İhanet

Kırık Yakamoz

8 dakikalık okuma · 1346 kelime

Ege, gözlerini bilgisayar ekranından ayırıp derin bir nefes aldı. Karşısındaki koltukta ayaklarını uzatmış, elindeki telefonda son çıkan strateji oyununu kurcalayan Mert’e baktı. Ofisteki loş ışık, İstanbul’un gece siluetini cama yansıtıyor, şehrin uğultusu onlara uykusuz gecelerinden birinde eşlik ediyordu. “Biliyor musun Mert,” dedi Ege, sesi yorgun ama umut doluydu, “bu Yakamoz Yazılım’ı kurarken ikimizin de cebinde sadece hayaller vardı. Şimdi buradayız, koskoca bir ekibimiz, kocaman projelerimiz var.”

Mert başını kaldırmadan gülümsedi. “Hayallerle beslenen aç ruhlarız biz Ege. Senin o titiz planlamaların olmasa benim o deli fikirlerim asla hayat bulmazdı.”

Bu, onların yıllardır süregelen dinamiğiydi. Ege, düzenin, mantığın ve hesaplamanın adamıydı. Mert ise yaratıcılığın, sezginin ve risk almanın peşinden koşardı. Birbirlerini tamamlıyorlar, tıpkı denizin derinliklerindeki biyolüminesans gibi, karanlıkta birbirlerine ışık oluyorlardı. Yakamoz Yazılım, sadece bir şirket değil, onların dostluğunun, kardeşliğinin cisimleşmiş haliydi. Üniversite sıralarından beri ayrılmayan iki can dostu, şimdi kendi imparatorluklarını kurmuşlardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla ofisten ayrılırken, Ege’nin içi huzur doluydu. Defne’yle evliliği, büyüyen şirketi, Mert’le olan sarsılmaz dostluğu… Her şey yolundaydı. Belki de fazla yolundaydı. Hayatın ne zaman fırtınalara gebe olduğunu insan en çok da bu denli bir sakinlikte unuturdu.

İlk çatlaklar usulca belirmeye başladı. Mert, son zamanlarda daha gergin, daha dalgın görünüyordu. Geç saatlere kadar ofiste kalıyor, çoğu zaman uykusuz ve gözleri kan çanağı gibi geliyordu işe. Ege bunu ilk başta iş yükünün artmasına, yeni projelerin getirdiği strese yordu. “Dinlen biraz,” derdi, “Bu tempoyla çökeceksin.”

Mert, her seferinde samimi bir gülümsemeyle geçiştirirdi. “Merak etme, benden kediye ciğer emanet edilmez. Sadece şu yeni projeyle yatıp kalkıyorum.”

Ama işler daha tuhaflaşmaya başladı. Mert’in eski neşeli halleri kaybolmuş, mizah anlayışı kararmıştı. Telefon görüşmelerini gizli kapaklı yapar, Ege sorduğunda “kişisel bir mesele” diye geçiştirirdi. Ege’nin eşi Defne bile durumu fark etmişti. “Mert’e bir şeyler oluyor Ege. Gözleri boş, sanki bir sır taşıyor.”

Ege, Defne’yi de geçiştirdi. “Abartıyorsun aşkım. İşler yoğun, herkes gergin bu aralar.” Ama Defne’nin sözleri aklının bir köşesine takılmıştı. Mert’in her zaman açık olan ofis kapısı artık çoğunlukla kapalıydı.

Bir akşam, Ege mesai bitiminden sonra bile ofiste kalmış, ertesi günkü yatırımcı sunumu için son detayları gözden geçiriyordu. Kapalı bir görüşme yaptığını sandığı Mert’in sesleri yan odadan kulağına çalındı. Sesler fısıltı halindeydi ama gerginlik barizdi. “Hayır, yapamam… Biraz daha süreye ihtiyacım var… Anlamıyorsun, bu benim için her şey demek.” Ege istemsizce kulak kabarttı. Mert’in sesi titriyordu, neredeyse ağlayacak gibiydi. “Annem… Biliyorum, biliyorum ama o parayı bulmak zorundayım.”

Mert’in annesi Ayşe Hanım, yaklaşık bir yıldır ağır bir hastalıkla mücadele ediyordu. Ege bunu biliyordu, hatta ilk günden beri Mert’e destek olmuştu. Ancak durumun bu denli kötüleştiğinden ve Mert’in bu kadar bunaldığından habersizdi. Mert, annesinin durumuyla ilgili detayları genellikle saklardı, Ege’yi üzmek istemezdi. Ancak bu fısıltılar, Ege’nin içini kemiren bir şüphe tohumunu ekti. Mert’in sıkıntısı, sadece annesinin hastalığından mı ibaretti?

Birkaç hafta sonra, şirketin aylık finansal raporlarını incelerken Ege’nin gözüne bir şey takıldı. Küçük bir farktı, anlamsız denecek kadar küçük bir meblağ. Muhasebe departmanında bir hata olabileceğini düşündü. Ancak birkaç gün sonra, farklı bir hesap kaleminde benzer, bu sefer biraz daha büyük bir eksiklik fark etti. Bir değil, iki değil… Başta münferit hatalar gibi görünen bu durumlar, Ege’nin içindeki şüpheyi beslemeye başladı. Mert’in garip halleriyle finansal tablolardaki bu tutarsızlıklar arasında bir bağlantı olmalıydı.

Gizlice, kimseye sezdirmeden, Ege kendi çapında bir araştırma başlattı. Günlerce, gecelerce şirketin tüm finansal kayıtlarını didik didik etti. Başlangıçta küçük görünen eksiklikler, bir araya geldiğinde devasa bir deliğe dönüşüyordu. Şirket hesaplarından yapılan bazı transferler, normalde kullandıkları bankalar dışındaki bilinmedik hesaplara yönlendirilmişti. Bazı faturalar şişirilmiş, bazıları ise hiç var olmayan kalemler için düzenlenmişti.

Ege’nin kalbi her yeni bulguyla daha da hızlanıyor, göğsünde soğuk bir el geziniyordu. Her seferinde Mert’in adının geçtiği, Mert’in onayladığı belgelerle karşılaşıyordu. İnanamıyordu. Mert yapmazdı. Mert, kardeşimdi. Ama rakamlar yalan söylemiyordu.

Sonunda, bir sabah, Ege’nin eli titreyerek bir banka ekstresini tutuyordu. Yakamoz Yazılım’ın önemli bir projesi için ayrılan teminat hesabından, çok yüksek bir meblağın şahsi bir banka hesabına aktarıldığı açıkça görünüyordu. Ve o şahsi hesap, Mert’e aitti. Dahası, o paranın çok kısa bir süre içinde yüksek faizli, teminatlı bir krediye aktarıldığına dair izler vardı. Kredi, Mert’in annesinin adına, ancak Yakamoz Yazılım’ın varlıkları teminat gösterilerek çekilmişti.

Gözleri karardı. Dünyası başına yıkılmıştı. Mert… Arkadaşı, kardeşi, ortağı Mert, şirketi batırabilecek bir risk almış, hem de gizlice, Ege’den habersiz, şirketin geleceğini kendi kişisel derdi için tehlikeye atmıştı. Kırılan güvenin sesini duydu. İçindeki o saf, çocukça inanış, cam bir vazo gibi paramparça olmuştu.

Ege, elindeki belgelerle Mert’in ofisine girdi. Kapıyı çarparak kapattığında Mert yerinden sıçradı. Yüzündeki telaş, her şeyi ele veriyordu. “Ege, ne oldu? Bir sorun mu var?”

Ege, masanın üzerine belgeleri fırlattı. Sesinde biriktirdiği tüm öfke, hayal kırıklığı ve acı vardı. “Sorun mu var? Sorun mu var Mert? Bunlar ne peki? Şirketin teminat hesapları nereye gitti? Bu neyin parası? Benim bilmediğim ne işlere girdin sen?!”

Mert, masadaki belgelere baktı, yüzü bembeyaz oldu. Gözleri korku ve suçlulukla doluydu. Dudakları titredi. “Ege… Ben… Açıklayabilirim.”

“Açıkla! Bekliyorum! Kardeşim dediğim adam, hayatımın emeğini, ortak hayallerimizi, benim haberim olmadan nasıl ipotek eder, nasıl ateşe atar, açıkla bana!” Ege’nin sesi hıçkırıklarının arasında boğuluyordu.

Mert, yavaşça koltuğuna çöktü, elleriyle yüzünü kapattı. Boğuk bir sesle, “Annem… Annem çok kötüydü Ege. Tedavisi çok pahalıydı. Sigorta karşılamadı her şeyini. Borç batağına girdim. Biliyorsun, senin de desteğin oldu hep, ama o yetmedi. Bir anda ameliyat masrafları, ilaçlar… Önümü göremiyordum.”

Ege dinliyordu, içindeki öfke yavaş yavaş, yerini derin bir acıya bırakıyordu.

“Birinden duydum. Yüksek getirili, riskli bir yatırım. Dediler ki kısa sürede borcunun kat be katını çıkarırsın. Annem ölüyor sandım Ege. Gözüm karardı. Şirketin teminat hesabını gösterdim ipotek olarak. Kredi çekip oraya yatırdım. Geri ödeyecektim, söz veriyorum. Kimse fark etmeyecekti. Ama… Ama batırdım Ege. Her şeyi kaybettim. Borç, teminatın çok üstüne çıktı. Şirket de battı şimdi. Her şeyi mahvettim.” Mert’in sesi hıçkırıklara karışmıştı. “Senden gizlemek zorunda kaldım. Sana söyleyemezdim. Yüzüne bakamazdım.”

Ege, gözleri boşluğa sabitlenmiş bir şekilde Mert’e baktı. Onu anlıyordu, annesinin hastalığına olan çaresizliğini anlıyordu. Ama güven… Güven, bir kez kırıldığında kolay kolay tamir olmazdı. Mert, kendisini değil, Yakamoz Yazılım’ı, ikisinin de emeğini, geleceğini tehlikeye atmıştı. Bu, sadece finansal bir hata değildi, kalbe saplanan bir hançerdi.

“Neden… Neden bana söylemedin Mert? Birlikte aşardık. Birlikte bir yol bulurduk.” Ege’nin sesi kısık, içinde tüm enerjisini tüketmiş gibiydi.

Mert başını kaldırdı, gözleri Ege’nin gözlerine kenetlendi. “Gururum el vermedi Ege. Sana yük olmak istemedim. Sana güvenim sonsuzdu, biliyorsun. Ama kendime olan güvenimi kaybettim. Ne yapacağımı şaşırdım. Karanlık bir tünelin içine girdim ve çıkışını bulamadım.”

Durum vahimdi. Şirket, Mert’in gizlice kullandığı teminatlar yüzünden büyük bir borç yükünün altına girmişti. Bankalar kapıya dayanmak üzereydi. Yakamoz Yazılım, batışın eşiğindeydi. Ege, tüm birikimini, evini bile ipotek ettirse bu borcun altından kalkamayabilirdi.

Önünde iki seçenek vardı: Ya Mert’i koruyacak, onun adına tüm yükü üstlenecek ve şirketi batıracaktı. Ya da Mert’i ifşa edecek, yasal yollara başvuracak ve Yakamoz Yazılım’ı kurtaracaktı. İkinci seçenek, Mert’in hayatını bitirmek demekti, annesinin de son umudunu yok etmek. Ama ilk seçenek, Ege’nin kendi hayatını, Defne’nin geleceğini, yılların emeğini heba etmek anlamına geliyordu.

Haftalar süren uykusuz gecelerin, avukatlarla bitmek bilmeyen görüşmelerin ardından Ege, en zor kararı verdi. Yakamoz Yazılım’ı kurtarmak zorundaydı. Bu sadece onun değil, ekibinin, ailelerinin geleceğiydi.

Mert, şirket hisselerini Ege’ye devretti, kalan tüm mal varlığını satarak borcun bir kısmını karşılamaya çalıştı. Ama yetersizdi. Yasal süreç işledi. Mahkeme kararıyla Mert’in üzerine kalan borçlar ve şirketin tazminat talepleri onun zaten kısıtlı olan hayatını tamamen altüst etti. Annesi Ayşe Hanım’ın tedavisi yarıda kaldı, Mert kendini suçluluk ve pişmanlık girdabında buldu.

Yakamoz Yazılım, büyük bir krizden geçti. Ege, tüm kaynaklarını seferber etti, ekibiyle birlikte canla başla çalıştı. Birçok projeden vazgeçmek zorunda kaldılar, bazı çalışanlarla yolları ayrıldı. Şirket, yara bere içinde ayakta kalabildi. Ama eski canlılığı yoktu. Eski ruhu gitmişti.

Bir yıl sonra, Yakamoz Yazılım yeniden yükselişe geçmişti. Yeni projeler, yeni umutlar… Ama Ege için hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ofisinde, Mert’le paylaştıkları o loş odada oturmuş, İstanbul’un gece ışıklarına bakıyordu. Ekranındaki yeni projeler, parlak rakamlar, hepsi oradaydı. Ancak Mert’in koltuğu boştu. Onun o neşeli kahkahaları, yaratıcı fikirleri, artık yoktu.

Ege, hayatında ilk kez bu denli yalnız hissediyordu. Şirket ayakta kalmıştı, evliliği Defne’nin anlayışıyla ayakta kalmıştı. Ama bir parçasını kaybetmişti. İçindeki o saf güven, bir daha asla eski haline dönemeyecek kadar parçalanmıştı. Yakamoz, o büyüleyici parıltı, karanlık sularda hâlâ ışık saçıyordu belki ama, artık kırık bir yakamozdu. Ege, şirketi kurtarmıştı, evet. Ama kardeşini kaybetmişti. Ve bu zaferin tadı, acıdan daha ağırdı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık