Aile dramı

Gölgenin Dokunduğu Tepe

8 dakikalık okuma · 1516 kelime

Elif, Boğaziçi Üniversitesi’nin yeşillikler içindeki kampüsünde, adımlarını her zamankinden daha ağır atıyordu. Akdeniz mimarisinin estetik çizgisini taşıyan o tarihi binalar, yirmi yıldır onun ikinci evi, kariyerinin şahidiydi. Etrafındaki genç, pırıl pırıl zihinler, geleceğin mühendisleri, iktisatçıları; her biri ona hayranlıkla bakıyordu. Prof. Dr. Elif Demir, alanında bir otoriteydi. Konferanslar, yayınlar, uluslararası projeler… Adı hep bir başarı hikayesiyle anılıyordu. Ama o an, kalbinin atışı göğsünde uğuldarken, dışarıdan görünen bu kusursuz profilin ardındaki çürük temelleri iliklerine kadar hissediyordu.

Bugün, sıradan bir Cuma günü değildi. Bir meslektaşı, son çıkan akademik dergiyi masasına bırakırken, “Elif Hocam, bakın bu makaleyi incelediniz mi? Çok ilginç. Yazarın adı tanıdık geldi nedense,” demişti. Elif’in gözleri derginin kapağındaki isme takılıp kalmıştı: Cem Yalçın. Yirmi yıl… Tam yirmi yıl sonra… Adı, o kadar uzun zaman sonra ilk kez bu kadar somut, bu kadar elle tutulur bir şekilde karşısına çıkmıştı. Titreyen elleriyle dergiyi açtı, makalenin başlığını okudu. Konu, kendi doktora tezinin temelini oluşturan, kariyerine yön veren o seminal çalışmayla inanılmaz bir benzerlik taşıyordu. Hatta benzerlikten öte, sanki o çalışmanın doğal bir devamı, bir açılımıydı. Ama bu, Cem’in adıyla yayınlanmıştı.

Ofis koltuğuna yığılırken, geçmişin soğuk rüzgarı tüm pencerelerden içeri doldu. O zamanki adı Elif Aksoy’du. Üniversitenin genç, hırslı, gelecek vadeden araştırma görevlilerinden biriydi. Gelecek vadediyordu, ama o geleceğin kapılarını açacak anahtarı bir türlü bulamıyordu. Prof. Dr. Kaya’nın baskısı, ailesinin beklentileri, kendi içinde büyüyen o devasa hırs… Hepsi omuzlarında ağır bir yüktü. İşte o dönemde, aynı fakültede, aynı bölümde kendisi gibi genç bir araştırma görevlisi olan Cem Yalçın vardı. Cem, kendi halinde, içine kapanık ama olağanüstü parlak bir zekaya sahipti. Fikirleri, düşünce biçimi, problem çözme yeteneği akranlarının çok ötesindeydi. Ama bir o kadar da ürkek, kendi dehasını sergilemekten çekinen biriydi.

Bir akşamüstü, üniversitenin loş kütüphanesinde, Cem Elif’e bir taslak gösterdi. Gözleri parlayarak, “Elif, bak, bu konuda aylardır çalışıyorum. Sanırım bir çıkış noktası buldum. Ama sunmaktan, paylaşmaktan çekiniyorum. Henüz ham bir fikir…” demişti. Elif, o taslağı okuduğunda nefesi kesilmişti. Bu, onun aradığı anahtardı! Cem’in fikirleri, onun kendi dağınık notlarıyla birleştiğinde, muazzam bir potansiyele sahipti. Elif, o an Cem’e destek olmayı, onunla birlikte çalışmayı teklif etti. Cem, saf bir heyecanla kabul etmişti. Günlerce birlikte çalıştılar, ama asıl beyin fırtınası, asıl derinlik Cem’den geliyordu. Elif ise o ham cevheri şekillendiriyor, akademik dile döküyor, sunulabilir hale getiriyordu.

Tezin son taslağı bittiğinde, Prof. Dr. Kaya, Elif’i odasına çağırdı. “Elif, bu tez harika! Sen bu çalışmayı tek başına yürüttün, değil mi?” Elif’in boğazı düğümlenmişti. Cem’in adını anmak istedi, hakkını vermek istedi. Ama Prof. Kaya’nın gözlerindeki beklenti, geleceğinin o anda şekillendiğini hissettiren o anın büyüsü… “Evet hocam, evet,” diyebildi sadece. Titreyen bir sesle. O an, bir kapı kapanmıştı. Cem’e bu durumu nasıl açıklayacağını düşündü. Günlerce erteledi, utancından yüzüne bakamadı. Sonunda, soğuk bir üniversite koridorunda Cem’i yakaladı. “Cem, bak, Prof. Kaya… O, tezi benim adıma, tek yazar olarak yayımlamak istiyor. Seni de ilerideki projelerde dahil edeceğini söyledi…” diye kekelemişti. Cem’in yüzündeki şaşkınlık, hayal kırıklığı, sonra da o an içten içe parçalandığını belli eden sessiz bakışları… “Anladım Elif,” demişti sadece. Gözlerinde derin bir keder vardı. “Görüşürüz.” O gün, Cem üniversiteden ayrıldı. Bir daha da Elif’in hayatına girmedi. Ta ki bugüne kadar.

O günden sonra Elif’in kariyeri roket gibi fırlamıştı. O tez, onun temel taşı olmuştu. Cem’in adını anmayı bile aklından silmiş, o anın utancını ve pişmanlığını vicdanının en derin köşelerine itmişti. Bazen, özellikle geceleri, Cem’in o mahzun bakışları gözünün önüne gelir, uykusuz kalırdı. Ama sonra, kendi kendine rasyonel açıklamalar bulur, kendini affettirirdi: “Cem zaten kendine güveni olmayan biriydi. Bu çalışmayı tek başına yapsa bile, belki de kimse fark etmeyecekti. Ben sadece ona bir yol açtım, onun fikrini değerlendirdim…” Bu yalanlara kendisi bile inanmakta zorlanıyordu. Ama başarı, bu yalanı örtmek için güçlü bir battaniye gibiydi.

Şimdi ise battaniye sıyrılmıştı. Cem Yalçın geri dönmüştü. Ve üstelik, kendi eserinin devamı niteliğindeki bir çalışmayla. Elif, dergiyi masasına fırlattı. Kalbi hızla çarparken, göğsünde tarifsiz bir sıkışma hissetti. Ne yapacaktı? Onun dönmesi, onun adının tekrar duyulması, yirmi yıldır titizlikle inşa ettiği kuleyi bir anda yerle bir edebilirdi.

Bir hafta boyunca, Elif’in uykuları kaçtı, iştahı kesildi. Derslerinde, toplantılarda odaklanmakta zorlanıyordu. Herkesin bakışı, ona yargılayıcı gibi geliyordu. Acaba Cem, herkese gerçeği anlatacak mıydı? Acaba o dergideki makale, bir mesaj mıydı? Elif, bir gün cesaretini toplayıp Cem’in makalesini dikkatle okudu. Makale, akademik titizliği, derinliği ve yenilikçi yaklaşımıyla hayranlık uyandırıyordu. Ve evet, kendi teziyle olan bağı aşikardı. Cem, o yeteneğini hiç kaybetmemişti. Sadece farklı bir yolda yürümüştü. Makalede, eski çalışmalarına atıfta bulunurken, Elif’in tezinin adı da vardı, ancak sadece bir “referans” olarak. Cem, kendisinin olanı sahiplenmemiş, Elif’in adını da karalamamıştı. Bu, Elif’i daha da utandırdı. Cem’in asil duruşu, kendi ikiyüzlülüğünü daha da belirginleştirmişti.

Birkaç gün sonra, üniversitede bir konferans düzenleneceği duyuruldu. Konuşmacılardan biri: Prof. Dr. Cem Yalçın. Elif’in boğazı kurumuştu. Onu görecekti. Kaçamazdı. Konferans salonu, akademik camianın önemli isimleriyle doluydu. Elif, arka sıralarda, kimseye görünmeden oturmaya çalıştı. Sahneye çıkan Cem, aynı Cem’di. Biraz daha yaşlanmış, saçlarına aklar düşmüş, gözlerinin etrafında çizgiler belirmişti. Ama o içten, naif gülümsemesi, o parlak bakışları hala duruyordu. Cem, sunumuna başladığında, Elif’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Cem, kendi çalışmasını anlatırken, arada bir kendi geçmişine de göndermeler yaptı. “Yirmi yıl önce, bazı gençlik hataları ve yanlış yönlendirmeler yüzünden akademik hayattan uzaklaşmıştım. Ama bilimin ışığı beni hep çekiyordu. Bugün, o yarım kalmış hikayeyi tamamlamak için buradayım.” Yarım kalmış hikaye… Elif bu sözleri dinlerken, sanki Cem’in her kelimesi bir hançer gibi kalbine saplanıyordu.

Konferans bittikten sonra, insanlar Cem’i tebrik etmek için etrafını sardı. Elif, kalabalıktan sıyrılıp gitmek istedi ama yapamadı. Bacakları kilitlenmiş gibiydi. Tam çıkışa yönelmişken, bir ses onu durdurdu: “Elif?” Cem’di. Bakışları Elif’inkilere kilitlendi. Yirmi yıl… İki hayat… Bir yalan.
Elif’in boğazı düğümlenmişti. “Cem… Sen misin?”
Cem gülümsedi. “Evet, benim Elif. Uzun zaman oldu.”
Gözlerinde, o eski kederin yerini şimdi daha oturmuş, olgun bir anlayış almış gibiydi.
“Nasılsın? Neler yaptın?” diye sordu Elif. Sesi titriyordu.
Cem omuz silkti. “İyiyim Elif. Akademiye geri döndüm işte. Yıllardır bir vakıf üniversitesinde çalıştım, kendi halinde. Sonunda, eski çalışmalarıma geri dönme fırsatı buldum.”
Elif, başını öne eğdi. Utanç, yüzünü yakıyordu. “Ben… Ben senin o zamanki çalışman için… Çok üzgünüm Cem. Çok pişmanım.”
Cem’in gülümsemesi silindi. Yüzüne ciddi bir ifade yerleşti. “Biliyordum Elif. O zaman da biliyordum. Tezin yayınlandığında da. Sen başarmak istiyordun. Ben ise… Ben o kadar güçlü değildim o zamanlar.”
“Hayır,” dedi Elif, gözleri dolarak. “Bu bir mazeret değil. Senin emeğindi. Benim hırsım, benim korkaklığım…”
Cem, Elif’in sözünü kesti. “Geçmiş geçti Elif. Seni affettim. Kendim için, ilerleyebilmek için affettim. Ama içimde bir ukde kaldı tabii. O yüzden geri döndüm. Bitmemiş bir hesap vardı. O da vicdanımla benim aramdaydı, seninkiyle değil.”
Elif, Cem’in bu sözleri karşısında şaşkına dönmüştü. Beklediği öfke, kin yoktu. Sadece dingin bir kabulleniş vardı.
“Ne yapabilirim Cem?” diye fısıldadı. “Nasıl telafi edebilirim?”
Cem, Elif’in gözlerinin içine baktı. “Şimdiye kadar yaptığın işler, aldığın unvanlar… Bunlar da senin emeğin Elif. Kimse senden bunları alamaz. Ama bir zamanlar benim olan ve senin de payın olan o ilk ışık… Onun da parlaması gerekiyor.”
Elif, Cem’in ne demek istediğini anlamıştı. Yirmi yıl sonra, kendi gerçeğiyle yüzleşme vakti gelmişti.

Ertesi hafta, Elif zorlu bir karar verdi. Üniversite senatosunda önemli bir konuşma yapacaktı. Bütün bölüm başkanları, rektör, dekanlar ve hatta birkaç davetli gazeteci oradaydı. Elif, kürsüye çıktığında, herkesin dikkatini üzerine topladı. Genellikle konuşmaları kararlı ve net olurdu. Ama bu kez sesi biraz titrek başladı.
“Değerli meslektaşlarım, bugün burada sadece akademik bir bildiri sunmak için değil, aynı zamanda hayatımın en önemli vicdan muhasebesini yapmak için bulunuyorum.”
Salonda hafif bir uğultu yükseldi. Elif derin bir nefes aldı.
“Yirmi yıl önce, akademik kariyerimin başlangıcında, bir doktora tezi yayınladım. O tez, benim için bir dönüm noktası oldu. Ancak, o tezin temelini oluşturan, o parlak fikrin asıl sahibi, benim üniversiteden meslektaşım, arkadaşım Cem Yalçın’dı.”
Salonda derin bir sessizlik oldu. Kimse neye uğradığını anlamıyordu.
Elif devam etti, gözleri dolmuştu ama bu kez utançtan değil, bir yükten kurtulmanın verdiği rahatlamayla: “O zamanlar, gençliğin getirdiği hırs ve belki de kişisel korkaklığım yüzünden, Cem’in emeğini yeterince takdir edemedim. O’nun adını, onun katkılarını yeterince vurgulamadım. Bugün, bu kürsüden, Cem Yalçın’dan ve tüm akademik camiadan özür diliyorum. Ve bugün burada sizinle, Cem’in yeni araştırmasını paylaşmak istiyorum. Bu araştırma, yirmi yıl önceki o fikrin, hak ettiği şekilde parlaması için bir köprüdür. Cem, lütfen sahneye gelir misin?”

Elif, titreyen elleriyle Cem’e uzattığı mikrofonu uzatırken, salonda önce bir şaşkınlık fısıltısı, ardından alkışlar yükseldi. Cem, sahneye ağır adımlarla çıktı. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı: şaşkınlık, hüzün, ama aynı zamanda bir gurur. Elif’e baktı. Gözlerinde ne öfke ne de kin vardı. Sadece derin bir anlayış vardı.
Elif, mikrofonsuz fısıldadı: “Bu, senin hakkın Cem. Senin hikayen.”
Cem, mikrofonu eline aldı. “Teşekkür ederim Elif,” dedi sesi net ve güçlü. “Bugün burada, benim için yeni bir başlangıç, Elif için ise büyük bir adım var. Bilim, bir bayrak yarışıdır. Bir fikir, bir zihinde doğar, başkaları onu alır, geliştirir, ileriye taşır. Önemli olan bayrağın hiç düşmemesidir. Bazen bayrak emanet edilir, bazen de…” Durdu, Elif’e baktı. “…bazen de hak ettiği kadar parlama şansı bulamaz. Bugün, Elif sayesinde, o bayrak yeniden yükseliyor.”

Salondaki alkışlar, bu kez daha gürdü. Elif, gözlerinden akan yaşlarla Cem’e gülümsedi. Yirmi yıldır üzerinde taşıdığı o ağır yük, nihayet omuzlarından kalkmıştı. Gölgenin dokunduğu o tepe, şimdi güneşin altında, temiz bir sayfa açıyordu. Belki de itibarı sarsılacaktı, belki kariyeri zarar görecekti. Ama artık aynaya baktığında, karşısında duran kadını vicdanı rahat bir şekilde selamlayabilecekti. Bu, her şeye değerdi.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık