Aile Draması

Geçmişin Kırık Aynaları

9 dakikalık okuma · 1675 kelime

Bebek sahili boyunca uzanan modern dairesinin geniş penceresinden Boğaz’a bakarken, Elif’in zihni, on iki yıl öncesine, sisli bir geceye kaydı. Elinde sıcak çayı, karnında kıpır kıpır bir can taşısa da, o anda hissettiği tek şey, yavaşça yükselen bir korkuydu. Mert’le üç yıldır evliydi, kariyerinde zirveye ulaşmış bir iç mimardı ve iki ay sonra bir kız bebekleri olacaktı. Her şey kusursuz görünüyordu; dışarıdan bakan herkes için Elif, şanslı yıldızının altında doğmuş, mutlu bir kadındı. Ama o gece, o gri ve rutubetli gece, tüm bu resmin altına bir çatlak atmıştı. Ve o çatlak, şimdi yeniden belirginleşmeye başlamıştı.

Korkunun tohumları üç gün önce atılmıştı. Cihangir’deki projelerinden birinin şantiyesinden dönerken, trafikte sıkışıp kalmış, radyoyu açmıştı. Bir yerel haber programında, İstanbul Üniversitesi kampüsünde geçen on iki yıl önceki trajik bir olaydan bahsediliyordu. “Cemre Operasyonu kapsamında, 2012 yılında yaşanan ve kamuoyunda ‘Kızılcık Yokuşu Kazası’ olarak bilinen olayın dosyası yeniden açıldı. Dönemin tanıklarının ifadelerine başvurulacak…” Radyoyu hızla kapatmıştı. Kızılcık Yokuşu. Kaza. Zeynep. Burak. O isimler, beyninde bir şarapnel parçası gibi dönüyordu.

O gece Mert, Elif’in durgunluğunu fark etmişti. “Hayrola aşkım? Yorgun mu düştün? Şantiyeler sana ağır gelmeye başladı galiba.” Elif zoraki bir gülümsemeyle, “Evet canım, biraz fazla koşturmaca oldu bugün,” diyerek geçiştirmişti. Mert’in şefkatli elleri karnına uzanırken, Elif’in içindeki buzlar biraz çözülür gibi oldu. Bu bebek, her şeyi temizleyebilir miydi? Geçmişin gölgelerini kovabilir miydi? Bilmiyordu. Tek bildiği, o gecenin her detayıyla geri dönüyor oluşuydu.

2012 yılı. Elif, İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde son sınıf öğrencisiydi. Can dostları Zeynep ve Burak’la ayrılmaz bir üçlüydüler. Zeynep, enerjisiyle herkesi büyüleyen, idealist bir kızdı. Burak ise sakin, içine kapanık ama gözlem yeteneği güçlü, yetenekli bir ressamdı. Elif, o dönemde Burak’a karşı gizli bir şeyler hissediyordu ama Zeynep’le aralarındaki o çocuksu bağ, aşkı dile getirmeye engel oluyordu. Bir cuma gecesi, dönemin popüler öğrenci mekânlarından birinde düzenlenen partiye gitmişlerdi. Elif, birkaç kadeh fazla içmişti. Dönüş yolunda, Zeynep direksiyonun başına geçmek istemiş, ancak Elif, “Ben iyiyim, hadi bakalım,” diyerek anahtarı kaptığı gibi arabaya atlamıştı. Kızılcık Yokuşu’nda, yoğun sisin de etkisiyle, ani bir manevrayla kontrolü kaybetmişti. Araba yol kenarındaki ağaçlardan birine çarpmış, taklalar atarak durmuştu.

Elif, emniyet kemeri sayesinde birkaç sıyrıkla kurtulmuştu. Bilinci yerindeydi. Zelsizce dışarı sürünmüştü. Zeynep ise… Zeynep, arka koltukta sıkışmış, nefes almıyordu. Burak, ön koltukta, bacakları direksiyonun altına sıkışmış, inliyordu. Elif’in beyni donmuştu. İlk yaptığı şey, babasını aramak oldu. Babası, şehrin tanınmış iş insanlarından biriydi. Sakin kalmasını, kimseye hiçbir şey anlatmamasını tembihlemişti. “Hemen geliyorum kızım, sen sadece bekle.”

Babası ve avukatları, olayın ardından bir saat içinde kaza yerine gelmiş, jandarmanın ve ambulansın ulaşmasından önce her şeyi manipüle etmişlerdi. Kaza raporuna göre, Elif’in araba kullandığı bilgisi kayıtlardan silinmiş, direksiyonun başında Zeynep’in olduğu belirtilmişti. Zeynep, genç yaşta hayatını kaybetmişti. Burak ise ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmış, bacakları felç kalmıştı. Birkaç ameliyattan sonra yürüyebilmişti ama bacaklarında kalıcı hasarlar oluşmuştu. Onu bir daha hiç görmemişti Elif. Babası, Burak’ın ailesine yüklü bir tazminat ödemiş, karşılığında bir daha bu olayın konuşulmayacağına dair bir protokol imzalatmıştı. Elif’in hayatı kurtulmuştu, ama ruhu o gecenin sisli yokuşunda kaybolmuştu.

Şimdi, bu hayalet geri dönüyordu.

Ertesi gün, Elif, panikle hukuk fakültesinden eski bir arkadaşını aradı. “Cemre Operasyonu’ndan haberin var mı? Kızılcık Yokuşu kazası…” Arkadaşı, “Ah evet Elif, duydum. Çok ilginç. O zamanlar biraz üstü kapatıldığı konuşuluyordu. Yeni deliller ortaya çıkmış sanırım. Özellikle de görgü tanıklarının ifadeleri yeniden alınıyor,” dedi. Görgü tanıkları. Kim olabilirdi? O sisli gecede yoldan geçen kimse yoktu ki. Yoksa…

Elif’in midesi kasıldı. Bir hafta içinde, işine odaklanamaz hale gelmişti. Sürekli telefonunu kontrol ediyor, haber sitelerinde kendi ismini aratıyordu. Mert, Elif’in giderek solan yüzünü, dalgın bakışlarını fark etmeye başlamıştı. “Elif’im, iyi misin gerçekten? Sanki bir şeyler seni rahatsız ediyor. Bana anlatabilirsin, biliyorsun.” Elif her seferinde, “Yok canım, hamilelik hormonları işte. Biraz stresliyim,” diyerek geçiştiriyordu. Ama Mert’in şüphe dolu bakışları, içindeki korkuyu daha da büyütüyordu. Sanki duvarlar daralıyor, her nefes alışında ciğerlerine soğuk hava doluyordu.

Bir öğleden sonra, Elif, Bebek’teki bir kafede iş görüşmesi yapmak için oturmuştu. Masaların birinde, tekerlekli sandalyede oturan bir adamın silüeti dikkatini çekti. Adamın yüzü pencereye dönüktü, bu yüzden tam olarak göremiyordu. Ama sırtından, duruşundan bir tanıdıklık hissi geçti içine. Omuzları hafifçe çökmüş, saçları beyazlamıştı. İçindeki ses, “O olamaz,” diye fısıldadı. Ama kalbi avaz avaz bağırıyordu: “O! Burak!”

Kalkıp gitmek istedi. Ama ayakları yere mıhlanmıştı sanki. Gözlerini kaçırdı. Adam garsona seslendi. Sesini duyduğunda Elif’in boğazı düğümlendi. O sesti. Burak’ın sesi. O tok, hüzünlü ses. Adamın hafifçe öksürmesi, Elif’in omuzlarının kasılmasına neden oldu. Burak, elinde tuttuğu kitabı kapatıp arkasındaki masaya doğru uzattı. Tam o anda, bakışları Elif’in masasına değdi. Göz göze geldiler.

Burak’ın yüzünde ne şaşkınlık ne de öfke vardı. Sadece derin bir hüzün. Gözlerinin dibinde parlayan bir ışık… Hayal kırıklığı? Kırgınlık? Elif’in gözleri doldu. Başını çevirdi, garsona kalkacağını işaret etti. O an kaçmak, her şeyi geride bırakmak istedi. Ama kaçamayacağını biliyordu. Geçmiş, bir hayalet gibi peşindeydi.

O gece Elif, kabuslarla uyandı. Zeynep’in cansız bedeni, Burak’ın çaresiz inlemeleri, babasının soğuk yüzü… Her şey zihninde yeniden canlanmıştı. Mert’in derin uykusundan faydalanarak yatağından kalktı, oturma odasına gitti. Karnını okşadı. “Ne yapacağım ben şimdi, meleğim?” diye fısıldadı. Bu bebeğe yalanlarla dolu bir dünya sunamazdı. Mert’e de. Mert, şeffaflığına inandığı bir kadına âşık olmuştu.

Ertesi sabah, uyanır uyanmaz Mert’le konuşmaya karar verdi. Kahvaltıda, elindeki çatalı tabağına bıraktı. “Mert, sana anlatmam gereken bir şey var.” Mert, Elif’in ciddiyetini görünce endişelendi. “Ne oldu Elif? Yüzün bembeyaz. İyi misin?” Elif derin bir nefes aldı. “İyi değilim. Hiç iyi değilim. Çok uzun zaman önce, on iki yıl önce işlediğim bir hata var. Bir sır. Ve bu sır, beni bitiriyor.”

Gözleri doldu. Mert’in elini tuttu. Titrek bir sesle, Kızılcık Yokuşu’nda yaşanan her şeyi, o gece alkollü olduğunu, direksiyonu kendisinin kullandığını, Zeynep’in öldüğünü, Burak’ın felç kaldığını, babasının her şeyi nasıl örtbas ettiğini anlattı. Her kelime, kalbinden bir bıçak gibi geçiyordu. Mert’in yüzü, Elif anlattıkça önce şaşkınlık, sonra inanmazlık, en sonunda ise derin bir hayal kırıklığıyla doluyordu.

“Sen… sen nasıl böyle bir şeyi benden saklarsın Elif?” Mert’in sesi titriyordu. “Bir insanı öldürüp, bir başkasının hayatını mahvedip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilir misin?” Elif hıçkırarak, “Yaşamadım Mert! Hiç yaşamadım! Her gün, her saniye o yükle yaşadım. Pişmanlığımla, korkumla… Ama babam… babam beni korumak istedi. Ben de o korkuyla ona ayak uydurdum. Korkaktım Mert, çok korkaktım.”

Mert masadan kalktı, pencereye döndü. Sırtı Elif’e dönüktü. Elif’in gözlerinde yaşlar, onun sırtına düşen birer zehirli damla gibiydi. Dakikalarca süren sessizlik, Elif için sonsuzluk gibiydi. Sonunda Mert döndü. Gözleri kızarmış, yüzü yorgundu. “Sana inanamıyorum Elif. Ben sana tüm benliğimle güvendim. Bu kadar büyük bir yalanı nasıl yaşattın bana?” Elif, “Biliyorum. Affedilmez. Ama sana yalan söyleyerek kendimi de kandırıyordum. Bu bebeğe yalanlarla dolu bir gelecek kuramam.”

Mert, Elif’in yanına oturdu, elini tuttu. “Çok zor. Çok ama çok zor. Ama… şimdi ne olacak? O dosya yeniden açıldıysa, her şey ortaya çıkacak mı?” Elif başını salladı. “Büyük ihtimalle. Ve ben bu sefer kaçmayacağım. Ne olursa olsun, gerçeği söyleyeceğim.”

Mert’in gözlerinde hala kırgınlık vardı ama Elif’in kararlılığına karşı bir anlayış da belirmişti. “Yanında olacağım,” dedi usulca. “Ama bunun bedeli çok ağır olacak, biliyorsun değil mi?” Elif, Mert’in elini daha sıkı tuttu. “Biliyorum. Ve hazırım.”

Bu kararlılıkla, Elif ilk adımı atmaya karar verdi. Burak’ı bulacaktı. O kafede gördüğü Burak’ı. Sosyal medyada eski ortak arkadaşları üzerinden kısa bir araştırmayla Burak’ın hala İstanbul’da yaşadığını, bir sanat galerisinde gönüllü çalıştığını öğrendi. Bir öğleden sonra galerinin kapısından içeri girdi. Burak, tekerlekli sandalyesinde, duvardaki bir tabloya bakıyordu. Yanına yaklaştı.

“Burak?”
Burak yavaşça döndü. Gözlerindeki o hüzünlü ifade hala oradaydı. “Elif.” Sesi sakindi, öfke yoktu. Sanki yıllar boyunca bu anı bekleyen bir bilgelik vardı onda.
“Ben… ben çok özür dilerim Burak. Tüm bunlar için. O gece için. Sana yaşattıklarım için. Zeynep için.”
Burak başını hafifçe salladı. “Özrünle ne Zeynep geri gelir ne de benim bacaklarım eski haline döner Elif. Yıllar geçti. Ben acımla yaşamayı öğrendim.”
“Biliyorum. Ama… dosya yeniden açıldı. Gerçeği söyleyeceğim. Ne olursa olsun.”
Burak gülümsedi. Acı bir gülümseme. “Aslında, ben de bunun için bekliyordum. Yıllardır. Senin kendi başına gelip yüzleşmeni umdum. Ama… sanırım bir şeylerin seni zorlaması gerekti.”
Elif şaşkınlıkla, “Ne demek istiyorsun?”
“Zeynep’in annesi. Yıllardır bu işin peşini bırakmadı. Ben de öyle. Yıllar önce bir tanık vardı Elif. Kızılcık Yokuşu’nda o gece, babanın adamları gelmeden önce, kaza yerinden geçmekte olan yaşlı bir köylü. Babanın adamları onu tehdit edip susturdu. Ama o yaşlı adam, geçen ay vicdan azabıyla polise başvurdu. Tüm gerçekleri anlattı. Senin araba kullandığını, babanın her şeyi nasıl örtbas ettiğini…”
Elif’in midesi bulandı. Tüm bu yıllar boyunca taşıdığı sır, başkasının vicdanının bir yükü olarak geri dönmüştü.
“Peki sen… sen ne yapacaksın şimdi?”
Burak, Elif’in gözlerinin içine baktı. “Ben mi? Ben hep adaletin peşindeydim Elif. Benim sana karşı kişisel bir kinim yok. Ama Zeynep… Zeynep’in anısı için, onun ailesi için, ve kendi mahvolmuş hayatım için, gerçeklerin gün yüzüne çıkması şart.”
“Ben de aynısını istiyorum,” dedi Elif. “Gerçeği söyleyeceğim. Ne olursa olsun.”

O gün, Elif hayatının en zor kararını vermişti. Mert’in desteğiyle, avukatlarıyla görüştü ve polise giderek detaylı bir ifade verdi. Bütün o korkunç geceyi, babasının manipülasyonlarını, kendi korkaklığını, her şeyi anlattı. Babası, kızının itirafıyla şok olmuş, öfkelenmiş ama Elif bu sefer geri adım atmamıştı. Hukuki süreç başladı. Kamuoyu, olayın yeniden açılmasıyla çalkalanırken, Elif’in ismi manşetlerdeydi. “Tanınmış iç mimar Elif Arın, on iki yıl önceki kazayı itiraf etti.”

İşini kaybetti. Arkadaşları onu eleştirdi. Bazıları destekledi. Mert, her ne kadar zorlansa da, onun yanında durdu. Bu, ikisinin de hayatı için büyük bir sınavdı. Elif, toplumun ve yasanın karşısına çıkarken, içindeki huzur yavaşça geri dönüyordu. Her şeyini kaybetme riskiyle karşı karşıyaydı, ama artık kendi içinde bir bütünlük hissediyordu. Zeynep’in anısı, artık gölgelerde değil, ışıkta dans ediyordu. Burak’la mahkemede yeniden yüzleştiklerinde, gözlerinde bir zamanlar hissettiği öfke veya intikam isteği yerine, sadece hüzünlü bir anlayış vardı. Belki de bu, ikisinin de yaralarını iyileştirmesi için atılan ilk adımdı.

Bebeğinin doğmasına sayılı günler kalmıştı. Elif, bir öğleden sonra pencerenin önünde oturmuş, karnını okşuyordu. Dışarıda güneş parlıyordu, ama artık bu parlaklık sahte değildi. Gerçekti. Yüzleştiği gerçek kadar acımasız ve aynı zamanda o kadar da arındırıcı. Mert içeri girdi, elinde bir bardak su vardı. Elif’e uzattı. “Her şey yoluna girecek Elif’im. Göreceksin. Belki eski hayatımıza dönmeyiz, ama yeni bir hayatımız olacak. Daha dürüst, daha gerçek.” Elif, başını Mert’in omzuna yasladı. Gözlerini kapattı. Kızılcık Yokuşu’ndaki sisli gece, artık bir geçmiş gölgesiydi. Ama bu kez, gölgeye değil, onu yaratan güneşe bakmayı seçmişti. Ve o güneş, yeni bir başlangıcın habercisiydi.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık