Dram

Sessizliğin Bedeli

8 dakikalık okuma · 1571 kelime

Elif’in hayatı, İstanbul Boğazı’nın parlak suları gibi akıp gidiyordu. Yüksek tavanlı, minimalist dairesinin penceresinden martı sesleri yükselir, sabah kahvesinin kokusu modern mutfağını sarardı. Başarılı bir mimardı, adı projelerinde saygıyla anılıyor, işleri takdir topluyordu. Ve en önemlisi, kalbi doluydu. Can, hayatına güneş gibi doğan, edebiyat tutkunu, anlayışlı bir adamdı. Evlilik hazırlıkları son hızla devam ediyor, her şey mükemmel bir tablo gibi görünüyordu. Ancak bu kusursuz tablonun altında, Elif’in yıllardır üzerine titrediği, en yakınından bile sakladığı bir çatlak vardı. Geçmişten gelen bir gölge, uykusuz gecelerde rüyalarına sızan, zaman zaman soğuk bir ürpertiyle kendini hissettiren bir varlık.

Bir akşam, Can’la beraber Elif’in yeni bitirdiği bir kültür merkezinin açılış kokteylindeydiler. Şehrin önde gelen isimleri, sanatçılar, iş insanları… Elif gururla etrafta dolaşırken, Can’ın elini tutarken, bir an gözleri kalabalıkta gezindi. Ve işte o anda, sanki zaman durdu. Birkaç metre ötede, bir sanat galerisi sahibinin yanında duran uzun boylu, bakışları ağır, yüzünde hayatın izlerini taşıyan bir adam gördü. Demir. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi çarptı. Avuç içleri terledi. Elindeki kadeh titredi. Demir onu fark etmemişti, gözleri başka bir yöne takılıydı. Ama Elif onu tanımıştı. Yılların acısı, yalnızlığı, belki de öfkesiyle yoğrulmuş bakışlarını. Sanki yıllar öncesine, gençliklerinin isyankar, tutkulu günlerine fırlatılmış gibi hissetti.

“Elif, iyi misin? Rengin atmış.” Can’ın sesi onu ana döndürdü.
“İyiyim, sadece biraz yorgunluk herhalde. Çok kalabalık, değil mi?” Sahte bir gülümsemeyle Can’a döndü, Demir’in olduğu yöne bir daha bakmaya cesaret edemeden.

O geceden sonra Elif’in uykuları iyice kaçtı. Her köşe başında onu görecekmiş gibi bir tedirginlikle yaşıyor, her çalan telefonda irkiliyordu. Demir’in neden burada olduğunu, onu neden fark etmediğini, eğer fark ederse ne olacağını sorguluyordu. Yıllar önce yaşadıkları talihsiz olay, zihninde filmler gibi dönmeye başladı.

Üniversite yıllarıydı. Elif ve Demir, geleceğe umutla bakan, idealleri olan iki genç aşık. Demir, çevre duyarlılığı yüksek, adalet arayışında bir liderdi. Şehrin tarihi dokusuna zarar verecek, rüşvetle alındığı iddia edilen büyük bir arazi projesine karşı düzenlenen eylemlerin başını çekiyordu. Elif de onunla birlikte, omuz omuza. Bir gün, o büyük, ses getiren protesto eyleminde her şey kontrolden çıktı. Polis müdahalesi sertleşmiş, göstericiler ve özel güvenlikler arasında arbede yaşanmıştı. Elif, kalabalığın içinde itiş kakışırken, Demir’in birkaç metre ötesinde, bir güvenlik görevlisinin yüksek bir inşaat demirinden dengesini kaybedip düştüğünü görmüştü. Gözlerinin önünde, hızla aşağı düşerken çıkan o acı çığlık… Ve sonra her şey kaosa dönüşmüştü. Demir, düşen güvenlik görevlisini itmekle suçlanmış, olayın sorumlusu olarak tutuklanmıştı.

Elif, olay anını net hatırlıyordu. Demir, o esnada bir polisle boğuşuyor, düşen görevliyle uzaktan yakından alakası yoktu. Hatta görevlinin düşüşüne, kargaşada başka bir göstericinin sebep olduğunu ya da bunun tamamen bir kaza olduğunu bile düşünüyordu. Ama ailesi, şehrin saygın ailelerinden biriydi. Babası, Elif’i her türlü sıkıntıdan korumaya yeminli, sert mizaçlı bir adamdı. Demir’in tutuklanmasından sonra Elif’i üniversiteden almış, şehirden uzaklaştırmış, olan biten her şeyden uzak tutmuştu. “Bu senin geleceğin Elif, bu adamın seni de yakmasına izin veremem,” demişti babası. “Gördüklerini unut, bu senin meselen değil.”

Korku ve ailesine duyduğu saygıyla karışık bir baskı altında, Elif sessiz kalmıştı. Mahkemelerde, Demir’in lehine tanıklık yapmamış, olay anını olduğu gibi anlatmamıştı. Yalan söylememişti belki ama gerçeğin önemli bir kısmını da saklamıştı. Demir, o güvenlik görevlisinin ölümüne neden olmaktan uzun yıllar hapis cezası almıştı. Elif’in içindeki suçluluk duygusu ise bir daha hiç dinmemişti. Onun sessizliği, Demir’in hayatını karartmış, Elif’in ise yeni bir sayfa açmasına, şatafatlı bir kariyer inşa etmesine olanak sağlamıştı. Ama o sayfanın üzerine hep bir gölge düşüyordu.

Bir hafta sonra, Elif’in ofisine bir çiçek sepeti geldi. Üzerinde sadece “Eski dostundan” yazıyordu. Elif’in kalbi yine ağzına geldi. Çiçeklerin arasına gizlenmiş küçük bir not vardı: “Kız Kulesi’nin oradaki eski kafeyi hatırlıyor musun? Çarşamba, gün batımında.” Demir’in imzası yoktu ama Elif o el yazısını, o kafenin adını asla unutmamıştı. Eski buluşma yerleriydi.

Çarşamba günü, elinden iş gelmez oldu. Can, Elif’in son zamanlardaki dalgınlığını fark etmişti. “Bir şey mi var Elif? Sanki aklın başka yerde,” diye sormuştu kahvaltıda.
Elif, “Yo, hayır. Sadece proje detaylarını düşünüyorum. Çok yoğunuz biliyorsun,” diyerek geçiştirmişti. Yalan söylemekten nefret ediyordu, özellikle de Can’a. Ama Demir’in gölgesi öyle ağırdı ki, onu bu yükün altına sokmaya cesaret edemiyordu.

Gün batımına doğru Elif, Kız Kulesi’ne doğru yürüdü. Eski kafe olduğu gibi duruyordu. İçeri girdiğinde, köşedeki her zamanki masalarında oturan Demir’i gördü. Sanki yıllar değil, birkaç ay geçmiş gibiydi. Yanına oturdu.
Demir’in bakışları acı ve hüzünle doluydu. “Sessizliğine rağmen ne kadar da başarılı bir hayat kurmuşsun, Elif,” dedi sesi tok, biraz da alaycı.
Elif’in boğazı düğümlenmişti. “Demir… Ben çok üzgünüm. Olanlar için… Benim sessizliğim için…”
“Üzgün müsün? Yıllarım çürüdü içeride. Sen ise şehrin en iyi mimarı oldun. Adın her yerde. Peki benim adım? Katil Demir.”
“Ben korkmuştum Demir. Ailem… Beni uzaklaştırdılar. Konuşmama izin vermediler. Babam… tehdit ettiler.”
Demir acıyla gülümsedi. “Korku, öyle mi? Hepimiz korkuyorduk Elif. Ama ben yine de doğru bildiğimi yaptım. Sen ise…” Sustu. “Ben senin o gün gördüklerini mahkemede anlatmanı bekledim. Senin şahitliğin, o güvenlik görevlisinin kaza sonucu düştüğünü, benim onu itmediğimi kanıtlayabilirdi. Ama sen hiç gelmedin.”
Elif gözyaşlarını tutamadı. “Gelmek istedim. Defalarca. Ama izin vermediler. Beni hapsettiler resmen. Ve sonra… Sonra çok geç oldu. Artık bir anlamı kalmamıştı.”
“Anlamı kalmamıştı mı?” Demir’in sesi yükseldi. “Benim hayatım bir yalandan ibaret oldu. Senin hayatın ise o yalanın üzerine kuruldu. Senin başarılı kariyerin, pırıl pırıl evliliğin… O sessizliğin bedeli.”
“Ne istiyorsun benden Demir?” Elif’in sesi titriyordu.
Demir, Kız Kulesi’ne, batan güneşe baktı. “Ne mi istiyorum? Adaleti istiyorum. Belki de benden alınanları geri alamam. Ama benim gibi insanların, bizim gibi gençlerin susturulduğu, hapse atıldığı o sistemi değiştirecek bir şeyler yapılmasını istiyorum. Ve sen, Elif, sen de o sistemin bir parçası oldun. Sessizliğinle.”

Demir’in sözleri Elif’in içini dağlıyordu. O gece kafeden ayrıldığında, yılların yükü omuzlarına çökmüştü. Ne yapacaktı? Demir ondan ne bekliyordu? Suçunu itiraf etmesini mi? Kariyerini, Can’la olan ilişkisini riske atmasını mı?
Eve geldiğinde Can onu bekliyordu. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Elinde eski, sararmış bir gazete kupürü tutuyordu. Elif’in gençlik fotoğrafı vardı kupürde, bir eylemin ortasında, Demir’in yanında. Ve o korkunç haber: “Protestoda Ölümlü Olay: Genç Lider Tutuklandı.”
“Elif, bu ne?” Can’ın sesi kısıktı. “Bu senin? Bu neyin nesidir?”
Elif, Can’ın elindeki kupüre baktı. Sakladığı en büyük sır, en sonunda ortaya çıkmıştı. Can’ın gözlerinde gördüğü hayal kırıklığı, acı ve şaşkınlık, Demir’in sözlerinden daha keskin bir bıçak gibi saplandı yüreğine.

Can’a her şeyi anlattı. Kelimesi kelimesine. Gençlik aşklarını, ideallerini, protestoyu, güvenlik görevlisinin düşüşünü, Demir’in tutuklanışını, kendi sessizliğini ve ailesinin baskısını. Gözyaşları içinde, her bir detayla birlikte o yılların ağırlığını Can’ın önüne serdi. Can, başını ellerinin arasına almış, şömineden gelen hafif çıtırtı dışında odada sesizlik hakimdi. Uzun süre konuşmadı. Elif, nefesini tutmuş, hayatının karar anını bekliyordu.
Sonunda Can başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı. “Neden bana hiç anlatmadın, Elif? Neden bunca yıl sakladın? Ben senin hayat arkadaşın olacaktım. Bizim aramızda sır olmazdı.”
“Korktum Can. Seni kaybetmekten korktum. Bu geçmişin beni de yakmasından, her şeyi elimden almasından korktum.”
“Peki şimdi? Bu geçmiş seni yakmayacak mı sanıyorsun? Bu sessizlik bizi yakmayacak mı?”
“Bilmiyorum Can. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Can, ayağa kalktı. Pencereye yürüdü, dışarıya, karanlık İstanbul’a baktı. “Demir haklıymış,” dedi sonunda. “Sessizliğin bedeli çok ağır oluyor, değil mi?”

Can, Elif’e bir seçim yapmasını söylemedi. Ama o gece, sessizce koltuğuna oturdu, Elif’le arasına görünmez bir duvar örülmüştü. Elif, hayatının en uzun gecesini geçirdi. Yıllardır kaçtığı, bastırdığı gerçek, tüm çıplaklığıyla karşısındaydı. Demir’in acısı, Can’ın hayal kırıklığı ve kendi vicdanının sesi…

Sabah olduğunda Elif’in zihninde bir karar netleşmişti. Ne olursa olsun, bu yükü daha fazla taşıyamazdı. Sessizliğin bedeli gerçekten çok ağırdı. Telefonunu eline aldı, eski bir isim aradı: Avukat Ayşe Hanım. Babasının ona tuttuğu avukat, o günlerde ailesinin baskısı altında kalmasına rağmen ona insanlık göstermiş nadir kişilerden biriydi.

Ayşe Hanım’la buluştular. Elif, tüm hikayeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Gözlerinin önünde yaşananları, Demir’in masumiyetini ve kendi sessizliğinin nedenlerini. Avukat, dikkatle dinledi.
“Yasal olarak Demir’in davası yeniden açılamaz,” dedi Ayşe Hanım. “Zaman aşımı söz konusu. Ama toplumsal vicdan ve medyanın gücü, bazı şeyleri değiştirebilir. En azından Demir’in itibarı için bir şeyler yapılabilir.”
Elif, “Ben her şeyi anlatmak istiyorum,” dedi kararlılıkla. “Bir basın açıklaması yapabilirim, bir belgeselde yer alabilirim… Ne gerekiyorsa. O gün gördüklerimi, neden sustuğumu, her şeyi.”
Ayşe Hanım, “Bu senin kariyerini, şu anki hayatını mahvedebilir Elif. Her şeyini kaybedebilirsin.”
“Biliyorum. Ama eğer bunu yapmazsam, kendimi kaybedeceğim Ayşe Hanım. Zaten kaybetmiştim. Belki de bu benim son şansım.”

Akşam eve döndüğünde Can’ı bekledi. Gergindi ama kararlıydı. Can geldiğinde, Elif derin bir nefes aldı.
“Can,” dedi. “Bir karar verdim. Yarın bir basın açıklaması yapacağım. O gün ne yaşandığını, neden sustuğumu, her şeyi anlatacağım.”
Can’ın yüzünde şaşkınlık ve acı vardı. “Emin misin Elif? Bu senin her şeyini altüst edebilir.”
“Eminim Can. Yıllardır sustuğum için zaten altüst olmuş bir hayatım var. Bu belki de benim kurtuluşum olacak.” Elif, Can’ın gözlerinin içine baktı. “Bunu sensiz yapmak istemiyorum. Ama eğer bu senin için fazlaysa, anlarım. Seni de bu yükün altına sokamam.”

Can, Elif’in yanına oturdu, elini tuttu. Uzun süre sessiz kaldılar. Sonra Can, yavaşça başını salladı.
“Birlikte taşıyacağız,” dedi sesi kısık ama kararlıydı. “Seni tek başına bırakmayacağım. Bu senin geçmişin. Ama artık bizim geleceğimiz.”
Elif’in gözleri doldu. Can’ın sözleri, ona Demir’in acı sözlerinden daha fazla acı veren vicdan azabından, korkudan daha büyük bir güç vermişti. O an anladı ki, gerçek sevgi, sadece güzel günlerde değil, geçmişin gölgeleri en yoğun halini aldığında da varlığını sürdürebiliyordu.

Ertesi gün, Elif, basın mensuplarının karşısına çıktı. Titrek bir sesle ama kararlı bakışlarla, yıllar önce sustuğu gerçeği tüm detaylarıyla anlattı. Demir’in masumiyetini, kendi korkusunu, ailesinin baskısını. Kameralar flaşlarını patlatırken, kelimeler dudaklarından dökülürken, Elif omuzlarındaki ağırlığın hafiflediğini hissetti. Yıllarca üzerinde taşıdığı o sessizliğin bedeli belki çok ağırdı. Kariyeri etkilenecek, adı lekelenecekti. Ama artık özgürdü. Geçmişin gölgesi, artık onu esir alamayacaktı. Belki her şeyi kaybedecekti ama kendini, vicdanını ve Can’ın koşulsuz sevgisini kazanmıştı. Ve bu, tüm bedellere değerdi.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık