Aile draması

Taşınan Sessizlik

10 dakikalık okuma · 1992 kelime

Musalla taşındaki annesinin cansız bedenine bakarken, Elif’in zihninde on sekiz yıl öncesine ait bir an canlandı. O gün de hava böyle ağırdı, toprak kokusu genizlerini yakıyordu. Cenaze namazı biterken gözleri, kalabalığın ucundaki solgun siluete takıldı. Ayşe. Ablası. Yıllar süren sessizliğin ardından, onları bir araya getiren yine ölüm olmuştu. Ayşe’nin yüzünde ne keder ne de bir duygu vardı, sadece bir boşluk. Tıpkı Elif’in içinde büyüyen boşluk gibi.

Elif, cenazenin ardından başsağlığı dilemeye gelenlerin samimiyetsiz fısıltılarını, sahte gülümsemelerini izlerken derin bir yorgunluk hissetti. Annesinin, Zeynep Hanım’ın ölümü, beklendik olsa da aniydi. Son birkaç yıldır hastalığıyla pençeleşiyor, yavaş yavaş kendi içine kapanıyordu. Elif, bu kapanmanın sadece hastalığından değil, içinde taşıdığı tarifsiz bir ağırlıktan kaynaklandığını hep sezmişti. Şimdi o ağırlık, bir miras gibi Elif’in omuzlarına binmişti.

Ayşe, cenaze evinde kalmadı. Mezarlıktan sonra bir taksiye binip gitmişti. Sanki annesini değil de, sadece bir yabancıyı uğurlamıştı. Elif’in içi cız etti. Bu kopukluk, bu buz gibi mesafe nasıl oluşmuştu? Sadece Can’ın ölümüyle açıklanamazdı. Daha derin, daha çürük bir şey olmalıydı. Can, onların küçük erkek kardeşleriydi. Yedi yaşındayken, bir yaz günü, bahçedeki dut ağacından düşerek hayatını kaybetmişti. Ayşe on dört, Elif ise yedi yaşındaydı. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Aileleri paramparça olmuş, babaları birkaç yıl sonra sessizce terk etmiş, anneleri ise bir daha asla gülmemişti. Ayşe, Can’ın ölümünden kısa bir süre sonra evi terk etmiş, bir daha da geri dönmemişti. Sadece bayramlarda kısa bir telefon konuşması, ara sıra gönderilen mektuplar… O da sadece annesiyle. Elif, Ayşe’nin sesini yıllardır duymamıştı.

Ertesi sabah, Elif annesinin evine geldi. Büyük, eski bir Rum eviydi. Çocukluklarının geçtiği, kahkahaların ve gözyaşlarının duvarlara sindiği bir yer. Her köşede bir anı bekliyordu onu. Geniş oturma odasında oturmuş, etrafa bakınıyordu. Sanki annesinin ruhu hala buradaydı, koltukta oturan, elinde bir oya işleyen haliyle. Elif’in gözü, annesinin yatak odasındaki komodinin üzerinde duran, oyma ahşap kutuya takıldı. Annelerin hatıralarını sakladığı, çoğu zaman kilitli duran o kutulardan biriydi. Merakla kutuya yaklaştı. Parmakları kutunun eski, pürüzsüz yüzeyinde gezindi. Kilit açıktı.

Kutuyu açtığında, buram buram lavanta ve eski kağıt kokusu doldu odaya. İçinde sararmış fotoğraflar, kurutulmuş çiçekler, birkaç mektup ve küçük, kadife kaplı bir defter vardı. Defteri eline aldı. Annesinin el yazısıydı. Bu bir günlüktü. Başlığı yoktu, sadece tarihler vardı. En eski tarih, Can’ın doğum gününden bir hafta sonrasına aitti. En yeni tarih ise iki yıl öncesine. Elif, defteri kalbi hızla çarparak açtı. İlk sayfalar sıradan aile notları, tarifler, komşulardan bahsediyordu. Sonra satırlar, Elif’in doğumuyla daha bir derinleşmiş, anneliğin zorlukları ve sevinçleriyle dolmuştu. Ama sonra, bir tarihle beraber her şey değişti: “15 Ağustos 1999.” Can’ın öldüğü gün.

O günden sonraki ilk birkaç sayfa boştu. Ardından gelen yazılar ise karalamalarla, yarım cümlelerle doluydu. “Boşluk… Sonsuz bir boşluk…” “Nefes alamıyorum.” “Olanlar… Bir rüya olsun.” Elif’in boğazı düğümlendi. Annesinin acısı, kelimelerin içinden sızıyordu. Sonra bir cümle gördü, titrek harflerle yazılmış: “Ayşe’nin gözleri… O bakış… Beni parçaladı.”

Elif’in içini tuhaf bir his kapladı. Yıllarca Ayşe’nin sessizce suçlandığını düşünmüştü. Kaza anında Ayşe’nin Can’a göz kulak olduğu biliniyordu. Ama annesi neden böyle yazmıştı? Ayşe’nin bakışı neyi anlatıyordu?

Birkaç sayfa daha okuduktan sonra, Elif annesinin ruh halinin iyice kötüleştiğini, Ayşe’den bahsederken daha da karışık ifadeler kullandığını fark etti. Sanki annesi, Ayşe’yi hem seviyor hem de bir şeyden dolayı suçluyordu. Ya da kendini.

Defteri kapatıp derin bir nefes aldı. Bu defter, yıllarca süren sessizliğin kapısını aralıyordu. Elif, annesi yaşarken bu defteri bulsaydı ne yapardı diye düşündü. Muhtemelen hiçbir şey değişmezdi. Annesi zaten sessizliği seçmişti.

Ertesi gün, Elif Ayşe’yi aramaya karar verdi. Telefon numarası yoktu. Annesiyle yaptığı son konuşmada bir adres bırakmış olabileceğini düşündü. Ama hiçbir şey bulamadı. Tek çare, yıllar önce Ayşe’nin çalıştığı çiçekçiye gitmekti. O zamanlar genç bir kızdı, liseden sonra orada yarı zamanlı çalışırdı. Çiçekçi hala aynı yerinde, ama sahibi değişmişti. Yeni sahibi, Ayşe’yi tanımıyordu. Elif’in umutları kırılmaya başlıyordu.

Sonra aklına annesinin eski komşusu, Hale Teyze geldi. Hale Teyze, annesinin en yakın arkadaşıydı. Her şeyi bilirdi. Elif, Hale Teyze’nin kapısını çaldığında, yaşlı kadın onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. “Elif kızım, ne iyi ettin de geldin. Annenin acısı içime oturdu. Mekanı cennet olsun.”

Çaylar içilirken, Elif konuyu dikkatlice açtı. “Hale Teyze, annemin eşyalarını karıştırırken eski bir günlük buldum. Can’ın ölümünden sonraki zamanları… Çok acı şeyler yazmış.”

Hale Teyze’nin yüzündeki gülümseme soldu. Gözleri uzaklara daldı. “Ah, o günler… O günlerde neler yaşandı bir ben bir de Allah bilir. Zeynep’in içine öyle bir kor düştü ki, hiçbir zaman sönmedi.”

“Ayşe’den bahsetmiş. ‘Ayşe’nin gözleri beni parçaladı’ diye yazmış. Ne demek bu, teyze?” Elif’in sesi titriyordu.

Hale Teyze iç çekti. “Biliyor musun kızım, Can öldüğünde, Ayşe’nin de canı gitmişti. Ama Zeynep… Zeynep de bir anneydi. Öyle büyük bir acıydı ki, kimi suçlayacağını bilemedi. Kendini suçlayamayınca… En yakınına döndü.”

“Ayşe’yi mi suçladı?”

“Doğrudan değil, ama öyle davrandı. ‘Neden dikkat etmedin? Neden bir an olsun başını çevirdin?’ gibi sorular… Ayşe zaten suçluluktan delirecek gibiydi. Can onun canıydı. Onu nasıl bilerek itebilirdi ki? Ama Zeynep’in gözlerindeki o kırgınlık, o suçlayıcı bakış… Ayşe kaldıramadı. Ne kadar anlatsa da, bir kaza olduğunu söylese de Zeynep inanmadı. Daha doğrusu inanmak istemedi. O kadar büyüktü ki acısı, bir sebep arıyordu.”

Elif’in kafası karışmıştı. “Bir kaza mıydı yani? Annem günlükte pek bahsetmemiş, sadece ‘Can’ın düşmesi’ demişti hep.”

“Can, Ayşe’nin bisikletinin arkasında otururken düşmüştü. Ayşe, bisikletle dut ağacının altından hızla geçiyordu. Can arkada gülüyordu. Anlattıklarına göre, Can ağacın dallarından birini tutmaya çalışmış. Küçük bir dalmış, ama o hızla dengesini kaybetmesine yetti. Bisiklet devrildi, Can’ın başı taşa çarptı. Ayşe, bisikletten inip Can’a koştu. Ne yapacağını bilemiyordu. Çığlıklarını ben duydum, koştum hemen. Sonra Zeynep geldi. Ayşe’yi Can’ın başından sürükleyerek çekti, ‘Senin yüzünden!’ diye bağırdı. Zeynep o gün kendi evladının acısıyla, bir diğer evladını kaybetti kızım.”

Elif donup kalmıştı. Bu hikaye, yıllarca anlatılan ‘Can bahçede oynarken düştü’ hikayesinden çok farklıydı. Ayşe, bisikletle Can’ı gezdiriyordu. Annesinin suçlamaları, Ayşe’nin üzerindeki o tarifsiz yük. Bu yüzden mi gitmişti Ayşe? Yıllarca annesiyle bile tam olarak barışamamasının sebebi buydu.

“Peki babam… Babam neden gitti o zaman?”

Hale Teyze elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı. “Baban mı? O da farklı bir hikaye kızım. O da Ayşe’yi korumak istedi. Zeynep’e karşı çıktı. ‘Ayşe’nin bir suçu yok, o da çocuk’ dedi. Ama Zeynep dinlemedi. İkisinin arası da açıldı. Baban evden gitti. Ayşe’nin gidişiyle babanın gidişi üst üste geldi. Zeynep bir anda iki kızını da kaybetmiş gibi oldu. Öyle bir öfke birikmişti ki içinde, Ayşe’yi affetmedi. Ayşe de annesini. Birbirlerine hep sırtlarını döndüler.”

Elif’in gözleri doldu. Yıllardır süren bu sessizlik, bu kopukluk, yalanlar ve yanlış anlaşılmalar üzerine kurulmuştu. Annesinin günlüğü, Ayşe’nin o anki çaresizliği ve babasının sessiz vedası… Hepsi şimdi bir anlam kazanıyordu.

“Hale Teyze, Ayşe’nin adresini biliyor musun?”

Hale Teyze başını salladı. “Son bir yıldır Ankara’da bir çiçek dükkanı işletiyordu diye duymuştum. Bir akrabası bahsetmişti. Adı ‘Gizem Çiçekçilik’ miydi neydi… Ayşe’nin ikinci adıymış meğer Gizem.”

Elif, Hale Teyze’den ayrıldıktan sonra eve döndü. Hemen bilgisayarın başına geçti. Ankara, Gizem Çiçekçilik. İnternette arama yaptığında, çıkan ilk sonuçlardan biri Ayşe’nin kendi elleriyle tasarladığı, çiçeklerle dolu bir web sitesiydi. Adres ve telefon numarası da vardı.

Kalbi bir yandan Ayşe’ye koşmak istiyor, bir yandan da yılların biriktirdiği öfke ve korkuyla geri çekiliyordu. Ne diyecekti? “Annemin günlüğünü okudum, Hale Teyze de anlattı. Yıllarca yanlış biliyormuşuz.” Bu, on sekiz yılın biriken yükünü bir çırpıda atmak için yeterli miydi?

Elif, cesaretini toplayıp Ayşe’nin numarasını çevirdi. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Gizem Çiçekçilik, buyurun?”
Sesi. Yıllarca duymadığı, ama hafızasına kazınmış o tanıdık ses. Tiz, ama bir o kadar da yorgun.
“Ayşe?” dedi Elif, sesi boğuk çıkmıştı.
Karşı tarafta bir anlık sessizlik oldu. Sonra Ayşe’nin sesi duyuldu, bu sefer daha temkinli ve gergin. “Elif? Sen misin? Nereden buldun numaramı?”
“Hale Teyze… Ben… Annemin eşyalarını düzenliyordum.” Elif, doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyordu.
“Anladım,” dedi Ayşe kuru bir sesle. “Ne oldu? Bir şey mi var?”
“Evet, var Ayşe. Konuşmamız gereken şeyler var. Çok önemli.”
Ayşe derin bir nefes aldı. “Ne konuda?”
“Can hakkında. Ve senin hakkında. Ve annem hakkında.”
Karşı tarafta tekrar bir sessizlik oldu. Bu sefer daha uzun. Elif, Ayşe’nin telefonu kapatmasından korktu.
“Ankara’dayım,” dedi Ayşe sonunda. “Yarın gelebilir misin?”
Elif’in içinden bir şeyler koptu. “Evet. Gelirim.”

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde Elif, Ankara otobüsüne bindi. Yolculuk boyunca annesinin günlüğünü ve Hale Teyze’nin anlattıklarını tekrar tekrar düşündü. Her parçanın yerine oturduğunu, ama resmin hala eksik olduğunu hissediyordu. Eksik olan, Ayşe’nin hikayesiydi. Onun gözlerinden görülen gerçek.

Gizem Çiçekçilik, küçük, sevimli bir dükkandı. Camları rengarenk çiçeklerle süslenmişti. Elif içeri girdiğinde burnuna yoğun bir çiçek kokusu çarptı. Ayşe, dükkanın arka tarafında, bir vazoya çiçek yerleştiriyordu. Saçları topuz yapılmıştı, yüzünde ince kırışıklıklar belirmeye başlamıştı. Ama gözleri hala aynıydı. Derin, hüzünlü ve bir sır perdesiyle örtülü.

Ayşe, Elif’i görünce elindeki çiçeği yavaşça bıraktı. “Hoş geldin,” dedi sesi hafif bir titremeyle.
“Hoş buldum.”
Sanki yıllar değil, sadece birkaç gün geçmiş gibiydi. Ama aralarındaki soğuk duvar aşılmazdı.
“Otur, bir çay yapayım,” dedi Ayşe, arkasını dönerek.
Elif, dükkanın ortasındaki küçük masaya oturdu. Her şey Ayşe’nin kişiliğini yansıtıyordu. Detaycı, estetik, ama bir o kadar da kırılgan.

Çaylar geldikten sonra bir süre sessizlik oldu. İki kardeş, birbirlerine bakmadan, fincanlarının buharına daldı.
Sonunda Elif konuştu. “Annemin günlüğünü okudum. Ve Hale Teyze ile konuştum.”
Ayşe’nin eli fincanına giderken duraksadı. “Ne duydun?” sesi o kadar kısık çıktı ki Elif zar zor duydu.
“Can’ın ölümüyle ilgili. Bisiklet… Dut ağacı… Annemin sana olan öfkesi… Ve senin gidişin.”
Ayşe gözlerini kapattı. Derin bir nefes alıp verdi. “Hepsi doğru.”
“Peki neden… Neden hiç anlatmadın Ayşe? Neden bizi bu kadar yıl bu sessizlikle boğdun?”
Ayşe sonunda Elif’e baktı. Gözlerinde yılların biriken acısı, öfkesi ve pişmanlığı vardı. “Ne anlatacaktım Elif? Yedi yaşındaki bir çocuğa, ‘Annen beni kardeşinin ölümünden sorumlu tuttu, baban beni korumak isterken evi terk etti, ben de suçluluktan delirmek üzereyim’ mi diyecektim? Nasıl taşırdın bunu? Zaten küçük bir kızdın.”

“Ben de acı çektim Ayşe! Annem paramparça oldu, sen gittin, babam gitti. Yıllarca her şeyin kaza olduğunu sandım. Annem hep senin adını anmadan, ‘Can’ın kazası’ derdi. Neden, neden bu sırrı bizden sakladı?”

“O da kendinden sakladı Elif. Acısını dindirmek için bir günah keçisi bulması gerekiyordu. Ben de o günah keçisiydim. Ben de o an delirecek gibiydim. Can düştü, başı taşa çarptı, kanıyordu… Ben küçüktüm, ne yapacağımı bilemedim. Sadece ağladım. Annem geldiğinde beni itti, ‘Senin yüzünden!’ diye bağırdı. Sanki ben isteyerek yapmıştım. Sanki ben bilerek kardeşimi ölüme itmiştim. O an dünyam başıma yıkıldı. Annemin gözlerindeki o nefreti asla unutamam. Babam beni savundu ama o da yeterli olmadı. Annem ikimizi de affetmedi. Sonra ben dayanamadım. O evde duramadım. Her köşe Can’ı hatırlatıyordu, annemin bana olan öfkesini, babamın çaresizliğini. Gittim. Ve bir daha dönememeye yemin ettim.”

Ayşe’nin sesi titriyordu, gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. “Her gün pişmanlık duydum. Keşke o bisiklete binmeseydim. Keşke o dalları tutmasaydı. Keşke… Keşke.”
Elif, yerinden kalktı. Ayşe’nin yanına gitti ve kollarını ona doladı. Yıllardır ilk defa birbirlerine sarılıyorlardı. Ayşe’nin omuzları sarsılarak ağlıyordu. Elif de onunla birlikte ağlıyordu. On sekiz yılın birikmiş gözyaşları, şimdi iki kardeşin birbirine sığınışıyla akıyordu.
“Ben de çok özledim seni Ayşe,” dedi Elif, sesi boğuktu. “Çok özledim.”

“Can’ı affettim, annemi de Elif. Yıllar sonra anladım ki o da acıyla kör olmuştu. Ama kendimi hiç affedemedim.”
“Kaza Ayşe. Bir kaza. Sen sadece bir çocuktun. Annem de o anın dehşetiyle sana haksızlık etmiş. O da sonraki yıllarda hep bunun acısını çekti.”
Ayşe başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Annem… Hiçbir şey demedi mi bana? Hiç mi pişmanlık duymadı?”
Elif, annesinin günlüğünden bir sayfayı hatırladı: “Ayşe’yi affetmeliyim. Ama kendimi affedemiyorum. Onun gidişi, içimdeki cehennem.”
“Günlükte çok şey yazmış Ayşe. Pişmanlıklarını, seni ne kadar özlediğini… Ama artık çok geç.”

Sessizlik yeniden çöktü aralarına, ama bu sefer daha farklıydı. Bu, anlaşılmış bir sessizlikti. Paylaşılan bir acının sessizliği.
“Bu dükkanın adı neden Gizem Çiçekçilik?” diye sordu Elif.
Ayşe hüzünlü bir gülümsemeyle Elif’e baktı. “Çünkü bu ad benim ikinci adımdı Elif. Annem bana hep Gizem derdi. Can’dan sonra, her şey değişince ben de o ismi kullanmayı bıraktım. Ama içimde hep bir Gizem kaldı. Kimsenin bilmediği, herkesten sakladığım, çiçeklerin arasında saklı bir Gizem.”
Elif, ablasının elini tuttu. Elif’in zihni geçmişin gölgesinden sıyrılmaya başlamıştı. Gölge orada olacaktı hep, ama artık karanlık değil, anlaşılmış bir anı olarak. Belki de bu, iki kardeş için yeni bir başlangıçtı. Geçmişi tamamen silmek imkansızdı, ama onu birlikte taşımak, belki de en büyük şifa olacaktı. Hayatlarına karışan bu zehirli sessizlik nihayet kırılmıştı ve belki de bu yeni başlangıç, annelerinin de onlara bıraktığı en değerli mirastı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top