Aile Draması

Sessiz Tonlar

8 dakikalık okuma · 1404 kelime

Elif’in parmakları, her sabah aynı ritüelle klavyenin tozlu tuşları üzerinde dans ederdi. Bir muhasebe bürosunun cam kenarındaki masasında, pencereden görünen gri binalar arasında sıkışıp kalmış, rengi solmuş bir tablo gibiydi hayatı. Oysa parmakları bir zamanlar fırçaları, tırnaklarının arasına sinen boya kokusu ise tutkusunu fısıldardı. Bugün 28 yaşındaydı ve hayallerinin en parlak olduğu yaşların, bu büro masasında tozlandığını hissediyordu.

Küçük kardeşinin cıvıl cıvıl sesi telefonu doldurdu. “Ablacığım, inanamayacaksın! Londra’dan kabul geldi! Hem de tam burslu!” Zeynep’in sesi öyle neşeliydi ki, Elif’in içine, yıllardır susturmaya çalıştığı bir şarkı gibi ince bir sızı yayıldı. “Tebrik ederim canım benim, senin adına çok sevindim,” dedi Elif, sesi kendi kulağına bile şaşırtıcı derecede samimi gelmişti. “Her zaman biliyordum başaracağını.”

Zeynep, dört yıl önce babalarının işlerinin ters gitmesiyle ailenin düştüğü maddi sıkıntılar sırasında bile üniversite hayallerinden vazgeçmemişti. O zamanlar Elif’in tek dileği, kardeşinin o pırıl pırıl gözlerindeki ışığın sönmemesiydi. Ne olursa olsun okuyacaktı Zeynep, Elif bunun için her şeyi yapacaktı. Ve yapmıştı da.

Duvarında asılı, Elif’in gençlik yıllarına ait, yarım kalmış bir deniz tablosuna gözü takıldı. Dalgalar, tuvalde donup kalmış, karaya vurmayı bekleyen bir sır gibiydi. Bir zamanlar o da denizden öteye, İtalya’daki sanat akademilerinin bahçelerine uzanan hayaller kurmuştu. Floransa’nın dar sokaklarında resim çantasıyla dolaşmak, Uffizi’de saatlerce Rönesans ustalarının eserlerine bakmak… Tüm bunlar, şimdi bir zaman tünelinin tozlu raflarına kaldırılmış, unutulmuş filmlerin fragmanları gibiydi.

Akşam eve döndüğünde, Zeynep’in heyecanı evi baştan sona sarmıştı. Anneleri Ayşe teyze, mutfakta tatlı bir telaşla Zeynep’in en sevdiği börekleri hazırlıyordu. Babaları Ahmet Bey, her zamanki sessizliğiyle koltukta oturmuş, gazetesine gömülmüştü ama yüzündeki gurur okunuyordu. Elif, bu tabloya bakarken, attığı adımın doğruluğuna bir kez daha inandı. Kardeşinin mutluluğu, kendi eksik kalan resmini tamamlıyordu sanki.

Zeynep, heyecanla odasına taşıdı Elif’i. “Bak abla, şunları alacağım, şunu da… İngilizce kursuna gitmem lazım, ama burs sadece okul harcını karşılıyor, masraflarımı nasıl halledeceğim bilmiyorum…” Elif, kardeşinin endişeli yüzüne baktı. “Merak etme sen. Ben hallederim bir şekilde. Sen sadece derslerine odaklan.”

Zeynep şaşkınlıkla döndü. “Abla, sen nasıl halledeceksin? Zaten tüm maaşın ev masraflarına gidiyor.”

Elif gülümsedi. “Var biriktirdiklerim. Merak etme sen.”

Aslında yoktu. Ama olacaktı. Geceleri küçük bir internet sitesi için illüstrasyonlar yapmaya başlamıştı gizlice. Reklam ajanslarından gelen, zevksiz ve tekdüze işlerdi çoğu, ama para getiriyordu. Hafta sonları da bir kafede garsonluk yapmaya başlamıştı. Bütün bu ek işleri Zeynep’ten, hatta ailesinden bile saklıyordu. Onların zaten yeterince derdi vardı.

Bir cumartesi öğleden sonra, kafede çalışırken çocukluk arkadaşı Murat çıkageldi. Elif’in sanatını her zaman takdir eden tek kişiydi belki de. Şehirdeki yeni açılacak bir kültür merkezinin iç mimarisini tasarlıyordu ve Elif’i görmeyi umuyordu.

“Elif, sen burada ne yapıyorsun?” diye sordu şaşkınlıkla. Elif, garson önlüğünü düzeltirken utandı. “Ek iş işte Murat. Ne yapacaksın? Hayat pahalı.”

Murat kaşlarını çattı. “Senin yerin burası değil Elif. Senin elin fırça tutmalı, karakalem değil, renklerle coşmalı. Yeni bir sergi açılışına denk geldim geçen, eski bir okul arkadaşın vardı. Merve… Hatırladın mı? Onun işleri sergileniyordu. Sen ondan daha iyiydin.”

Elif’in kalbi sıkıştı. Merve… Birlikte sanat okuluna hazırlanmışlardı. Hatta Elif ondan daha yetenekli bulunmuştu. “Herkesin yolu farklıdır Murat,” dedi kuru bir sesle. “Merve’nin şansı yaver gitti, benim gitmedi.”

Murat ısrar etti. “Saçmalama Elif. Senin bir şansın vardı. O Floransa meselesi ne oldu?”

Elif’in eli titredi, servis tepsisini düşürmekten korktu. “O iş olmadı işte. Kabul edilmedim, neyse ki erken fark ettim, zaten o kadar da istemiyordum.”

Murat’un yüzünde şüphe belirdi ama Elif, konuyu değiştirmek için hızlı davrandı. “Senin projeler nasıl gidiyor? Duydum ki çok başarılı işler yapıyormuşsun.”

Murat iç çekti, vazgeçmişti. “İyi gidiyor. Hatta sana bir teklifim olacaktı. Kültür merkezinin duvarına bir fresk çalışması düşünüyorum. Çok büyük bir alan değil, ama elinin değmesi hoş olurdu. Hem sana da iyi gelir, eski günlerdeki gibi…”

Elif teklifi kibarca reddetti. “Zamanım yok Murat. Gerçekten. Başka bir sefer artık.” Murat’ın hayal kırıklığını gördü ama yapacak bir şeyi yoktu. Zeynep’in Londra hayali, bu tür lükslere izin vermiyordu.

Aylar su gibi akıp geçti. Elif, geceleri uykuya hasret kalmış, gündüzleri iki işte birden koşturuyordu. Zeynep’in vize işlemleri, Londra’daki yurt başvuruları, uçak bileti… Hepsi Elif’in sırtındaydı. Birikimleri zorla yetiyordu. Yüzü solmuş, gözlerinin altında mor halkalar belirmişti. Annesi fark etse de Elif’in “yoruldum” mazeretiyle geçiştiriyordu.

Nihayet Zeynep’in ayrılık vakti gelmişti. Evde buruk bir telaş vardı. Zeynep’in eşyaları kolileniyor, son hazırlıklar yapılıyordu. Elif, Zeynep’in odasında ona yardım ederken, yatağın altında unutulmuş eski bir karton kutu gördü. “Bu ne Zeynep? Eskiden eşyalarını sakladığın kutu mu?”

Zeynep omuz silkti. “Bilmiyorum abla. Senin de eski eşyaların olabilir içinde, bak istersen.”

Elif kutuyu açtı. İçinden eski, lise yıllarından kalma eskiz defterleri, birkaç kurşun kalem, kurumuş boya tüpleri çıktı. Eski defterlerini karıştırırken, bir resmin arasına sıkışmış, katlanmış sararmış bir zarf buldu. Üzerinde büyük harflerle “ACCADEMIA DI BELLE ARTI DI FIRENZE” yazıyordu. Elif’in kalbi göğüs kafesinde kuş gibi çırpındı. Yıllardır görmediği, görmemeye çalıştığı bir mektuptu bu. Parmakları titreyerek zarfı açtı. Mektubu okudu. İngilizce yazılmış, kabulünü bildiren coşkulu bir metindi. “Sayın Elif Yılmaz, başvurunuz büyük bir beğeniyle değerlendirilmiş ve…”

Mektubun sonuna, annesinin el yazısıyla küçük bir not eklenmişti: “Elif’im, bu mektubu sakladım, keşke…”.

Elif’in gözleri doldu. Mektubu hızla yerine koydu. Zeynep’in görmemesi gerekiyordu. Tam o sırada Zeynep odaya girdi. “Abla ne yapıyorsun?”

Elif panikle kutuyu kapattı. “Hiçbir şey, eski defterlerine bakıyordum. Ne güzel çizermişsin sen de.”

Zeynep’in gözü kutunun kenarından sarkan zarfa takıldı. “O ne abla? Yabancı bir yerden mi geldi?” Zeynep eğilip zarfı eline aldı. “Floransa Sanat Akademisi… Abla, bu ne? Seni mi kabul etmişlerdi? Hani sen gitmemiştin, hatta kabul edilmediğini söylemiştin?”

Elif donup kaldı. Beyninde bin bir senaryo dönüyordu. Ne söyleyecekti? Gerçeği mi? Hayır, Zeynep’in Londra hayalini, üzerindeki suçluluk duygusuyla gölgeleyemezdi. “Yok canım,” dedi, sesi titriyordu. “O zamanlar başvurmuştum ama çok pahalıydı, bir de ailemiz zaten zor durumdaydı, o yüzden peşine düşmedim. Kabul etseler bile gidemezdim ki.”

Zeynep’in yüzünde anlamlandıramadığı bir ifade belirdi. Mektubu okudu, sonra Elif’e baktı. “Yani sen gitmedin mi abla? Kendi isteğinle mi bıraktın o hayali?”

Elif yutkundu. Gözlerinin içine bakarak yalan söyledi. “Evet Zeynep. O dönem çok hevesliydim ama sonra vazgeçtim. Baktım bana göre değilmiş o kadar uzakta yaşamak. Hem kim bakacaktı size?”

Zeynep’in yüzünde hafif bir rahatlama sezdi. Ama arkasında hala bir şüphe gölgesi vardı. “Bize mi? Ama… Sen bu kadar yetenekliydin. Senin sayende ben hep ilham aldım. Hep derdim ki, ablam gitseydi neler başarırdı.”

Elif, kardeşinin omzuna dokundu. “Senin başarın benim başarım Zeynep. Hem belki de kader böyleymiş. Herkesin yolu farklı. Benim yolum buraya çıktı işte.”

Zeynep, tam olarak ikna olmamış gibiydi ama konuyu uzatmadı. Belki de gitmek üzere olduğu yeni hayalleri, bu eski hikayeyi arka plana atmıştı. Kutuyu kapatıp Elif’in yanına bıraktı. “Neyse abla, bu da senin geçmişin. Şimdi benim geleceğime odaklanalım. Bir daha asla vazgeçmeyeceğim, senin için de abla!”

Elif, kardeşinin bu masum sözlerine acı bir tebessümle karşılık verdi. Zeynep, ertesi gün Londra’ya uçtu. Havalimanında vedalaşırken, Zeynep’in gözlerindeki parlaklık, Elif’in kalbindeki boşluğu biraz olsun doldurmuştu.

Ev, Zeynep’siz bir anda sessizleşmişti. Elif, büroya döndüğünde, masasının üzerindeki tozlar daha da belirgin görünüyordu. Çalışma arkadaşları Zeynep’i sormuş, Elif’in gururla anlattıklarını dinlemişlerdi. Kimse, Elif’in kendi yolunu nasıl çizdiğini, çizemediğini sorgulamıyordu.

Akşam, evde yalnızdı. Salonun ortasındaki boşluğu doldurmaya çalışırcasına televizyonu açtı. Eski eskiz defterlerini ve Floransa mektubunu tekrar kutudan çıkardı. Mektubu okudu, annesinin notunu okudu. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Fedakârlığı sessizdi, kimse tarafından tam olarak anlaşılmamıştı, ama içindeki yük de bir o kadar ağırdı.

Telefonu çaldı. Murat’tı. “Elif, nasılsın? Zeynep gitti mi?”

“Gitti Murat. Allah yolunu açık etsin.”

“Dinle,” dedi Murat, sesi neşeliydi. “Hatırlıyor musun o fresk işini? Kültür merkezinin açılışı yaklaştı, o boş duvar hala boş. Ben senin birkaç eski çizimini ve Merve’nin sergisinden hatırladığım birkaç tekniği kullanarak bir konsept hazırladım. Çok minimal bir şey, ama o ruhu taşıyor. Ve inanamayacaksın, serginin küratörü, ressam Selim Bey, bu konsepti çok beğenmiş. Seninle tanışmak istiyor, belki küçük bir sergi de açabilirsin. Ben birkaç yıl önce senin çizdiğin o İstanbul silüeti karakalemini göstermiştim ona, hatırlıyor musun?”

Elif şaşkına döndü. “Murat… Sen ciddi misin?”

“Ciddiyim. Belki Floransa olamadı, ama burası da senin için yeni bir başlangıç olabilir Elif. Bir dene, ne kaybedersin?”

Elif, telefonu kapattığında, elinde tuttuğu o sararmış mektuba tekrar baktı. Gözyaşları akıyordu ama bu sefer farklıydı. İçinde biriken tüm acıyla birlikte, küllerinden yeniden doğan bir umudun ateşi yanıyordu. Zeynep için çizdiği hayat, şimdi kendine de bir fırça darbesi atma fırsatı veriyordu.

Ayağa kalktı. Kutuyu aldı, içindeki mektubu bir kenara, eskiz defterini ise sehpaya koydu. O gece, yıllar sonra ilk defa, kendisi için bir şeyler yapmaya karar verdi. Beyaz bir tuval buldu, tozunu sildi. Uzun zamandır kuruyan fırçalarını suyla ıslattı. Gözlerini kapattı, Floransa’nın hayali sokaklarını, Zeynep’in gülen yüzünü, annesinin sessiz notunu ve Murat’ın ısrarcı sesini düşündü. Sonra gözlerini açtı. Fırçasını boyaya batırdı. Sessiz fedakârlığı, şimdi tuvalde renk bulacaktı. Belki de en güzel resimler, en derin sessizliklerden doğardı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık