Aile Draması

Perde Aralığından Sızan Gölge

8 dakikalık okuma · 1412 kelime

Duvar saati tik takları, Emine Hanım’ın evinin sessizliğini, Ayşe’nin içindeki gürültüyü bastırmak için yeterli değildi. Annesinin yaşlı elleri, salonun ortasında duran ceviz sehpanın kenarına yapışmış gibi duruyordu. Emine Hanım, son aylarda her şeyle birlikte anılarını da yavaş yavaş kaybediyordu. Alzheimer’ın o acımasız pençesi, bir zamanlar keskin zekasıyla bilinen bu kadını, adını bile unutan bir gölgeye çeviriyordu. Ayşe’nin görevi ise, bu gölgenin arkasında kalanları toplamak, annesinin hayatını, kendi çocukluğunun enkazını düzenlemekti.

Bugün sıra, babası Mehmet Bey’in eski çalışma odasındaki eşyalardaydı. Babası sekiz yıl önce vefat etmişti ama odası, zamanın donduğu bir müze gibi duruyordu. Koku bile aynıydı: köhne kâğıt, hafif küf ve Mehmet Bey’in her zaman kullandığı tıraş kolonyasının soluk esintisi. Ayşe, tozlu raflardaki kitapları indirip kutulara yerleştirirken, altta kalmış, kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar basit, küçük bir ahşap kutuya takıldı gözü. Kilitsizdi. Merakına yenik düşüp açtı.

İçi, zamanın sararttığı kâğıtlarla doluydu. Ayşe’nin kalbi aniden hızlandı. Bunlar, genç bir kadının el yazısıyla yazılmış mektuplardı. “Sevgili Mehmet’im,” diye başlıyordu her biri. Tarihlerine baktı: 1970’lerin başlarıydı. Ayşe o dönemde henüz altı yaşındaydı. Annesi ve babası yeni evlenmişlerdi, Ayşe’nin doğumundan kısa bir süre sonra. Mektupların hepsinde “Nermin” imzası vardı. Gözleri son mektuba takıldı. “Kızımızın gözleri tıpkı seninki gibi Mehmet’im. Onu sana benzetmek, içime bir umut ekiyor. Ne zaman gelip göreceksin Gülcan’ı? Ne olur, çok bekletme bizi…”

Ayşe’nin midesi kasıldı. Nefesi kesildi. Gülcan mı? Kızımız mı? Bu ne demekti? Elindeki mektuplar, ağır birer kurşun gibi hissettiriyordu. Parmakları, kutunun dibinde duran minik, gümüş bir madalyona değdi. Açtı. İçinde, neredeyse bir pul kadar küçük, soluk bir bebek fotoğrafı vardı. Sararmış, yüz hatları belirsizleşmiş ama yine de bir bebeğe ait olduğu anlaşılan bir görüntü. İşte o an, Ayşe’nin tüm dünyası, koca bir buzdağı gibi, parçalarına ayrılmaya başladı. Babası, Mehmet Bey… Nermin… Gülcan… Bu üç isim, annesi Emine ve kendi hayatına yalanlarla örülmüş bir duvar örüyordu.

Akşam, annesini yemeğe oturttuğunda, Ayşe’nin zihninde sorular dans ediyordu. Emine Hanım, tabağındaki yemeği karıştırıyor, arada bir boşluğa dalıp gidiyordu. Ayşe, yüreğine inen ağırlıkla, elindeki mektupları masaya bıraktı.
“Anne,” dedi sesi titreyerek, “Bunlar ne?”
Emine Hanım, kâğıtlara baktı, gözleri donuktu. Sonra, sanki bir anlık bir aydınlanmayla, gözlerinde kısa bir korku belirdi. “Eski defterleri karıştırma kızım, ne gerek var?” dedi, sesi kırılgan ama kararlıydı. “Bırak geçmişi. Geride kalsın.”
“Ama anne,” diye itiraz etti Ayşe, “Bu mektuplar… Babam… Başka bir kadın… Bir kız çocuğu…”
Emine Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Elini Ayşe’nin elinin üzerine koydu, sanki onu susturmak ister gibi. “Bazı şeyler hiç açılmamalıdır Ayşe. Bazı sırlar, aileyi ayakta tutar. Mehmet… O iyi bir adamdı. Yaptıysa da bir bildiği vardır. Bilmeye ne gerek var ki? Bize ne faydası olur?”
Ayşe, annesinin bu savunmacı tavrı karşısında donup kaldı. Demek ki annesi biliyordu. Belki de her şeyi biliyordu. Yıllarca bu sırla yaşamış, bunu kendisinden ve Can’dan gizlemişti. O mükemmel aile tablosu, o babasının dürüst, annesinin fedakâr imajı, bir anda tuzla buz olmuştu. İçi acıdı. Sanki hayatının bir bölümü, dev bir yalan üzerine inşa edilmişti.

Gece, Ayşe gözünü kırpmadan Can’ı aradı. Can, küçük kardeşiydi, ablasının tam tersi, serbest ruhlu bir müzisyen. İstanbul’da yaşıyordu, Ayşe’nin aksine ailenin yükünü omuzlarında hissetmeyen, daha mesafeli biriydi.
“Abla, yine ne oldu? Annem mi kötüleşti?” Can’ın uykulu sesi, Ayşe’yi daha da sinirlendirdi.
“Daha kötü bir şey oldu Can. Hiçbir şey bildiğimiz gibi değilmiş.”
Ayşe, Can’a mektuplardan, madalyondan, Gülcan’dan bahsetti. Can’ın sesi, başta inanmazlıkla doluydu. “Ne yani abla? Babamın gizli bir hayatı mı varmış? Sen de hemen safsatalara inanıyorsun.”
“Mektuplar var Can! Bebeğin fotoğrafı var! Annem de biliyordu! Gizledi bizden! Yıllarca!” Ayşe’nin sesi çatladı.
Bir sessizlik oldu. Can’ın sesi, bu kez daha ciddiydi. “Peki, ben yarın geliyorum. Annemin yanına mı gideceğiz yine?”
“Hayır. Babamın çalışma odasında seni bekliyor olacağım. Gel ve kendin gör.”

Ertesi gün Can geldiğinde, Ayşe ona kutuyu, mektupları gösterdi. Can, mektupları dikkatle okudu, madalyondaki soluk fotoğrafa uzun uzun baktı. Yüzündeki alaycı ifade yavaşça silindi, yerini şaşkınlık ve düşünceli bir merak aldı.
“Vay be… Babam… Bayağı karışık bir adammış,” diye mırıldandı. “Yani şimdi, bizim bir ablamız ya da kardeşimiz mi var?”
Ayşe öfkeyle Can’a döndü. “Nasıl bu kadar sakin olabilirsin? Hayatımız bir yalanmış Can! Annem ve babam bizi kandırmış!”
Can omuz silkti. “Belki de kandırmadılar abla. Belki de bir şeyi korumaya çalıştılar. Annem öyle demiyor mu zaten? Gizli sırlar aileyi ayakta tutarmış.”
“Hangi aileden bahsediyoruz Can? Bu, benim bildiğim aile değil!” Ayşe’nin gözleri doldu.
Can, Ayşe’nin elini tuttu. “Sakın ol abla. Önce ne olduğunu tam olarak anlamamız lazım. Bu Gülcan kim? Nermin kim?”
Birlikte babalarının eski evraklarını karıştırmaya başladılar. Yıpranmış tapu senetlerinin, faturaların ve banka dekontlarının arasında, soluk bir nüfus cüzdanı sureti buldular. Anne adı: Nermin Aydoğan. Çocuğun adı: Gülcan Aydoğan. Doğum tarihi: Ayşe’nin doğumundan iki yıl sonra. Doğum yeri: Küçük bir İç Anadolu kasabası. Baba adı boş bırakılmıştı. Ama tarih ve yer, Nermin’in mektuplarındaki bilgilerle ve babalarının o yıllarda kısa bir süre görevlendirildiği yerle tam olarak örtüşüyordu.

“Resmen abla ya da kardeşimiz bu,” dedi Can, sesi hayretle doluydu. “Demek ki babam, annemle evliyken…”
Ayşe başını salladı, boğazı düğüm düğümdü. Bu, basit bir ilişki değil, bir aldatmacaydı. Annesinin acısını, suskunluğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Belki de annesi, bu gerçeğin tamamını asla öğrenememişti ya da öğrenmek istememişti. Kim bilir, belki de Mehmet Bey, bu gizli hayatı öyle ustaca saklamıştı ki…
Can, elindeki nüfus suretini katladı. “Ne yapacağız peki? Bu kadını bulacak mıyız?”
Ayşe, uzun uzun düşündü. Tüm hayatı, bu an için yeniden yazılmış gibiydi. O mükemmel, örnek aile tablosu, yıkılmıştı. Babası, çocukluğunun kahramanı, şimdi gölgelerle dolu bir figüre dönüşmüştü. Annesi, fedakâr anne, sessiz bir komplocuydu. Bu sırlar, kendilerini de tüketmişti.
“Bulmalıyız Can,” dedi nihayet. “Bu sır bizi de tüketti. Belki de bu, yeni bir başlangıçtır.”

Babalarının eski arkadaşlarını, akrabalarını yokladılar. Mehmet Bey’in, o yıllarda o kasabada kısa bir süre yaşadığını öğrenmeleri uzun sürmedi. Nihayet, yaşlı bir amcasından, Nermin’in yıllar önce vefat ettiğini, Gülcan’ın ise büyüyüp kasabada öğretmen olduğunu öğrendiler. Yeni soyadı da değişmişti.

Ayşe ve Can, küçük bir Anadolu kasabasına doğru yola çıktılar. Yol boyunca ikisi de suskundu. Ayşe, zihninde binlerce senaryo kuruyordu. Nasıl biri olacaktı Gül? Onlara ne tepki verecekti? Bu karşılaşma, ne tür bir fırtınaya yol açacaktı? Can ise daha rahattı, belki de bu yabancılaşmış aile ilişkilerinde yeni bir bağ bulma umuduyla doluydu.

Adresi buldular. Küçük, şirin bir bahçesi olan tek katlı bir evdi. Kapıyı genç bir kadın açtı. Otuzlu yaşlarında, yüzünde sıcak bir gülümseme, gözlerinde tanıdık bir parıltı vardı. Mehmet Bey’in gözleriydi bunlar. Ayşe’nin kalbi acıyla sıkıştı.
“Merhaba,” dedi Ayşe, sesi zar zor çıktı. “Biz… Ayşe ve Can… Mehmet Erdem’in çocuklarıyız.”
Gül’ün yüzündeki gülümseme dondu. Gözlerindeki sıcaklık yerini şaşkınlığa, sonra yavaşça hüzne bıraktı. “Ben… Gülcan. İçeri buyurun lütfen,” dedi. Sesi kısıktı.

Mutfakta oturdular. Çaylar yudumlandı, ama kelimeler boğazda düğümleniyordu. Gül, annesinin Mehmet Bey’den sık sık bahsettiğini, onun iyi bir adam olduğunu, ama ailesinden uzakta olduğunu söylediğini anlattı. Babasını hiç tanımamıştı. Annesi, Mehmet Bey’in mektupla ve ara sıra gönderdiği parayla destek olduğunu söylemişti hep. Ama evli olduğunu, başka çocukları olduğunu… bunu asla bilememişti.

“Annem hep derdi, ‘Baban çok iyi bir adamdı ama kader ayırdı bizi’ derdi,” diye fısıldadı Gül. “Ben de hep bir gün onu tanıyacağımı hayal ederdim.”
Ayşe, gözlerini Gül’den alamıyordu. Gül, babasının tüm iyi özelliklerini taşıyordu sanki. Onun sıcaklığını, merhametini… Ve bu, Ayşe’ye daha çok acı veriyordu. Babası, sadece kendi ailesinden değil, Gül’den de ne kadar çok şey çalmıştı.

Üç kardeş, o akşam uzun uzun konuştular. Geçmişi, sırları, acıları paylaştılar. Her şey birden düzelecek değildi. Yılların biriktirdiği yalanlar, tek bir sohbette ortadan kalkmazdı. Ama o akşam, Ayşe ve Can, Gül’de sadece babalarının gizli geçmişini değil, kendilerinden bir parçayı da bulmuşlardı. Gül, öfkeli değildi; aksine, hikayesini dinleyen kardeşlere karşı bir şefkat hissediyordu.
“Demek ki anneniz de bilmiyormuş,” dedi Gül, bir ara. “Ya da bilmek istememiş.”
Ayşe başını salladı. “Annem… O da çok şey yaşadı. Belki de o da kendi bildiği kadarıyla yetinmeyi seçti, bizi korumak için.”

Kasabadan ayrılırken, Ayşe’nin içi huzursuzdu ama aynı zamanda hafiflemişti. Yılların yükü omuzlarından kalkmış gibiydi. Aile, bildiği o dört kişilik tablo değildi artık. Çok daha karmaşık, acılarla ve yalanlarla örülü ama aynı zamanda yeni bağlarla zenginleşmişti.
Eve döndüklerinde, Emine Hanım salonda oturmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Ayşe, annesinin yanına oturdu, elini tuttu. Emine Hanım’ın parmakları, eskisi gibi sert ve dirençli değildi.
“Her şey yolunda anne,” dedi Ayşe, sesi daha önce hiç olmadığı kadar yumuşaktı. “Her şey yolunda.”
Emine Hanım, Ayşe’ye döndü. Gözlerinde kısa bir an için, sanki geçmişten gelen bir gölge belirip kayboldu. “Gülcan… Kızımız… Çok bekletme beni,” diye mırıldandı, sonra yine boşluğa daldı.
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Annesi, en derinindeki sırrını, o anlık bir berraklıkla fısıldamıştı. Bu sır, onları ayırmamış, aksine, daha büyük bir ailenin kapılarını aralamıştı. Ayşe, geçmişin gölgelerinin, yeni bir aydınlığın habercisi olabileceğini biliyordu artık. Aile, mükemmel olmak zorunda değildi, sadece gerçek olması yeterdi. Ve şimdi, sonunda, gerçekle yüzleşiyorlardı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık