Aile Draması
Görünmez Duvarlar
Emine’nin nasırlı elleri, mermer sehpanın pürüzsüz, soğuk yüzeyinde ağır ağır geziniyordu. Cam bezinin hafif nemli dokunuşu, arkasında hiçbir iz bırakmadan, yansıyan ışığı adeta ikiye böldü. İşte tam da bu, Emine’nin yeni işindeki en sevdiği andı; dünyalar arasındaki keskin ayrımı en net hissettiği an. Bir yanda parmak uçlarında taşıdığı, her zerresi lüks ve boşvermişlik kokan bu pürüzsüz yüzeyler, diğer yanda ise onun kendi dünyasının, yorgun bedeninin, her sabah erken kalkan ruhunun, her akşam cebindeki üç kuruşun hesabını yapmanın bıraktığı derin izleri. Arda Bey ve Pelin Hanım’ın yalı dairesi, İstanbul’un nefes kesen Boğaz manzarasına nazır, bir kartpostal güzelliğindeydi. Emine ise pencereden içeri süzülen manzarayı değil, sadece içerideki toz bulutunu görüyordu.
Bir haftadır bu evde çalışıyordu. Haftanın üç günü, sabahın köründe kalkıp iki otobüs değiştiriyor, yoksul mahallesinden şehrin en zengin semtlerinden birine yolculuk ediyordu. İçi, o ilk günkü heyecanla doluydu hâlâ; yeni bir iş, daha iyi bir gelir demekti bu. Oğlu Can için, annesi için, belki de kendi için. Can, sekiz yaşında, pırıl pırıl gözleriyle dünyayı keşfetmeye hevesli, uzaya, yıldızlara, kara deliklere düşkün bir çocuktu. Kitap kurduydu. Emine, Can’ın o gözlerindeki pırıltıyı gördükçe, ne kadar yorulursa yorulsun, sanki yeniden şarj oluyordu.
Evin her köşesi, bir dergi kapağından fırlamış gibiydi. Dev tablolar, heykeller, minimalist mobilyalar ve Emine’nin ömründe görmediği kadar çok biblo. İlk gün, tozlarını alırken bir tanesini düşürme korkusuyla eli ayağına dolaşmıştı. Pelin Hanım, o zarif ama mesafeli gülüşüyle, “Merak etmeyin Emine Hanım, kırılırsa yenisini alırız,” demişti. Bu cümle, Emine’nin zihninde yankılanıp duruyordu. Kırılırsa yenisi alınacak eşyalar. Onun dünyasında kırılan, çatlayan her şey ya tamir edilir ya da yeri asla dolmazdı.
Can’ın son takıntısı, “Evrenin Sırları” adında, özel baskı, pahalı bir astronomi kitabıydı. Okuldaki fen öğretmeni bahsetmiş, Can da o günden beri Emine’nin etrafında dolanıp duruyordu. Emine, sahaflara bakmış, internette ikinci el ilanlarını taramış, ama nafile. Kitap ya bulunamıyor ya da fiyatı dudak uçuklatıyordu. O kitabın, Can’ın hayallerindeki kapıyı açacağını biliyordu Emine.
Öğle arasıydı. Arda Bey işe gitmiş, Pelin Hanım pilates dersindeydi. Evin tek kızı, Defne, on iki yaşlarında, odasında müzik dinliyordu. Emine, mutfakta kendine getirdiği zeytinli poğaçayı ve demli çayını içerken, Pelin Hanım’ın geçen gün bahsettiği “depo odasını” temizlemeyi aklına koydu. Burası, evin diğer kısımlarına göre daha dağınıktı. Kullanılmayan spor aletleri, eski valizler, bir yığın dergi ve çocuk kitapları vardı. Pelin Hanım, “Ne işine yararsa al Emine Hanım, gerisini at gitsin,” demişti.
Depo odasının kapısını açtığında, içeriye hafif bir küf kokusuyla karışık toz kokusu yayıldı. Kutuları karıştırmaya başladı. Bir köşede, üzerinde “Defne’nin Eskileri” yazan bir karton kutu duruyordu. İçinde rengi solmuş oyuncaklar, karalanmış defterler ve birkaç çocuk kitabı vardı. Emine, anlamsız bir merakla kutuyu karıştırırken, gözleri bir anda donup kaldı. Kutunun en dibinde, neredeyse unutulmuş, biraz tozlanmış ama sapasağlam duran o kitap: “Evrenin Sırları”.
Emine’nin kalbi küt küt atmaya başladı. Eli titredi. Sanki altın bir külçe bulmuş gibiydi. Bu, Can’ın rüyasıydı. Bu, onun için bir hazineydi. Defne içinse… sadece bir “eski”ydi. Sayfalarını çevirdi. Sanki Can’ın parmakları değmiş gibi hissetti. Kitabın içindeki renkli çizimler, karmaşık şemalar, uzay boşluğunun büyüleyici fotoğrafları… Can’ın gözlerinin nasıl parlayacağını düşündü.
Bir an tereddüt etti. Bu bir hırsızlık mıydı? Hayır, Pelin Hanım kendisi “at gitsin” dememiş miydi? Bu kitap atılacaktı. Çöpe gidecekti. Ama yine de, içindeki bir ses onu durdurdu. Bu, onun değildi. Onurlu bir insandı Emine. Kimsenin malında gözü yoktu. Ama Can… Can’ın o umut dolu gözleri…
Kitabı tekrar kutuya koydu. Üzerini diğer eski oyuncaklarla kapattı. Boğazında bir yumru vardı. Depoyu temizlemeye devam etti, ama aklı sürekli o kitaptaydı. Her sildiği rafta, her topladığı dergide, “Evrenin Sırları” gözünün önünden gitmiyordu.
Akşam eve döndüğünde, Can’ın okuldan getirdiği resimleri buzdolabına asarken, oğlu yine astronomi kitabından bahsetti. “Anne, öğretmenimiz dedi ki, o kitapta Mars’ta yaşam olup olmadığına dair yeni teoriler varmış. Keşke benim de olsa!” Emine, oğlunun hevesini kırmamak için yutkundu. “Belki bir gün Can’ım, belki bir gün…”
Ertesi gün, Emine yine Arda Bey’in evine gitti. İçindeki çatışma dinmemişti. Kitap meselesini düşünmekten uyuyamamıştı bile. Temizlik yaparken her fırsatta depo odasına gözü takılıyordu. O kitap orada, bir köşede unutulmuş, belki de atılmayı bekliyordu.
Öğleden sonra Pelin Hanım, Defne’nin özel ders öğretmeniyle konuştuğu sırada, Emine de salondaki pencereleri siliyordu. Pelin Hanım’ın sesi, telefonda duyuluyordu. “Evet, Defne’nin kimya notları biraz düşükmüş. Ama ne yapalım, o da bu kadarını becerebiliyor. Zaten mühendis olacak hali yok ya. Okusun, bir diploması olsun yeter. Hayatta başka kapılar da var…” Emine’nin elindeki bez durdu. Defne’nin gelecek kaygısı yoktu. Bir diplomayı “olsun diye” alabilirdi. Onun için hayat, zorlanmadan geçilebilecek bir yoldu. Emine’nin Can’ı için ise her basamak, tırnaklarıyla kazınarak çıkılan bir merdivendi. Can’ın gözlerindeki o pırıltı, belki de bir gün sönüp gidecekti, sadece bir kitaba ulaşamadığı için.
İçindeki öfke, sessiz bir volkan gibi kaynamaya başladı. Bu ne adaletsizlikti böyle? Bir tarafta değeri bilinmeyen, göz ardı edilen zenginlik, diğer tarafta ise açlıkla beklenen bir damla bilgi.
Akşamüstü, Pelin Hanım Emine’yi yanına çağırdı. “Emine Hanım, annemin ilaçları için hastaneye gideceğim, birkaç güne dönmem. Bu süreçte sizin de işiniz azalacak. Cumaya kadar şu depo odasını tamamen boşaltın. Kalan her şeyi, hatta o eski kitapları falan, sokağın kenarına bırakın, belki bir ihtiyaç sahibi alır.” Pelin Hanım’ın “ihtiyaç sahibi” kelimesini kullanırkenki ses tonu, sanki bir lütuf dağıtır gibiydi. Emine’nin içindeki düğüm daha da sıkılaştı. Kitap artık resmen atılıyordu.
Depo odasına girdiğinde, kalbi ağzında atıyordu. “Defne’nin Eskileri” kutusu olduğu gibi duruyordu. Emine, sanki bu kutunun her köşesinde bir mayın varmış gibi yavaşça uzandı. Kitabı buldu. Gözlerini kapattı. Bir an için Can’ın o kitabı okurkenki yüz ifadesi canlandı zihninde. Sonra Pelin Hanım’ın umursamaz ses tonu geldi kulağına: “At gitsin, belki bir ihtiyaç sahibi alır.” İhtiyaç sahibi. Evet, Can bir ihtiyaç sahibiydi. Bilgiye, meraka, hayallere aç bir ihtiyaç sahibi.
Kitabı hızla çantasına attı. Parmakları, kitabın sert kapağına değdiğinde, sanki bir elektrik akımı hissetti. Bu, küçük bir zaferdi. Bir isyan. Bir annenin sessiz çığlığıydı.
Yalı dairesinden çıktığında, sırtında büyük bir yük varmış gibi hissediyordu. Hava kararmış, Boğaz’ın pırıltıları bile gözüne anlamsız gelmişti. Kendini hırsız gibi hissediyordu. Oysa ne çalmıştı ki? Çöpe gidecek bir şeyi, gerçek sahibine ulaştırmıştı. Ama yine de, bu duygu yakasını bırakmıyordu.
Evine giden otobüste, kitabı çantasına saklamış, kimse görmesin diye dua ediyordu. Eve vardığında, Can kapıda karşıladı onu. “Anne, hoş geldin! Bugün okulda yeni bir şey öğrendim, Samanyolu Galaksisi…”
Emine, Can’ın cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden, çantadan kitabı çıkardı. “Can’ım, bak sana ne getirdim!”
Can’ın gözleri parladı. Parmakları titreyerek kitabı aldı. Kapağını açtı, içindeki resimlere baktı. Gözleri doldu. “Anne! Bu… bu o kitap! Evrenin Sırları! Nasıl buldun?”
Can’ın yüzündeki o saf sevinci, Emine’nin içindeki tüm suçluluk duygusunu silip süpürdü. İşte bu an için yaşamaya değerdi. İşte bu an için her şeye katlanılırdı. Oğlunun elindeki kitap, onun için sadece bir nesne değil, bir köprüydü. Zenginlik ve yoksulluk arasındaki o dipsiz uçurumu aşmaya çalışan bir annenin feda ettiği onurun, kazanılan zaferin simgesiydi.
Can, hızla odasına koştu. Emine de peşinden gitti. Oğlu, yatağının üzerine oturmuş, kitabı büyük bir iştahla inceliyordu. Sayfaları çevirdikçe “Vay canına!” diye mırıldanıyordu. Emine, kapının pervazına yaslandı, oğlunu izledi. Can’ın yüzündeki o aydınlanma, onun dünyasının en büyük zenginliğiydi.
Ama tam o anda, Emine’nin gözü, Can’ın masasının üzerindeki kendi çizdiği bir resme takıldı. Kendi küçük evlerinin resmiydi. Çatısı hafif yamuk, pencerelerinden sarı sıcak bir ışık süzülüyor, bahçesinde ise Emine’nin kendi elleriyle ektiği birkaç çiçek vardı. Basit, mütevazı ama sıcacık bir evdi. Pelin Hanım’ın evindeki hiçbir pahalı tablo, hiçbir sanat eseri, bu kadar içten bir huzur yansıtmıyordu.
Emine, oğlunun elindeki kitaba baktı. Sonra kendi nasırlı ellerine. Görünmez duvarlar, hayatlar arasına öyle derin kazılmıştı ki, bazen bir kitaptan daha fazlası gerekirdi o duvarları yıkmak için. Ama Emine biliyordu ki, o gün, o görünmez duvarların küçük bir çatlağını açmıştı. Oğlunun hayallerine giden yolda, o çatlak, umut ışığının süzüldüğü bir aralıktı. Ve Emine, o aralığı, tırnaklarıyla daha da genişletmeye yemin etti. Can’ın merakını beslemeye, hayallerini yeşertmeye devam edecekti. Ne pahasına olursa olsun.
Bu, onun sessiz savaşıydı. Ve o savaşı, her gün yeniden kazanmaya hazırdı.
