Sosyal Drama

Boğaz’ın İki Yakası

8 dakikalık okuma · 1605 kelime

Elif, kampüsün kafeteryasında, kütüphane mesaisi sonrası yorgun argın oturmuş, soğumuş çayını karıştırırken, gözleri camdan dışarıdaki yağmur damlalarına takılmıştı. Her bir damla, cam yüzeyinde kısa bir yolculuk yapıyor, sonra bir diğeriyle birleşip kayboluyordu. Tıpkı kendi hayatındaki umut kırıntıları gibi, bir an belirip sonra hızla eriyen. Hukuk fakültesinin burslu öğrencisi olmak, İstanbul Üniversitesi’nin o prestijli kapılarından içeri girmek, Esenler’deki küçük dairesinin penceresinden görünen gri manzaradan çok daha fazlasını vaat etmişti ona. Ama vaatler, görünmez duvarlarla çevrili bir tünelden ibaretmiş gibi geliyordu bazen. Tam o sırada, tanıdık bir siluet kafeterya kapısında belirdi. Demir. Gülümsedi. Onun gelişi, yağmurun ardından çıkan güneş gibiydi Elif için; parlak, umut vadeden ve her şeyi unutturan.

Demir, enerjisiyle içeri doluştu. Üzerindeki pahalı, markalı tişört ve kot pantolon, Elif’in haftalık yevmiyesiyle aldığı en yeni gömleğinden daha fazlaydı. Bunu düşünmek istemiyordu. Demir’in açık kahve gözleri, Elif’i bulur bulmaz parladı. “Elifim, uzun zamandır bekliyor musun?” diye sordu, yanına gelip yanağına bir öpücük kondururken. Elif, kendisi de farkında olmadan yanağında oluşan kızarıklığı eliyle örtmeye çalıştı. “Yok, yeni oturdum sayılır,” diye yalan söyledi. Onu bekletmek istemiyordu, zaten tüm gün derslerde ve ardından kütüphanede solgun duran yüzü, yorgunluğunu yeterince ele veriyordu.

Demir, Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü son sınıf öğrencisiydi. Babası ülkenin önde gelen inşaat firmalarından birinin sahibiydi. Demir, paranın getirdiği rahatlığı ve özgüveni taşıyordu üzerinde. Ama bu, asla küstahça bir tavra dönüşmüyordu. Aksine, herkesle kolayca iletişim kurabilen, neşeli ve samimi bir yapısı vardı. Elif’in ona âşık olmasının belki de en büyük nedeni buydu; o, Demir’i çevresindeki tüm o şaşaalı hayattan soyutlamış, sadece kendi “Demir”i olarak görmeyi başarmıştı. Onların aşkı, tesadüflerin bir araya getirdiği bir koro kulübünde başlamış, ortak müzik sevgileriyle gelişmişti. Elif, Demir’in sesindeki sıcaklığa, Demir ise Elif’in piyanodaki zarif parmaklarına hayran kalmıştı.

İlk başlarda, farklılıkları yalnızca tatlı bir renk katıyordu ilişkilerine. Demir, Elif’in Esenler’deki evine geldiğinde, mahallenin daracık sokaklarında dolaşmaktan, bakkal amca ve komşu teyzelerle muhabbet etmekten keyif almıştı. “Burada her şey daha samimi, daha gerçek,” demişti. Elif ise onun Etiler’deki lüks dairesine gittiğinde, geniş pencerelerden görünen Boğaz manzarasına, duvardaki modern sanat eserlerine sessizce hayran kalmış, ama aynı zamanda içinde bir yabancılık hissi büyümüştü. O evde kendini misafir gibi değil, bir uzaylı gibi hissediyordu. Her eşya, her köşe, sanki “Sen buraya ait değilsin,” diye fısıldıyordu.

Ancak zaman geçtikçe, fısıltılar yükselmeye başladı. Bir akşam Demir, Elif’e mezuniyet sonrası iş planlarından bahsederken, “Babamla konuştum, şirket bünyesinde bir pozisyon ayarladı bile. Hem yüksek lisans için de yurt dışı seçeneklerine bakıyoruz,” demişti, yüzünde gelecek vaat eden bir gülümseme. Elif ise o sırada, “Benim bursum da devam ederse, belki bir avukatlık bürosunda staj bulurum. Annemin ilaçları, kardeşimin okul masrafları… Önceliklerim farklı,” diye düşünmüştü. Bu düşünce, boğazında düğümlenen bir yumru olmuştu. O an, Demir’in dünyasındaki “seçenekler” ile kendi dünyasındaki “mecburiyetler” arasındaki uçurumun ne kadar derin olduğunu ilk kez bu kadar net hissetmişti.

Demir’in ailesiyle tanışma daveti, bu uçurumu bir nebze de olsa doldurma veya tamamen ayırma ihtimalini beraberinde getirmişti. Leyla Hanım, Demir’in annesi, telefonla Elif’i nazikçe akşam yemeğine davet ettiğinde, Elif’in içini hem heyecan hem de tarifsiz bir endişe kaplamıştı. Ne giyecekti? Nasıl konuşacaktı? Annesinin, “Kızım, sakın kendini ezdirme, sen de bir ailenin kızısın,” şeklindeki tembihleri, o gece Elif’in zihninde yankılanıp duruyordu.

Yemek günü geldiğinde, Elif dolabındaki en düzgün, en sade kıyafeti giydi. Açık bej bir elbise ve üzerine şık durduğunu düşündüğü ince bir hırka. Annesi, “Saçlarını da topuz yapsana, daha hanımefendi durur,” demişti, onun saçlarını tararken. Elif, aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altındaki hafif morluklar, son zamanlardaki yoğun tempoyu ve uykusuz geceleri ele veriyordu.

Demir’in arabasıyla köprüyü geçerken, karşıya, yani zenginliğin ve ihtişamın yalılarla süslü yakasına geçmek, Elif için bir sınav gibiydi. Demir’in ailesinin yalısına vardıklarında, Elif’in kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Kapıyı açan hizmetli, Elif’in daha önce yalnızca filmlerde gördüğü bir ihtişamın kapılarını araladı. İçerisi, modern sanat eserleri ve antika mobilyaların kusursuz bir uyum içinde dans ettiği geniş bir salona açılıyordu. Demir’in babası, saygın iş adamı Orhan Bey, köşe koltuklardan birinde gazetesini okuyordu. Leyla Hanım ise elinde bir kadeh şarapla salonun ortasında duruyordu.

“Hoş geldiniz çocuklar,” dedi Leyla Hanım, sıcak ama mesafeli bir gülümsemeyle. Elif’e uzattığı eli, ince parmakları ve bakımlı tırnaklarıyla dikkat çekiyordu. Elif, onun elini sıkarken, kendi tırnaklarının kısa ve ojeden uzak halini düşündü. Orhan Bey, gazetesini indirip Elif’e başıyla selam verdi. “Demir çok bahsetti senden, avukat hanım adayımız,” dedi, sesi tok ve kendinden emin. Elif, yutkundu. “Memnun oldum Orhan Bey,” dedi, sesinin titrememesine gayret ederek.

Yemek boyunca, Leyla Hanım’ın zarif soruları, Elif’i bir sorguya çekmekten farksızdı. “Anneniz ne iş yapıyor Elifciğim? Babanız? Nerede yaşıyorsunuz? Okulunuz nasıl gidiyor? Burslu okumak çok büyük başarı, tebrik ederim.” Her soru, Elif’in kendi dünyasının kapılarını aralıyor, Leyla Hanım ise kapı aralığından içeriyi süzüyordu. Elif, annesinin ev hanımı olduğunu, babasının bir fabrikada çalıştığını ve Esenler’de oturduklarını anlatırken, kelimelerin tadı ağzında acılaşıyordu. Demir, annesinin sorularını sezmiş olacak ki, sık sık konuyu değiştirmeye çalıştı, Elif’in elini masanın altından sıktı. Onun desteğini hissetmek, Elif’e biraz olsun güç veriyordu.

Yemekten sonra kahveler yudumlanırken, Leyla Hanım, “Demir, biliyorsun bizim ailemiz çok köklüdür. Sosyal çevremiz, iş ilişkilerimiz… Evliliklerimizde de buna çok dikkat ederiz,” dedi, sözleri Elif’e değil, ama Elif’in kulağına fısıldanmış gibiydi. Orhan Bey, başını sallayarak onayladı. “Bu camiada güven ve itibar her şeydir evladım. İnsanlar önce neye sahip olduğuna, sonra ne kadar başarılı olduğuna bakar.”

Elif, boğazında biriken yumruyla yutkunmakta zorlandı. Bu sözler, kendisine doğrudan söylenmese de, apaçık bir yargılama, bir sınır çizme girişimiydi. Demir’in yüzündeki şaşkınlık ve rahatsızlığı gördü. “Anne, baba… Elif’in bunlarla ne ilgisi var?” diye araya girdi, sesi gerginleşmişti. Leyla Hanım, oğluna dönüp usulca gülümsedi. “Elbette doğrudan ilgisi yok canım. Sadece genel bir konudan bahsediyordum.” Ama Elif biliyordu. Bu, “Sen bizim dünyamıza ait değilsin, bu ilişki yürümez,” demenin kibar ve dolaylı yoluydu.

O gece Demir, Elif’i eve bırakırken, defalarca özür diledi. “Annemleri takma sakın. Onlar böyledirler biraz. Ama ben seni seviyorum Elif. Sadece seni.” Elif, ona baktı. Demir’in gözlerinde samimiyet vardı, aşk vardı. Ama aynı zamanda, kendi ayrıcalıklı dünyasının getirdiği bir tür naiflik de vardı. O, kendi ailesinin sözlerinin ağırlığını hiçbir zaman Elif kadar derinden hissetmemişti.

Günler, haftalar geçti. Demir, ailesinin tavrına rağmen Elif’le ilişkisini sürdürmekte kararlıydı. Ama Elif’in içinde bir şeyler kırılmıştı. Her buluşmalarında, Boğaz’ın iki yakası arasındaki o görünmez duvarın her zamankinden daha yüksek ve geçilmez olduğunu hissediyordu. Demir’in en masum teklifleri bile, Elif’e kendi yoksunluklarını hatırlatıyordu. “Haftaya Paris’e gidelim mi? Hafta sonu babamın teknesinde arkadaşlarla takılırız. Annem yeni bir konser bileti bulmuş, gitmek ister misin?” Bu teklifler, Elif’in ulaşamayacağı, hatta hayalini bile kurmaya cesaret edemeyeceği şeylerdi. O, ailesine destek olmak, okulu bir an önce bitirip iş bulmak zorundaydı. Paris onun için lüks değil, uzaylıların yaşadığı bir gezegendi.

Bir akşam, Elif kütüphanede ders çalışırken, annesi aradı. Sesi titriyordu. “Kızım, babanın fabrika kapanıyor dediler. Tazminat falan… Belirsizlik var. Nasıl olacak şimdi?” Elif’in dünyası başına yıkıldı. Babasının işsiz kalması, zaten ince bir ipe bağlı olan aile bütçelerini tamamen koparacaktı. O gece eve gittiğinde, annesinin endişeli yüzünü, babasının omuzlarındaki çöküntüyü gördü. Kardeşi küçük Efe ise ne olup bittiğini tam anlayamasa da, evdeki ağır havayı hissetmiş, sessizce köşesine çekilmişti.

Demir’le ertesi gün buluştuklarında, Elif her şeyi anlattı. Demir, Elif’in elini sıkıca tuttu. “Elifim, merak etme, ben yanındayım. Ne gerekiyorsa yaparız. Babamla konuşurum, belki o yardımcı olabilir.” Bu sözler Demir’in saflığını gösteriyordu. O, her sorunun parayla, bağlantılarla çözülebileceğine inanıyordu. Elif ise boğazındaki düğümle, Demir’in iyi niyetli teklifinin aslında nasıl da bir aşağılama potansiyeli taşıdığını hissetti. Onların dünyasında bu tür sorunlar “hallolurdu.” Elif’in dünyasında ise bu, geceleri uykuya dalmadan önce tavana bakıp çözüm aramak, gururuyla cebindeki son kuruşu tartmak demekti.

“Demir,” dedi Elif, yavaşça elini çekti. “Senin babandan yardım istemek… Bu benim yapabileceğim bir şey değil.”
Demir şaşırdı. “Neden ki? Biz artık bir aileyiz sayılır. Sen de benim ailem gibisin. Bu senin sorunun değil, bizim sorunumuz.”
Elif’in gözleri doldu. “Bizim değil Demir. Bu benim sorunum. Benim ailemin sorunu. Ve ben bunu kendi başıma çözmeliyim.”
Demir’in yüzündeki gülümseme soldu. “Anlamıyorum seni Elif. Bu kadar gurur neden?”
“Bu gurur değil Demir. Bu, kimlik. Bu, benim varoluş biçimim. Senin ailenin dünyasında ‘hallolacak’ şeyler, benim dünyamda bir kadının hayatını, bir ailenin kaderini belirliyor. Sen bunu anlayamazsın.”

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Demir, ona uzanmak istedi ama Elif geri çekildi. “Ben seninle mutluyum Demir. Ama seninle birlikte olmak, sürekli olarak senin dünyana adapte olmaya çalışmak, kendi dünyamı unutmak demek. Senin yanında ‘yetersiz’ hissetmek demek. Senin ailenin bakışlarını her hissettiğimde, içimin acıması demek. Ben bunu daha fazla taşıyamam.”

Demir’in gözleri şaşkınlık ve acıyla doluydu. “Ne diyorsun sen Elif? Ayrılmaktan mı bahsediyorsun?”
Elif başını salladı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Evet, Demir. Ayrılmaktan bahsediyorum. Biz Boğaz’ın iki yakası gibiyiz. Görünüşte çok yakın, ama aslında aramızda koskocaman bir deniz var. Ve ben bu denizde yüzmeyi öğrendim. Kendi başıma, kendi suyumda yüzmeyi.”

Demir, bir süre sessiz kaldı. Elif’in sözlerinin ağırlığı, onun ayrıcalıklı dünyasına bir tokat gibi inmişti. İlk kez, sahip olduğu her şeyin, Elif’i mutlu etmek yerine onu kendisinden uzaklaştırdığını anlamıştı. Elif’in sözlerindeki acı, onun kalbini de dağlıyordu. “Beni sevmeyi bıraktın mı yani?” diye sordu, sesi kısık ve umutsuzdu.

Elif, Demir’in gözlerinin içine baktı, gözyaşları içinde hafifçe gülümsedi. “Hayır, Demir. Seni sevmekten hiç vazgeçmedim. Belki de asla vazgeçemeyeceğim. Ama kendimi, annemi, babamı, Efe’yi de sevmek zorundayım. Ve bu sevgi, senin dünyanda boğulmama izin vermiyor.”

O gün, kampüsün kafeteryasında, yağmur camlara vurmaya devam ederken, Elif ve Demir’in yolları, Boğaz’ın iki yakası gibi ayrıldı. Elif, ardına bakmadan kalkıp gitti. Geride bıraktığı sadece bir aşk değil, aynı zamanda aşılması imkânsız sanılan, ancak gurur ve öz saygıyla yüzleşildiğinde aşılması gereken görünmez duvarların acıtan gerçeğiydi. Esenler’deki evine dönerken, Elif’in kalbi sızlıyordu ama omuzlarındaki yük hafiflemişti. Kendi ayakları üzerinde durmanın, kendi dünyasında var olmanın bedeli ağırdı belki, ama o bu bedeli ödemeye hazırdı. Çünkü bilincindeydi; bazı köprüler, ancak yıkıldıktan sonra yeniden, daha sağlam temeller üzerinde inşa edilebilirdi. Ve belki de o zaman, her iki yakadan da görünen yeni bir şehir, yeni bir hayat filizlenecekti. Ama şimdilik, Elif, kendi hikayesini kendi elleriyle yazmaya başlamıştı. Boğaz’ın iki yakasındaki sessiz fısıltılara inat, kendi sesini dinleyerek.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık