Aile draması

Kırık Plakların Melodisi

8 dakikalık okuma · 1612 kelime

Ela, sabah kahvesini yudumlarken güneşin mutfak penceresinden süzülüp eski ahşap masasının üzerine vuran ılık ışığını seyretti. Hayatı yıllardır bu ılık ışık gibiydi; sade, düzenli ve huzurlu. Kızı Defne’nin okula gitmesinin ardından başlayan bu dinginlik, her sabah ritüeli haline gelmişti. Tek katlı, bahçeli evleri, şehrin karmaşasından bir nebze uzak, küçük bir vaha gibiydi. Defne’nin odasından gelen hafif müzik sesleri, Ela’nın bu huzurlu tablosunu tamamlıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi, ya da Ela’nın kendini inandırdığı gibi.

Telefon masanın üzerinde titremeye başladığında, Ela’nın elindeki fincan hafifçe sallandı. Ekranda ‘Gül Teyze’ yazısını görünce kaşları çatıldı. Gül Teyze, eski eşi Mert’in halasıydı. Yıllar sonra gelen bu arama, Ela’nın içini garip bir sıkıntıyla doldurdu. Fincanı dikkatlice masaya bırakıp telefonu açtı.

“Ela’cığım,” Gül Teyze’nin sesi her zamankinden daha kısık, daha kırılgan geliyordu. “Nasılsın? Kusura bakma böyle zamansız aradım…”
Ela, kötü bir haberin eşiğinde olduğunu hissetti. “İyiyim Gül Teyze, siz nasılsınız? Bir şey mi oldu?”
Uzun bir sessizlik… Sonra Gül Teyze’nin sesi neredeyse fısıltıya dönüştü: “Mert’in annesi… Zeynep abla vefat etti bu sabah. Uykusunda, sakin bir şekilde gitmiş…”

Ela’nın dünyası bir anlığına durdu. Zeynep Teyze… Bir zamanlar, Mert’le evliyken ona kendi annesinden bile yakın olmuştu. Sonra, her şey bittiğinde, Zeynep Teyze de bir nevi kaybolmuştu hayatından. Acı bir hüzünle, boğazına düğümlenen kelimeleri zar zor çıkardı: “Başınız sağ olsun Gül Teyze. Çok üzüldüm…”
Gül Teyze’nin ağlamaklı sesi devam etti: “Cenaze yarın öğleden sonra. Mert çok kötü… Defne’yi de görmek istiyor. Gelebilir misiniz acaba?”

Bu soru, Ela’yı en savunmasız yerinden yakalamıştı. Mert’i görme fikri… Yedi yıl olmuştu. Yedi yıl, koca bir hayat demekti. Kendi ayakları üzerinde durmuş, kızı Defne’yi tek başına büyütmüş, geçmişin hayaletlerini bir yerlere hapsetmeyi başarmıştı. Şimdi o hayaletler, Zeynep Teyze’nin ölümüyle birlikte, en karanlık köşelerden sızmaya başlamıştı. Mert’in annesinin cenazesi… Bu, bir mecburiyetti. Defne’nin babaannesine veda etmesi gerekiyordu.
“Tabii, geliriz,” dedi Ela, sesi kendinden beklenmeyecek kadar kararlı çıkmıştı. “Defne’ye de haber veririm.”

Telefonu kapattıktan sonra Ela, mutfaktaki pencerenin önünde hareketsiz durdu. Eski evliliklerinin tüm anıları, kırık plakların cızırtılı melodisi gibi çalmaya başladı zihninde. Mert… Hırslı, zeki, yakışıklı Mert. Onunla evlendiğinde dünyanın en mutlu kadını olduğunu düşünmüştü. Ancak Mert’in işkolikliği, başarıya olan açlığı, zamanla Ela’yı ve hatta küçük Defne’yi ikinci plana atmıştı. O zamanlar bir reklam ajansının yükselen yıldızıydı, hep koşturuyordu. Geceler geç, sabahlar erken… Eve geldiğinde yorgun, zihni başka dünyalardaydı. Ela’nın sevgiye, ilgiye, paylaşıma duyduğu ihtiyaç, Mert’in gözünde önemsiz bir detay gibi kalmıştı. Son darbe, Ela’nın en çok ihtiyaç duyduğu bir anda, Mert’in bir iş gezisi bahanesiyle onu yalnız bırakmasıyla gelmişti. O gün Ela, içindeki son umut kırıntısını da kaybettiğini hissetmişti. Boşanma süreci sessiz ve acı verici olmuştu.

Ertesi gün, Ela ve Defne, İstanbul’un kalabalık trafiğinde, cenaze evine doğru ilerlerken, Ela’nın kalbi göğsünde bir kuş gibi çırpınıyordu. Defne, arka koltukta sessizce oturmuş, babaannesinin fotoğrafını seyrediyordu. Defne, Mert’le düzenli olarak görüşüyor, hafta sonlarını onunla geçiriyordu. Bu, Ela’nın Mert’e karşı duyduğu tek takdirdi; iyi bir babaydı. Ama iyi bir koca olamamıştı.

Cenaze evine vardıklarında, avlunun insan kalabalığıyla dolup taştığını gördüler. İçeri girdiklerinde, Ela’nın gözleri istemsizce Mert’i aradı. Salonun köşesinde, yaslı bir kalabalığın ortasında duruyordu. Yedi yıl, insanı ne kadar değiştirebilirdi ki? Mert’in saçlarına aklar düşmüştü, yüzünde derin çizgiler vardı, omuzları çökmüştü. Eski dinamik duruşundan eser yoktu. Gözleri boş, bakışları donuktu. Zeynep Teyze’nin tabutuna yakın bir yerde, babasıyla yan yana duruyordu.

Mert, Defne’yi görünce, yüzünde yorgun bir tebessüm belirdi. Gözleri, Ela’ya kaydı. Bakışları kısacık bir an karşılaştı. Ela’nın kalbi tekledi. Mert’in gözlerinde, geçmişin pişmanlığı mı, yoksa şimdiki acı mı vardı, ayırt edemedi. Sadece yoğun bir duygu karmaşası hissetti.
Defne, annesinin elini bırakıp babasına doğru koştu. Mert, kızına sarılırken, yüzünü Defne’nin saçlarına gömdü. Ela, uzaktan izlerken, içindeki buzların yavaş yavaş çözüldüğünü fark etti. Bu sahne, bir baba ile kızının masum bağlılığıydı ve bu bağı hiçbir şey koparamazdı.

Defin işlemleri ve taziyeler bittikten sonra, aile Zeynep Teyze’nin evinde toplandı. Ela, gitmek istiyordu ama Gül Teyze’nin ısrarı üzerine kalamaya karar verdi. Hem Defne’nin de orada olması gerekiyordu. Evde hüzünlü bir sessizlik hakimdi. Zeynep Teyze’nin her köşesinde izi olan ev, şimdi onsuz ne kadar boş görünüyordu. Ela, mutfakta çay hazırlarken, Mert yanına geldi.
“Teşekkür ederim geldiğiniz için,” dedi Mert, sesi boğuktu. “Özellikle sana Ela. Defne için…”
Ela, ona bakmadan, çayları karıştırmaya devam etti. “Defne’nin babaannesine veda etmesi gerekiyordu. Bu bir görevdi.”
“Biliyorum,” dedi Mert, sesi daha da alçalmıştı. “Ben… Ben de seni gördüğüm için sevindim, diyemedim.”
Ela, nihayet ona döndü. Mert’in gözleri kızarmıştı. “Neden?” diye sordu, sesi buz gibiydi.
Mert, bir an duraksadı. “Çok şey değişti Ela. Ben çok değiştim.”
Ela alaycı bir gülümseme takındı. “İnsanlar değişir mi Mert? Yoksa sadece roller mi değişir?”
Mert’in omuzları düştü. “Haksız değilsin. Ama ben… Ben o zamanlar her şeyi yanlış yaptım Ela. En çok da sana ve Defne’ye karşı. Hırsım gözümü kör etmişti. Başarı, kariyer… Hepsi boş geldi annem gidince. Aslında annem giderken değil, sen ve Defne giderken boş gelmişti her şey bana.”
Ela’nın kalbi sıkıştı. Bu sözleri ondan ilk kez duyuyordu. “Şimdi mi fark ettin?” diye fısıldadı.
“Her gün fark ettim Ela,” dedi Mert, gözlerinde biriken yaşlarla. “Her yalnız kaldığımda, her Defne’yi bıraktıktan sonra eve döndüğümde. Boşanmak isteyen sendin, değil mi? Ben direndim, yalvardım. Ama sen haklıydın. O Mert ile olmazdı. Hak etmiyordunuz beni.”
Ela, bu itirafla ne yapacağını bilemedi. Yıllardır beklediği bir özür, bir kabulleniş miydi bu? Ama artık çok geçti, değil mi? Yaralar kapanmıştı, kabuk bağlamıştı.

O gece Zeynep Teyze’nin evinde, eski anılar canlanmaya başladı. Ela, mutfakta Gül Teyze ve diğer akrabalarla konuşurken, Defne ve Mert salonda televizyon izliyordu. Arada Ela’nın gözü Mert’e takılıyordu. Defne’ye karşı sabırlı, şefkatliydi. Onu güldürmeye çalışıyordu. Bu, Ela’nın hatırladığı Mert’ten çok farklıydı. Eski Mert, çoğu zaman işte yorgunluktan bitkin düşmüş, Defne’nin çocukça sorularına tahammülü olmayan biriydi.

Ertesi gün, eşyaları toplamak için Zeynep Teyze’nin evine gittiklerinde Ela da onlara eşlik etti. Mert’in babası, yaşlı ve bitkin bir haldeydi. Ela, ona yardım etmeyi teklif etti. Mert, evin düzenlenmesinde yardımcı oldu. Eski fotoğraf albümleri açıldı, geçmişten gelen anılar konuşuldu. Ela, Zeynep Teyze’nin kendi elleriyle işlediği bir örtüyü katlarken, gözleri eski bir fotoğraf karesine takıldı. Mert’le evliliklerinin ilk zamanlarıydı. İkisi de çok genç, çok mutlu görünüyorlardı. O an, bir sızı hissetti. O günleri özlemiş miydi? Yoksa sadece geçmişe duyulan masum bir özlem miydi bu?

Mert, Ela’nın yanına yaklaştı. “Burada, bu evde her şey bizi hatırlatıyor,” dedi. “Annem, seninle olan evliliğimizden hep çok bahsederdi. Hatta son zamanlarda, ‘Keşke Ela ile Mert barışsa da torunumu daha sık görsem’ derdi.”
Ela, fotoğrafa bakmaya devam etti. “Bunları konuşmak artık anlamsız Mert.”
“Belki de,” dedi Mert. “Ama benim için değil. Ben o gün bugündür bunun pişmanlığını yaşıyorum. Hırsım yüzünden, seni ve Defne’yi kaybettim. Bir zamanlar sahip olduğum en değerli şeyi, ailemi…” Mert’in sesi titriyordu. “O zamanlar seni hiç dinlemezdim. Ne kadar önemsiz görürdüm sorunlarını. Oysa sen… sen sadece sevilmek istiyordun. Şimdi anlıyorum Ela. Keşke zamanı geri alabilsem. Keşke sana hak ettiğin değeri verebilseydim.”
Ela, Mert’e döndü. Gözleri yaşlarla doluydu ama aynı zamanda şaşkınlık da vardı. Mert’in bu kadar açık sözlü olması, yıllar sonra gelen bu samimi itiraf, Ela’nın içindeki katı duvarı zorluyordu.
“Kolay değil Mert,” dedi Ela, sesi kısılmıştı. “Sana güvenmek, o acıyı yeniden yaşamak… Çok korkuyorum.”
Mert, ona doğru bir adım attı. “Senden bana tekrar güvenmeni beklemiyorum Ela. Sadece… Sadece bir şans daha istiyorum. Kendimi sana kanıtlama şansı. Belki arkadaş olarak başlarız, Defne için. Sonra… sonra ne olur bilmem.” Mert durdu, derin bir nefes aldı. “Ben değiştim Ela. Gerçekten. O hırslı, bencil adam değilim artık. Daha sakin, daha huzurlu bir hayat istiyorum. Ve bu hayatta, sizinle olmayı arzu ediyorum. Belki imkansızdır, belki çok saçma buluyorsundur… Ama denemek istiyorum. Birlikte bir kahve içmeyi, Defne’nin okul gösterilerine birlikte gitmeyi… En basitinden başlayarak, yeniden bir şeyler kurmayı.”

Ela, Mert’in gözlerine baktı. O gözlerdeki samimiyeti, pişmanlığı ve umudu görüyordu. Yıllar önce aşık olduğu adamın gölgelerini görüyordu, ama aynı zamanda yeni birini de. Bu adamın içinden bir şeylerin koptuğunu, bir dönüşüm geçirdiğini hissediyordu. Ancak kalbindeki korku, ağır bir yük gibi duruyordu. Yeniden kırılmak, yeniden hayal kırıklığına uğramak istemiyordu.
“Ne yapacağımı bilmiyorum Mert,” dedi Ela, dürüstçe. “O kadar acı çektim ki… Tekrar aynı şeyleri yaşayaktan ölesiye korkuyorum.”
Mert, Ela’nın eline uzandı, ama dokunmadı, sadece uzakta tuttu. “Biliyorum. Sana bir söz veremem, geçmişi silemem. Ama sana şunu söyleyebilirim: Eğer bana bir şans verirsen, hayatımın geri kalanında sana kendimi affettirmek için yaşarım. Seni ve Defne’yi asla incitmemeye yemin ederim. Eğer sen de istersen, yeniden bir aile olmayı deneriz. Adım adım. Eğer olmazsa… O zaman da ben anlarım ve bir daha asla karşına çıkmam.”

Ela, Mert’in sözleriyle sarsılmıştı. Bu bir ültimatom değildi, bir yalvarış da değildi. Bu, içten gelen, pişmanlık dolu, umut yüklü bir teklifti. Defne’yi düşündü. Defne’nin babasıyla olan bağını. Defne’nin annesi ve babasının birlikte olmasından duyacağı mutluluğu. Ve kendi içindeki o ufacık kıvılcımı… Yıllardır susturduğu, unuttuğunu sandığı o hissi…

Birden odanın kapısı açıldı ve Defne içeri girdi. “Anne, baba… Yemek hazır. Aç değil misiniz?”
Defne’nin masum sorusu, ikisini de gerçekliğe döndürdü. Mert, hemen elini çekti. Ela, kızına baktı, sonra tekrar Mert’e. Mert’in gözlerinde hâlâ o yalvaran ifade vardı.

Ela derin bir nefes aldı. Riskliydi. Çok riskliydi. Ama hayat, her zaman risklerle dolu değil miydi? Ve ikinci şanslar… Onlar, hayatın en değerli hediyeleri olabilirdi, eğer doğru kullanmayı bilirsen.
“Peki Mert,” dedi Ela, sesi bu sefer şaşırtıcı derecede sakindi. “Deneyelim.”
Mert’in yüzünde bir anlık şaşkınlık, sonra kocaman bir rahatlama belirdi. Gözleri parladı. “Gerçekten mi?”
Ela, hafifçe başını salladı. “Ama yavaş yavaş. Birbirimizi tanıyarak. Eskiden kalanları temizleyerek. Yeniden başlarız, en baştan.”
Mert’in yüzünde uzun zamandır görmediği bir gülümseme yayıldı. “Yeter ki sen iste Ela. Yeter ki sen yanımda ol.”

Üçü birlikte mutfağa doğru yürüdü. Ela, Mert’in omzunun kendisine doğru hafifçe değdiğini hissetti. Bu temas, yıllar sonra ilk kez, içinde bir ürperti değil, kırılgan bir umut hissi uyandırdı. Belki de kırık plakların melodisi, yeniden düzenlenerek, yepyeni bir şarkıya dönüşebilirdi. Belki de gerçekten, ikinci bir şans, yepyeni bir başlangıç için en güzel başlangıç olabilirdi. Yol uzun ve engebeliydi, biliyordu. Ama artık yalnız değildi. Ve bu, uzun zamandır hissettiği en güzel duyguydu.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık