Yasak Aşk

Gölgedeki Aşk

8 dakikalık okuma · 1531 kelime

Ayşe, mutfak penceresinden sokağı izlerken, elindeki fincanın ılıklığı avuçlarını yakıyordu. Dışarıda İstanbul’un kasvetli bir şubat günü yaşanıyordu; gri bulutlar şehrin üzerine çökmüş, soğuk rüzgar ağaçları hırpalıyordu. Dairesi, Anadolu Yakası’nın nezih semtlerinden birinde, yüksek katlı modern bir binadaydı. Geniş, aydınlık, özenle dekore edilmiş bu evde, Emre ile dört yıldır evliydi. Emre, başarılı bir iş insanıydı; zeki, çalışkan, ailesine düşkün. Ayşe’nin hayatı dışarıdan bakıldığında kusursuzdu; güvence, konfor ve saygı. Peki ya içindeki boşluk? O boşluk, yıllardır büyüyen, adını koyamadığı, tarif edemediği ama her sabah uyandığında kendini hissettiren o tanıdık his… Bir gölge gibi.

Gölge, Can’ın hayatlarına girmesiyle belirginleşmişti. Emre’nin küçük kardeşi Can, ailenin “söz dinlemez, asi, serseri” evladıydı. Emre, babasının şirketinin başına geçmiş, sorumluluk sahibi bir evlatken, Can dünyayı gezmeyi, fotoğraf çekmeyi ve hayatı sadece anlık zevklerden ibaret görmeyi seçmişti. Uzun saçları, rahat giyim tarzı ve gözlerindeki o dağınık parıltı, Emre’nin düzenli dünyasına taban tabana zıttı. Ayşe, Can’ı ilk gördüğünde, Emre’nin ailesinin geleneksel bayram yemeğinde, şaşırmıştı. Genç adam, sofranın ciddiyetine aldırış etmeden neşeli fıkralar anlatmış, Ayşe’nin içtenlikle gülümsemesini sağlamıştı. O günden sonra Can, ara sıra İstanbul’a uğrar, ailesiyle vakit geçirir ve kaçınılmaz olarak Ayşe’nin de hayatına girerdi.

İlişkileri başlangıçta tamamen masumdu. Emre iş seyahatlerindeyken, Can Ayşe’yi arar, eski bir sinemada yeni çıkan bir filme davet ederdi. Birlikte saatlerce sanat galerilerini gezer, Boğaz kenarında yürür, sadece konuşurlardı. Can, Ayşe’nin ruhunun derinliklerine inen, onun kim olduğunu, ne istediğini sorgulamasını sağlayan bir ayna gibiydi. Emre’yle hiç konuşmadığı kitaplardan, izlemediği filmlerden, hayalini kurduğu uzak diyarlardan bahsediyorlardı. Can, Ayşe’nin içindeki o suskun kadını uyandırıyordu. Ve Ayşe, bu uyanıştan hem korkuyor hem de tarifsiz bir haz alıyordu.

Bir akşam, Can’ın yeni sergisinin açılışındaydı Ayşe. Emre son dakikada önemli bir toplantı yüzünden gelememişti. Can’ın fotoğrafları, karanlık ve aydınlığın, yalnızlık ve kalabalığın keskin kontrastlarını yansıtıyordu. Sanki Ayşe’nin kendi iç dünyasının dışavurumuydu. Can, yanına geldiğinde, gözleri parlıyordu. “Hoş geldin Ayşe. Geldiğine sevindim,” dedi, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. Birbirlerine uzun uzun baktılar. O an, kalplerinde tarifsiz bir şeylerin yeşerdiğini ikisi de biliyordu. Sergi bitiminde, Can Ayşe’yi bir taksiye bindirirken, elini uzatıp parmaklarına hafifçe dokundu. Elektrik çarpmış gibi geri çeken Ayşe, kalbinin göğüs kafesini parçalayacakmış gibi attığını hissetti. Evine döndüğünde, Emre uyumuştu. Yatağa uzandı, tavana baktı. Can’ın dokunuşu, zihnine kazınmış fotoğraf kareleri gibiydi.

Gizli buluşmaları sıklaştı. Kahve bahanesiyle öğle yemekleri, müze gezileriyle akşamüstü kaçamakları… Her yeni buluşma, alevlenen bir ateşe benziyordu. Ayşe, Emre’ye yalan söylemekten, ailesinden saklamaktan utanç duyuyordu. Ama Can’la olduğu anlarda, bu utanç kayboluyor, yerini bambaşka bir enerjiye bırakıyordu. Onunla her şey canlı, her şey gerçekti. Bir gün, Can onu stüdyosuna davet etti. Eski bir apartmanın çatı katında, ışık ve gölgelerle dolu, dağınık ama ruhu olan bir yerdi. Can, elindeki fırçayla tuvaline son rötuşları yaparken, Ayşe bir köşede onu izliyordu. Sanki Can’ın sanatına değil, ruhuna tanıklık ediyordu. Odanın sessizliği, sadece fırçanın tıkırtısı ve ikisinin nefes sesleriyle bölünüyordu. Can, işini bitirdiğinde, fırçayı kenara bıraktı ve Ayşe’ye döndü. Gözleri, derin bir okyanus gibiydi. Yavaşça ona doğru yürüdü, ellerini Ayşe’nin yüzüne koydu.

“Ayşe,” diye fısıldadı. “Seninle olduğumda, sanki dünyanın tüm gürültüsü susuyor.”

Ayşe’nin kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Cevap veremedi. Can’ın dudakları, onun dudaklarına değdiğinde, sanki tüm dünya durdu. Beklenmedik, cesur ve yıkıcı bir öpücüktü. Utanç, pişmanlık, korku; hepsi bir anda seliyle akıp gitti, yerini tarifi imkansız bir teslimiyete bıraktı. O an, sadece Can ve Ayşe vardı. Emre yoktu, aile yoktu, kurallar yoktu. Sadece iki ruhun, birbirini yıllarca beklemişçesine buluşması vardı.

Bu öpücük, Ayşe’nin hayatında bir dönüm noktası oldu. Artık “yasak aşk” sıfatı, sadece bir kavram olmaktan çıkmış, teninin her zerresine işlemişti. Her gün Emre’ye bakarken, gözlerinde Can’ın izlerini arıyordu. Emre, her zamanki gibi nazik, düşünceliydi. Ama onunla konuşurken bile Ayşe’nin aklı Can’daydı. Birkaç hafta sonra, buluşmaları daha da gizli hale geldi. Telefon mesajları siliniyor, buluşma yerleri sürekli değiştiriliyordu. Sanki bir casusluk oyunu oynuyorlardı ve riskler her geçen gün artıyordu.

Emre, Ayşe’deki değişimi fark etmeye başlamıştı. İlk başta, “biraz yorgunsun hayatım” dedi. Sonra, “bir sorun mu var, dalgın gibisin?” diye sordu. Ayşe, geçiştirmelerle, yalanlarla Emre’yi avutmaya çalıştı. Ama suçluluk duygusu, omuzlarına ağır bir yük gibi çöküyordu. Bazen geceleri uyuyamıyor, Can’ın kollarında geçirdiği anları, Emre’nin yanında yatarak düşünmekten tiksiniyordu. Bu ikiyüzlülük, onu içten içe kemiriyordu.

Bir akşam yemeğinde, Emre’nin annesi Lale Hanım, konuyu açtı. Lale Hanım, ailesine düşkün, geleneksel bir kadındı ve Ayşe’yi başından beri Emre’ye uygun görmüştü. “Ayşe kızım, son zamanlarda Can’la çok görüşüyor gibisin. Ne o, Emre’nin şirketinde mi çalışmaya karar verdiniz ikiniz birden?” sesi şakacı ama gözleri sorgulayıcıydı.

Ayşe boğazına takılan lokmayla öksürdü. “Yok efendim, Can’ın sergisi için birkaç fikir alışverişi yaptık sadece. Biliyorsunuz, Emre de işlerinden fırsat bulamıyor pek.”

Lale Hanım’ın bakışları keskinleşti. “Biliyorum kızım, biliyorum. Emre işine düşkündür. Ama bir evin kadını olarak senin de sorumlulukların var. Can’ın o dağınık hayatı sana yakışmaz. Emre’nin kardeşidir ama ne olursa olsun, bir mesafe olmalı.”

Ayşe’nin içi buz kesti. Lale Hanım’ın şüpheleri mi vardı, yoksa sadece endişeleniyor muydu? Bu konuşma, Ayşe’nin omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştırdı.

Kaderin cilvesi mi, yoksa evrenin bir uyarısı mı bilinmez, Emre’nin şirketindeki önemli bir projeye Can’ın fotoğrafçı olarak dahil olması gerekti. Emre, Can’ın sanatına ve vizyonuna güveniyordu. Böylece, ikili arasındaki “çalışma arkadaşlığı” maskesi, Ayşe’nin her gün hissettiği gerilimi katladı. Şirket toplantıları, ortak kahve molaları, hatta bazen aynı arabayla eve dönüşler… Her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

Bir öğleden sonra, Ayşe, Emre’nin ofisindeki masasında unutulmuş bir dosyayı getirmek için şirkete gitti. Can’ın kapısı açıktı. İçeride kimse yoktu, ama masasının üzerinde bir not defteri duruyordu. Ayşe’nin merakı, tüm mantığını yendi. Defteri açtı. İçinde Ayşe’nin portre çizimleri, şiirler ve son sayfada aceleyle yazılmış bir not vardı: “Ayşe, bu gece Boğaz’da. Aynı yer. Gelmen şart. Her şeyi konuşmalıyız. Can.”

Ayşe notu okuduğunda, kalbi göğsünden fırlayacak gibi oldu. Notun tarihi dün geceye aitti. Yani bu, cevap veremediği bir davet değil, zaten yaşanmış bir buluşmanın belgesiydi. Can bu defteri, bu notu neden açıkta bırakmıştı? Yoksa bir mesaj mıydı? Defteri hızla kapattı, yerine koydu. Eli titriyordu. Aynı anda Emre’nin sesi duyuldu: “Ayşe, sen mi geldin? İyi ki geldin hayatım, unuttuğum dosyayı getirdin mi?”

Ayşe, nefesini tutarak döndü. Gözleri Emre’nin gözleriyle buluştu. Emre’nin yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. “Neyin var? Neden bembeyaz oldun?” diye sordu.

“Yok bir şey, sadece… hızlıca geldim. Dosya bu,” dedi Ayşe, dosyayı uzatırken. Eli fark edilir derecede titriyordu.

Emre, dosyanın üzerindeki elini tuttu. “Ayşe, bana bir şey mi saklıyorsun?” Sesi yumuşak ama kararlıydı. Gözleri, tüm sırları ortaya çıkaracak gibi derinleşmişti.

Ayşe’nin boğazı düğümlendi. Sanki tüm dünya daralmış, duvarlar üzerine geliyordu. Gözlerinde yaşlar belirdi. “Emre…” tek kelime edebildi.

Tam o sırada, Can kapıdan girdi. Elinde kahve kupası, yüzünde her zamanki rahat gülümsemesiyle. “Abi, Ayşe yengem mi geldi? Hoş geldin yenge, ne güzel tesadüf!” dedi. Ama Can’ın gözleri, Ayşe’nin ağlamak üzere olan yüzünü ve Emre’nin sorgulayıcı bakışlarını fark ettiğinde anında dondu. Yüzündeki gülümseme silindi. Aralarındaki gerilim elle tutulur hale geldi.

Emre, Ayşe’nin elini yavaşça bıraktı. Gözlerini Can’a çevirdi. Bakışlarında bir şüphe tohumu değil, filizlenmiş, büyümüş bir anlayış vardı. “Can,” dedi, sesi o kadar sakindi ki, Ayşe ürperdi. Bu sakinlik, fırtına öncesi sessizliğiydi. “Sizin aranızda bir şeyler mi oluyor?”

Can, önce Ayşe’ye, sonra Emre’ye baktı. Yüzündeki ifadede pişmanlık, suçluluk ve bir parça da meydan okuma vardı. “Abi, ben…”

“Bana yalan söylemeyin,” dedi Emre, sesi artık daha keskin, daha acıydı. “Ayşe, ben seni severken, sana güvenirken, ailemin göz bebeği olarak görürken… Sen ve kardeşim?”

Ayşe’nin gözyaşları sicim gibi akmaya başlamıştı. Konuşamıyordu. Tüm o gizli anlar, tüm o fısıltılar, öpücükler şimdi odanın ortasında, çırılçıplak duruyordu.

Can, cesur bir adım attı. “Abi, Ayşe’nin bir suçu yok. Benim suçum. Ben onu sevdim. Bilerek, isteyerek sevdim.”

Emre’nin gözleri öfkeyle parladı. “Sen… Benim karımı mı sevdin? Benim öz kardeşim olarak, benim karımı mı gözüne kestirdin?” Sesi yükseliyordu. “Sen… benim kanımdan geliyorsun. Bu nasıl bir ihanet!”

Ofis, birdenbire dar gelmeye başladı. Üçünün hayatı da, o an, geri dönülmez bir şekilde parçalanmıştı. Emre’nin acısı, Can’ın meydan okuması, Ayşe’nin ise utanç ve çaresizliği vardı.

Ayşe, tüm gücünü toplayarak başını kaldırdı. Gözlerini Emre’nin acı dolu, Can’ın ise umutsuz bakışlarına sabitledi. “Benim suçum,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Bu benim suçum. Ben Emre’yi sevemedim, Emre’ye yeterince bağlanamadım. Hep bir boşluk vardı içimde. Can o boşluğu doldurmadı, o boşluğun ne olduğunu gösterdi bana. Ama bu, yaptığım şeyin doğru olduğu anlamına gelmez.”

Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. Can’ın ise kaşları çatıldı. Ayşe, ikisinin de gözlerinin içine bakarak devam etti. “Ben bu hayata ait olamadım, Emre. Bu düzene, bu beklentilere. Can’la olan ilişkim, benim için bir çıkış noktasıydı belki de, gerçek benliğimi bulma arayışıydı. Ama bu yolla değil. Bu yalanlarla, bu ihanetle değil. İkinize de haksızlık ettim. En çok da kendime.”

Ayşe, çantasını hızla kaptı. Artık duramazdı. Ne Emre’nin kırık kalbine, ne Can’ın çaresiz gözlerine bakabilirdi. Bu, her iki adamın da parçası olduğu bir hayatı geride bırakma kararıydı. “Ben gidiyorum,” dedi, sesi şaşırtıcı bir şekilde kararlıydı. “İkinizin de hayatından çıkıyorum. Bana ait olmayan bir hayatın içinde daha fazla duramam. Bu yanlışın bedelini ödemeliyim. Kendime ve ruhuma karşı dürüst olmalıyım.”

Arkasını döndü ve ofisten çıktı. Arkasından Emre’nin öfke dolu sesiyle Can’ın adını haykırdığını duydu. Kapıyı çarptığında, o sesler boğuldu. Ayşe, asansöre bindi, aşağı inerken gözleri boşluğa takılı kalmıştı. Ne Can’a gidiyordu, ne de Emre’ye geri dönüyordu. Artık sadece kendine gidiyordu. Boşluk hala içindeydi, ama şimdi o boşluğun adını biliyordu: Özgürlük. Ve o özgürlüğü kazanmak için, ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştı. Yasak aşkının gölgesi, onu kendi ışığını bulmaya zorlamıştı. Ve şimdi, o ışığı aramak için, yalnız bir yola çıkıyordu. Bu yolculukta ne olacağını bilmiyordu, ama en azından artık yalanlar olmadan yürüyecekti.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık