Aile Draması

Çiçek Açmamış Bir Dal

8 dakikalık okuma · 1574 kelime

Gülüşü dudaklarında donup kalırken, Ayşe aynadaki yansımasına baktı; bu akşam Elif’in nişanı vardı ve o, yine en iyi abla rolünü oynayacaktı. Otuz yedi yaşının yorgun çizgileri, makyajın altında bile kendini belli ediyordu. Gözlerinin kenarındaki hüzünlü parıltıyı silmeye çalıştı, ama nafile. Genç kızlığından beri taşıdığı bu yük, zamanla tenine işlemişti sanki. Arkadan gelen neşeli sesler, Elif’in bitmek bilmeyen kahkahaları, nişan heyecanıyla dolup taşan evin her köşesinde yankılanıyordu. Ayşe, üzerindeki elbiseyi düzeltti. Güzeldi, evet, ama Elif’in bu özel gününde sönük kalacağını biliyordu. Zaten hep sönük kalmıştı.

Elif, yedi yaş küçük kız kardeşi. Ailenin gururu, ışığı, geleceği. Ayşe’nin aksine, hep pırıl pırıl parlamıştı. Şimdi otuzunda, başarılı bir mimar, yakışıklı ve iyi eğitimli Cem’le nişanlanıyordu. Hayat, Elif’e her zaman cömert davranmış gibiydi, ya da Ayşe öyle inanmıştı.

Salona girdiğinde, annesi Fatma Hanım’ın telaşlı ama mutlu yüzüyle karşılaştı. “Ayşe, iyi ki varsın kızım, yetişemiyordum hiçbir şeye!” Annesi, yanaklarına bir öpücük kondurdu. Bu cümle, Ayşe’nin hayatının özeti gibiydi. O, hep “yetişen”, hep “halleden” Ayşe’ydi. Babaları on beş yıl önce vefat ettiğinde, her şey Ayşe’nin omuzlarına yıkılmıştı. Babasının küçük bakkal dükkânını devralmış, annesini ve o zamanlar üniversiteye yeni başlamış olan Elif’i ayakta tutmak için kendi hayallerini, tutkularını bir köşeye atmıştı. Ressam olmak istiyordu. Parmakları fırçaya değdikçe ruhu özgürleşen bir kızdı o. Ama hayat, onun yerine kasadaki paraları saymayı, rafları düzenlemeyi öğretmişti.

Nişan töreni göz kamaştırıcıydı. Elif, beyazlar içinde bir kuğu gibiydi. Cem’le el ele tutuşup nişan yüzüklerini taktıklarında, alkışlar yeri göğü inletti. Ayşe de alkışladı, içtenlikle, ama kalbinin bir yerinde ince bir sızı vardı. Bu sızı, Elif’in mutluluğuna gölge düşüren bir kıskançlık değildi; Ayşe’nin içinde yeşermesine hiç izin verilmemiş hayallerin, kuruyup toprağa karışan umutların bıraktığı acıydı.

“Abla, nasılım?” Elif, yüzüğünü göstererek yanına geldi. Gözleri pırıl pırıl, sesi heyecan doluydu.
“Harikasın canım, çok yakışmışsınız birbirinize.” Ayşe, Elif’in elini okşadı.
“Cem’le konuştuk, Izmir’e taşınacağız. Orada çok güzel bir iş fırsatı yakaladım.”
Ayşe’nin midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Elif’in kanatlanıp uçtuğunu görmek, bir yandan onu mutlu ediyor, diğer yandan kendi kanatsızlığını daha derinden hissettiriyordu. “Ne güzel, Izmir’de hava da çok güzeldir.”

***

Nişanın üzerinden iki hafta geçmişti. Ayşe, dükkânda her zamanki gibi hesaplarla boğuşuyordu. Babasından kalan küçük bakkal, son yıllarda büyük market zincirlerinin rekabeti karşısında zor ayakta duruyordu. Kâr marjları giderek düşüyor, giderler artıyordu. Hele annesinin son zamanlardaki rahatsızlığı… Fatma Hanım, kalp krizi riski taşıyordu ve doktorlar acilen anjiyo öneriyordu. Sigorta, masrafların büyük bir kısmını karşılasa da, yine de yüklü bir miktar Ayşe’nin omuzlarına biniyordu. Elif’e bahsetmemişti. Nişanlısı Cem’le yeni bir hayat kurmak üzere olan kız kardeşini, kendi derdiyle meşgul etmek istememişti.

Kasadan çekilecek para yoktu. Ayşe, dükkânın tapusunu ipotek ettirerek bankadan kredi çekmekten başka çare bulamadı. Bu, zaten zor durumdaki dükkân için büyük bir riskti. Ama annesinin sağlığı her şeyden önemliydi.

“Ayşe, yine mi sabaha kadar uyumadın?” Fatma Hanım, bir sabah Ayşe’nin yorgun yüzünü görünce endişelendi. “Gözlerinin altı çökmüş, solgun duruyorsun kızım.”
“Yok anneciğim, biraz işler yoğundu, ondan.” Ayşe, annesine belli etmemeye çalıştı. Anjiyo başarılı geçmiş, annesi şimdi toparlanma sürecindeydi. Ama Ayşe’nin borç yükü katlanmıştı.

Dükkân kirasını, faturaları, çalışanların maaşını zar zor denkleştiriyordu. Geceleri uyuyamıyor, tavanı izleyerek borçları nasıl ödeyeceğini düşünüyordu. Bir akşam, Elif aradı. “Abla, yeni dairemizi tuttuk Izmir’de! Manzarası harika, bir gelsen bayılırsın.”
Ayşe, zoraki bir gülümsemeyle “Çok sevindim canım, gözün aydın,” dedi. Elif’in mutluluğuna ortak olmaya çalıştı, ama kendi içindeki çukur büyüyordu.

Bir gece, dükkânın arka tarafındaki eski depoda, babasının eşyalarını karıştırırken, tozlu bir kutu buldu. İçinden eski resim defterleri, kömür kalemleri ve solmuş bir mektup çıktı. Mektup, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nden gelmişti. Ayşe’nin kazandığını bildiren kabul mektubu. Gözleri doldu. On sekiz yaşındaydı o zaman. Babasının vefatı, borçlar, Elif’in dershane masrafları… O mektubu yırtıp atmamıştı. Sadece bir köşeye saklamış, hayatının o sayfasını hiç açılmamak üzere kapatmıştı. Annesi ve Elif, onun resme olan tutkusundan vazgeçtiğini sanıyorlardı. Ayşe de öyle söylemişti zaten. “İlgi alanım değişti anne, artık ticarete atılmak istiyorum,” demişti. Oysa kalbi, renklerin, çizgilerin peşinden gitmek istiyordu.

Defterlerden birini açtı. Gençlik yıllarının desenleri, portre denemeleri… Parmakları, karakalemle çizilmiş bir kadın yüzünde durdu. Bu, Elif’ti. Gülümseyen, ışık saçan, umut dolu bir Elif. Ayşe, o zaman da Elif’in geleceği için kendi ışığını feda etmeyi göze almıştı.

***

Ayşe’nin uykusuz geceleri, yorgunluğu ve giderek artan bitkinliği, Fatma Hanım’ın dikkatini çekmeye başlamıştı. “Ayşe, sen kendine hiç iyi bakmıyorsun. Ne oluyor kızım sana? Bir derdin mi var?”
“Yok anneciğim, her şey yolunda. Hava değişimi belki de.”
Ama Fatma Hanım’ın içi rahat etmiyordu. Bir akşam, Ayşe uyuduktan sonra, kızının odasına girdi. Komodinin üzerindeki cüzdanı gördü. İçinden bir banka dekontu ve bazı evraklar sarkıyordu. Merakına yenilip baktığında, gözleri fal taşı gibi açıldı. Dükkânın ipotek edildiğine dair bir belge ve yüklü bir kredi dekontu. Altında Ayşe’nin imzası. Fatma Hanım, kalbinden bir sızı geçtiğini hissetti. Kızının neden bu kadar yorgun olduğunu şimdi anlıyordu. Anjiyo masraflarını Ayşe’nin karşıladığını, bunu kendisinden gizlediğini idrak etti.

Fatma Hanım, ertesi gün Elif’i aradı. “Kızım, senin ablan iyi değil. Bir gelsen de görsen. Dükkânı da ipotek ettirmiş meğer bizim ameliyat masrafları için.”
Elif, telefonu Ayşe’nin dükkânının önünden geçerken, ablasına uğramak için geldiğinde açmıştı. Annesinin sözleri, başına kaynar sular dökülmüş gibi hissettirdi. Annesi, o kadar da detay vermemişti ama Elif’in içine bir kurt düşmüştü. Abla, neden kendisinden saklamıştı?

Dükkâna girdi. Ayşe, müşterilerle ilgileniyordu. Yüzünde soluk bir gülümseme, gözlerinde derin bir yorgunluk. Elif, kardeşinin halini görünce irkildi. Gözleri, yaşları saklamak için nemlenmişti. İşler bitince, Ayşe’ye sarıldı. “Abla, iyi misin?”
“İyiyim canım, ne olsun.”
“Anne aradı beni, bir şeyler söyledi ama tam anlamadım. Dükkânı… ipotek mi ettirdin?”
Ayşe’nin yüzündeki kan çekildi. “Ne alaka? Yok öyle bir şey. Annem yanlış anlamıştır.”
“Abla, bana yalan söyleme! Ne zaman öğrenmiştim ki zaten doğruyu senden?” Elif’in sesi yükseldi. İçindeki öfke ve hayal kırıklığı bir aradaydı. “Neden bana hiçbir şeyi anlatmıyorsun? Benim o kadar param var, neden benden istemedin?”
“Senin kendi düzenin var Elif. Cem’le evleneceksin, Izmir’e gideceksin. Seni borçlarla, dertlerle uğraştırmak istemedim.” Ayşe’nin sesi kısıldı.
“Beni dertlerden uzak tutarken, kendini dertlerin içine mi attın? Benim her şeyim, senin fedakârlıkların üzerine mi kuruldu?!” Elif’in sesi titriyordu. Babaları vefat ettiğinde, Ayşe’nin üniversiteyi bırakıp dükkâna geçtiğini hatırladı. O zamanlar çok küçük ve kendi dünyasına dönük olduğu için, bunun Ayşe için ne anlama geldiğini hiç düşünmemişti. Hep Ayşe’nin fedakâr olduğunu bilirdi, ama fedakârlığın boyutlarını hiç idrak etmemişti.

Elif, ablasının odasına gitti. Gözleri yaşlıydı. Annesinin söylediği şeyleri kendi gözleriyle görmek istiyordu. Ayşe’nin cüzdanında, o banka dekontu ve ipotek belgesi duruyordu. Elif, daha derine indikçe, eski bir fotoğraf albümünün arasına sıkışmış, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nden gelen kabul mektubunu buldu. Tarihine baktı. Kendi üniversiteye başladığı yıl. Dünyası başına yıkıldı. Ayşe’nin ressam olma hayalinden vazgeçtiğini sanıyordu. Oysa ablası, kendi hayallerini toprağa gömmüş, onun eğitimini finanse etmek için bakkalda çalışmaya başlamıştı.

Elif, elindeki mektup ve belgelerle Ayşe’nin karşısına çıktı. Göz göze geldiler. Ayşe’nin yüzünde yılların yorgunluğu, hayal kırıklığı ve derin bir sevgi karışımı bir ifade vardı. Elif’in gözleri ise öfke, şok ve tarifsiz bir pişmanlıkla doluydu.

“Abla… Bu ne?” Sesi güçlükle çıktı. Elindeki mektubu uzattı. “Sen… sen ressam olacaktın. Neden? Neden bana hiç söylemedin?”
Ayşe, gözlerini Elif’in gözlerinden kaçırmadı. “O zamanlar çok küçüktün Elif. Babam vefat etti, dükkân kötüydü, annem de perişandı. Senin okuman gerekiyordu. Sen çok zekiydin, yetenekliydin. Ben… ben kendi hayallerimi erteleyebilirdim. Senin geleceğin daha önemliydi.”
“Ertelemek mi? Abla, sen onları öldürmüşsün!” Elif’in sesi titriyordu. “Benim bütün hayatım, senin yaşanmamış hayatının üzerine mi kuruluydu?”
“Hayır Elif, öyle değil. Sen benim için yaptığım en güzel şeydin. Senin başarıların, benim de gururum oldu. Senin mutluluğun… benim mutluluğumdu.” Ayşe, ağlıyordu. Yıllardır içine attığı tüm duygular, şimdi sel gibi akıyordu gözlerinden. “Herkesin bir yolu vardır Elif. Benim yolum, sizi korumak, kollamaktı.”

Elif, ablasının ayaklarına kapandı. Hıçkırarak ağlıyordu. Hayatındaki tüm başarıların, ablasının sessiz fedakârlıklarının bir sonucu olduğunu idrak etmek, onu derinden sarsmıştı. O da ağladı. İlk defa, sadece kendi kayıpları için değil, ablasının kayıpları için, yaşanmamış bir hayat için ağlıyordu.

***

Izmir’e taşınma planları ertelendi. Elif, nişanlısı Cem’e her şeyi anlattı. Cem, duydukları karşısında şaşkına döndü ama Elif’e destek oldu. Elif, ablasının omzundaki yükü hafifletmeye kararlıydı. İlk iş, dükkânın borcunu kapatmak oldu. Kendi birikimlerini ve Cem’den aldığı desteği kullandı. Sonra, ablasının itirazlarına rağmen, dükkânı baştan sona yenileme projesine girişti. Mimar kimliğini kullanarak, küçük bakkalı modern ama sıcak bir mahalle marketine dönüştürdü. Ayşe, başta direndi. “Benim sana borcum var,” dedi. Ama Elif kararlıydı. “Senin bana yaşattığın bir hayat var abla. Bu, senin borcun değil, benim şükran borcum.”

Dükkân, Elif’in dokunuşlarıyla bambaşka bir havaya bürünmüştü. Daha ferah, daha düzenli, ürün çeşitliliği artmıştı. Müşteriler de artmaya başlamıştı. Ayşe, hala dükkânın başında duruyor, ama omuzlarındaki yük hafiflemişti. Yorgun gözlerindeki hüzün, yavaş yavaş bir parıltıya dönüşüyordu.

Bir akşam, dükkânı kapatmışlardı. Elif, Ayşe’yi eski deponun bir köşesinde, karakalemle bir şeyler çizerken buldu. Eskiz defteri dolmuş, yeni bir defter açılmıştı. Çizimler daha olgundu, daha derinlemesine. Ayşe, başını kaldırıp Elif’e gülümsedi. O gülümsemede, yıllardır beklenen bir baharın tazeliği vardı.

“Abla,” dedi Elif, elinde bir paketle. “Bunlar sana.”
Paketi açan Ayşe, gözlerine inanamadı. İçinden yepyeni bir palet, rengârenk boyalar, çeşit çeşit fırçalar ve büyük, boş bir tuval çıktı. Yıllardır hayalini kurduğu malzemelerdi bunlar.
Ayşe’nin gözleri doldu. “Elif…”
“Geç değil abla,” dedi Elif, ablasının yanına oturarak. “Hiçbir şey için geç değil. Benim hayallerimi kurarken, senin hayallerine kör olmuşum. Ama artık değilim. Şimdi sıra sende.”

Ayşe, tuvale dokundu. Soğuk ve beyaz bir yüzeydi. Ama o biliyordu ki, bu tuval yakında hayatla, renklerle dolacaktı. Yılların sessiz fedakârlığı, sonunda bir çiçek açacaktı. Belki de en güzelini, en anlamlısını. Ayşe, gözlerini Elif’e çevirdi. Aralarında, kelimelerin ötesinde, derin bir anlayış ve sevgi bağı oluşmuştu. Bu, fedakârlığın bir bedeli değil, yeniden keşfedilmiş bir hayatın başlangıcıydı. Ayşe, Elif’e sarıldı. Şimdi, ikisi de birbirini daha iyi anlıyordu. Ve Ayşe, ilk defa, gerçekten özgürleştiğini hissetti. O akşam, ilk fırça darbesini attı tuvaline. Canlı, parlak bir sarıydı o. Güneşi andıran bir başlangıçtı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık