Gözleri kocaman açılmıştı. “Elif… Ne yapıyorsun? Ne bunlar?”
Elif, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ne öfke ne de ağlama belirtisi vardı, sadece bomboş bir ifade. “Ne yapıyorum mu?” Sesi ürkütücü derecede sakindi. “Yıllarca süren bir yalanı deşifre ediyorum, Can. Ya da Yılmaz Can. Hangisini tercih edersen.”
Can’ın bedeni sarsıldı. “Elif, dinle beni. Açıklayabilirim. Her şeyi sana anlatacağım.”
“Neyi açıklayacaksın?” diye sordu Elif. “Nafaka ödediğin bir kızın olduğunu mu? Eski bir karın olduğunu mu? Adını, soyadını, ailesini, memleketini, tüm hayatını yalanlar üzerine kurduğunu mu? Hangi birini açıklayacaksın?” Elif, elindeki mektubu Can’ın üzerine fırlattı. “Bu kez her şey farklı olacakmış, öyle mi? Benim üzerime yeni bir hayat kuracaktın. Ben o eski hayatından kaçmak için bir basamak mıydım senin için?”
Can yere çöktü, ellerini yüzüne kapadı. “Hayır, Elif, yemin ederim hayır! Ben seni sevdim! Seni gerçekten sevdim! O geçmişi arkamda bırakmak istedim. Çok kötü bir evlilikti. Leyla doğduğunda çok küçüktüm, sorumluluklarım beni boğuyordu. Kaçmak istedim. Sana tertemiz bir sayfa açmak istedim. Seninle yeniden başlamak…”
“Yeniden başlamak?” Elif’in sesi yavaş yavaş yükselmeye başladı, içinde biriken tüm acıyla birlikte. “Neyle yeniden başlayacaksın Can? Yalanlarla mı? Benim hayatımı, benim güvenimi, benim sevgimi çalarak mı? Ben sana inandım! Tüm geleceğimi seninle hayal ettim! Şimdi her şey bir illüzyon muymuş? Sen kimsin? Benim sevdiğim adam, var mıydı gerçekten?”
Can ağlıyordu. Hıçkırıklar içinde, yerden aldığı mektubu buruşturdu. “Biliyorum, haklısın. Çok büyük bir hata yaptım. Ama ne yapayım Elif? Seni kaybetmekten korktum. Eğer sana anlatsaydım, beni sever miydin? Benimle evlenir miydin? Risk alamadım.”
Elif, Can’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir umut ışığı ne de affedicilik vardı. Sadece derin bir boşluk. “Bana dürüst olsaydın, her şeyi olduğu gibi anlatsaydın… Belki. Belki bu zor geçmişi birlikte aşabilirdik. Belki Leyla’yı tanır, onunla bir bağ kurabilirdim. Ama şimdi… Şimdi her şey bitti Can. Sen bana sadece geçmişini değil, geleceğimi de çaldın. Benim sana olan inancımı çaldın. Bu yıkıntının üzerine hiçbir şey inşa edemem.”
Elif, elindeki diğer fotoğrafları da Can’ın önüne fırlattı. “Bu evi boşalt. Tüm eşyalarını al ve git. Bir daha asla beni arama, bana yaklaşma. Ben senin yeni hayatının bir parçası olmayacağım.”
Can başını kaldırdı, gözleri kızarmıştı. “Nereye gideyim Elif? Hiçbir yerim yok. Burası benim de evimdi.”
“Burası bir zamanlar benim hayalimdi, Can,” dedi Elif, sesi soğuk ve kesindi. “Şimdi burası bir yalanın örüldüğü ev. Ve ben bu evde kalamam.”
Elif, salonda duran nişan fotoğraflarına son bir kez baktı. Onları tek tek çerçevelerinden çıkarıp yavaşça yere bıraktı. Ardından, yeni aldıkları ama henüz kuramadıkları koltuk takımının kutusundan çıkan maket bıçağını aldı. Sakince, düğün davetiyelerini kesti, nişan yüzüğünü çıkardı ve masaya bıraktı. Elif’in yüzünde bir tek damla yaş yoktu. Sadece, ardında bıraktığı enkazın üzerinde, yeniden nefes almaya çalışan bir kadının solgun ama kararlı ifadesi vardı. Gelecek belirsizdi, yaraları derindi, ama en azından şimdi, gerçeği biliyordu. Ve gerçeğin ağırlığı altında bile olsa, yalanların içinde yaşamaktan daha iyi hissettiriyordu. Pencereden dışarı baktı, karanlık şehre. Karanlıkta kaybolmuştu Can. Elif ise karanlıktan yeni bir ışık bulacaktı, emindi. Belki de bu, kendi başına ördüğü, tertemiz bir hayat olacaktı. Kendini yeniden inşa edecekti. Yavaş yavaş, tuğla tuğla, yalanların örüldüğü bu evin harabelerinin üzerine.
