Aile dramı

Küllerin Ardındaki Fısıltı

8 dakikalık okuma · 1582 kelime

Cem, mutfak tezgahına yaslanmış, pencereden dışarıya, griye dönmüş İstanbul semasına bakıyordu. Elinde soğumuş bir çay bardağı, içinde acı bir sessizlik. Üç ay geçmişti Elif gideli. Üç ay, her sabah bu uyanış, bu boşluk, bu nefes alamama hissi. Ev, Elif’in kahkahalarıyla, anlattığı absürt gün hikayeleriyle doluyken şimdi sadece Elif’in yokluğuyla doluydu. Kızı Defne’nin odasından gelen hafif mırıltılar olmasa, bir enkazın ortasında tek başına kalmış gibi hissedecekti. Defne, altı yaşının tüm masumiyetiyle, annesinin bir “yıldız” olduğunu kabullenmeye çalışıyor, bazen gece yarıları ağlayarak uyanıyor, bazen de Cem’in gömleğini çekiştirip “Anne nerede, baba?” diye soruyordu. Cem’in her seferinde boğazına düğümlenen cevabı hep aynıydı: “Kalbinde, bir tanem. Hep orada.”

Oysa Elif sadece Cem’in kalbinde değildi; evin her köşesinde, her kokuda, her anıdaydı. Sabahları pişen omlet kokusunda, koltuğun üzerindeki battaniyede, salondaki devasa, rengarenk soyut tabloda. Elif, canlıydı, deli doluydu, hayat doluydu. Ve şimdi her şey bir anda sönüvermişti.

Bu enkazın ortasında, beklenmedik bir şekilde, bir ışık belirmişti. Zeynep. Elif’in küçük kız kardeşi. Yirmi sekiz yaşındaki Zeynep, cenaze töreninden sonra bir daha Elif’in evinden ayrılmamıştı. Başta Cem’in ailesi de, Elif’in ailesi de onun bu fedakarlığını “kız kardeş acısı”na yormuştu. Zeynep, ablasının vefatıyla kendi hayatını rafa kaldırmış, Cem’e ve Defne’ye annelik yapmaya başlamıştı. Yemek yapıyor, evi topluyor, Defne ile oyunlar oynuyor, onu okula götürüp getiriyordu. Cem, Elif’in anılarında kaybolurken, Zeynep evin hayata tutunmasını sağlıyordu.

Zeynep, Elif’e hiç benzemezdi. Elif, gürültülü, neşeli, etrafına enerji saçan bir kadındı. Zeynep ise daha sakin, daha içe dönük, sanat tarihi eğitimi almış, kütüphanelerde kaybolmayı seven, naif bir genç kadındı. Ablası öldüğünden beri gözlerinin altındaki morluklar silinmemiş, yüzündeki o hüzünlü ifade hiç kaybolmamıştı. Cem, başlarda Zeynep’in bu varlığını fark etse de, ona sadece Elif’in acısı içindeki bir uzantısı gibi bakıyordu. Bir gün Zeynep, salonda Elif’in favori müziklerini çalarken, Cem’in yanına oturmuş, birlikte susmuşlardı. O an, o sessizlik, Cem’in içindeki buz kütlesinin küçük bir parçacığını eritmişti. Birlikte ağladıkları anlar da olmuştu. Zeynep, Elif’in en sevdiği çiçeğin rengi solmuş yaprağını Cem’e uzatırken, gözlerinde aynı derin acıyı görmüştü. İlk kez, Zeynep’in de en az kendisi kadar, belki de daha farklı bir boyutta acı çektiğini hissetmişti.

Aylar geçtikçe, ilk şok ve o keskin acı yerini daha derin, daha uyuşmuş bir keder haline bırakmıştı. Zeynep, evin demirbaşı olmuştu adeta. Akşamları Defne uyuduktan sonra Cem ile karşılıklı oturup kahve içiyorlar, bazen gün içinde olan biteni konuşuyor, bazen de sadece sessizce birbirlerine eşlik ediyorlardı. Bu sessizlik, ilk zamanlardaki boğucu sessizlikten farklıydı. Artık içinde bir tür konfor barındırıyordu.

Bir akşam, Cem işten döndüğünde, Zeynep’in Defne’ye yatak odasında kitap okuduğunu duydu. Kapının eşiğinde durdu, onları izledi. Zeynep, Defne’nin yatağının kenarına oturmuş, alçak bir sesle hikaye anlatıyordu. Defne, Zeynep’in saçlarıyla oynuyor, huzurla gülümsüyordu. O an Cem’in içinden garip bir sıcaklık yayıldı. Zeynep’in Defne’ye olan sevgisi, annelik şefkati taşıyordu. Ve bu şefkat, Cem’in Elif’ten sonra ilk kez hissettiği bir şeydi.

Zeynep başını kaldırdı, gözleri Cem’in gözleriyle buluştu. Hafifçe gülümsedi. O gülümseme, daha önce fark etmediği bir ışık taşıyordu. Cem, kalbinin küçük bir ritim atladığını hissetti. Bu, kederden miydi, yorgunluktan mıydı, yoksa başka bir şeyden miydi, adını koyamıyordu. Elif’ten sonra ilk kez bir kadın, bir şekilde, onun içinde bir şeyleri uyandırmıştı. Ama bu, Elif’in kız kardeşiydi. Elif’in canından canıydı. Bu düşünce, bir buz gibi keskin bir hançerle Cem’in içini dağladı. Ne düşünüyordu o?

Sonraki haftalar, Cem için bir işkenceye dönüştü. Zeynep’in her hareketi, her kelimesi, her bakışı farklı bir anlam kazanmaya başlamıştı. Onun mutfakta kahve yaparken arkadan belli olan beli, Defne’ye sarılırken saçlarının omzuna dökülüşü, Cem’e dönüp gülümsediğinde gözlerinin içindeki o tanıdık ama bir o kadar da yabancı pırıltı. Bu, Zeynep’in ablası olmasından kaynaklanan bir ailevi yakınlık mıydı, yoksa Elif’in boşluğunu doldurmak için uydurduğu bir illüzyon muydu? Ya da daha kötüsü, gerçekten başka bir şey miydi?

Bir akşam, Defne uyuduktan sonra, her zamanki gibi salonda oturuyorlardı. Dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı. Zeynep, Elif’in eski fotoğraf albümlerine bakıyordu. “Ablam… Çok güzeldi, değil mi Cem?” dedi fısıltıyla. Sesi hüzünlü ama aynı zamanda gururluydu. Cem, albüme baktı. Elif, en sevdiği kırmızı elbiseyle gülümsüyordu. “Evet, Elif çok güzeldi,” diye onayladı. Ama gözleri Elif’in fotoğrafından Zeynep’in profiline kaydı. Zeynep’in yüzündeki hüzün, güzelliğine farklı bir derinlik katmıştı.

Zeynep, bir an Cem’in baktığını hissetmiş gibi başını çevirdi. Gözleri, Cem’in gözlerine kilitlendi. O an, zaman durdu. Aralarındaki sessizlik, binlerce kelimeden daha ağırdı. Zeynep’in dudakları hafifçe aralandı, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi. Cem’in nefesi kesildi. Odayı dolduran tek şey, yağmurun cama vuran sesiydi. Kalbi delicesine atıyordu. Gözlerini kaçırmalıydı, kaçırmalıydı ki bu an sona ersin. Ama yapamadı. Elif’in hayaleti, tam da o an, salondaki koltuğun köşesinde oturmuş, onları izliyormuş gibi hissetti. Bir suçluluk dalgası çarptı Cem’e.

Zeynep, ilk gözlerini kaçıran oldu. Yavaşça albümü kapattı, ayağa kalktı. “Çok yorgun hissediyorum,” dedi sesi titreyerek. “Ben yatayım.” Cem sadece başını salladı, boğazındaki yumru yüzünden konuşamadı. Zeynep odadan çıktıktan sonra, Cem, Elif’in hayaletiyle baş başa kaldı. Bu his, bu çekim, yasaktı. İğrençti. Elif’e ihanetti. Ama aynı zamanda, Cem’in uzun zamandır hissetmediği bir canlılıktı. Ve bu onu daha da korkutuyordu.

Günler, bu gerilimle birlikte akıp gitti. Cem ve Zeynep artık eskisi gibi rahat değillerdi. Aralarında bir görünmez duvar örülmüştü. Konuşmaları kısaydı, göz temaslarından kaçınıyorlardı. Defne bile bu değişimin farkındaydı. “Zeynep teyze, baba ile neden konuşmuyorsun?” diye sormuştu bir keresinde. Zeynep, kızı kucağına almış, “Yorgunuzdur, bir tanem,” diye geçiştirmişti.

Zeynep’in annesi Ayşe Hanım, kızının artık kendi hayatına dönmesi gerektiğini ima etmeye başlamıştı. “Zeynep’im, sen genç bir kızsın. Cem ve Defne için elinden geleni yaptın, şimdi kendine bakma zamanı. Belki işine geri dönersin, arkadaşlarınla görüşürsün.” Ayşe Hanım, kızının Cem’e olan bu aşırı bağlılığını bir tür merhamet ve abla acısı olarak görüyordu. Oysa Zeynep’in içi paramparçaydı.

Bir gece, Cem işten her zamankinden daha geç döndü. Yorgunluktan bitmişti. Anahtarı kapıya sokarken, içeriden ağlama sesleri duydu. Defne miydi? Hızla içeri girdi. Ses, Defne’nin odasından değil, Zeynep’in kaldığı misafir odasından geliyordu. Kapı aralıktı. Zeynep, yatağın kenarına çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yüzü ellerinin arasındaydı. Cem, onu böyle görmeye dayanamadı. Ne yapacağını bilemeden, içeri girdi.

“Zeynep?” diye mırıldandı. Zeynep irkildi, ellerini yüzünden çekti. Gözleri kıpkırmızı, yüzü bembeyazdı. “Cem?” dedi şaşkınlıkla. Cem yanına oturdu, ne diyeceğini bilemiyordu. Eli, istemsizce Zeynep’in omzuna uzandı. Zeynep irkilse de, çekilmedi. “Ne oldu? Defne mi…?” Cem sormaya devam edemedi. Zeynep başını iki yana salladı. “Hayır. Ben… Ben artık yapamıyorum Cem.”

Cem’in kalbi sıkıştı. “Neyi yapamıyorsun?” Zeynep ona döndü, gözleri dolu doluydu. “Bunu. Burada kalmayı. Sana ve Defne’ye bakmayı. Her şeyi. Ben… Ben böyle olmasını istemiyorum.” Sesi titriyordu. Cem, Zeynep’in neyden bahsettiğini çok iyi biliyordu. Aralarındaki o görünmez gerilim, artık kelimelere dökülüyordu.

“Ne demek istiyorsun, Zeynep?” diye sordu Cem, bilerek safa yattı. Zeynep’in gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Bunu yapamam. Ablama ihanet edemem. Bu… bu yanlış.”

Cem’in kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Zeynep’in acısı, onun kendi içindeki aynı acıyı yansıtıyordu. Onun da hissettiği suçluluk, Zeynep’in de içini dağlıyordu. Uzandı, Zeynep’in çenesinden tuttu ve gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne kadar acı varsa, bir o kadar da çaresizlik vardı. “Ben de yapamıyorum, Zeynep,” diye fısıldadı Cem. Sesi neredeyse duyulmuyordu. “Ben de bilmiyorum ne yapacağımı.”

O an, aralarındaki son bariyer de yıkıldı. Cem’in eli Zeynep’in yanağına kaydı, başparmağı gözyaşlarını sildi. Zeynep gözlerini kapattı, Cem’in dokunuşuna teslim oldu. Cem’in içindeki her şey, yıllardır Elif için tuttuğu yas, babalık sorumluluğu, erkeklik gururu, hepsi bir anda eridi. Sadece Zeynep vardı, kırılgan ve acı çeken.

Cem, yavaşça Zeynep’e doğru eğildi. Zeynep, gözleri kapalı, hiçbir tepki vermedi. Cem’in dudakları, Zeynep’in dudaklarına değdi. Bu bir öpücükten çok, çaresizliğin, yasın, suçluluğun ve belki de inkar edilemez bir çekimin birleşimiydi. Tuzluydu, gözyaşı tadındaydı. Bir an sürdü, sonra Zeynep’in eli Cem’in göğsüne geldi ve hafifçe itti.

Cem geri çekildi. İkisi de nefes nefeseydi. Gözleri tekrar buluştuğunda, ikisinin de yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Zeynep ayağa fırladı, Cem’den uzaklaştı. “Yapamayız,” dedi sesi çatallı. “Bu… bu olamaz. Elif…” Elif’in adı, aralarına görünmez bir duvar gibi örüldü.

Cem’in içi yandı. “Biliyorum,” dedi. “Biliyorum, Zeynep. Ama…” Devam edemedi. Ne diyebilirdi ki? Bu hissi nasıl açıklayabilirdi? Kendisi bile anlamıyordu.

Zeynep o gece uyuyamadı. Cem de. Sabah olduğunda, Zeynep odasına kapanmış, eşyalarını toplamıştı. Cem kapısına gitti, yavaşça çaldı. “Zeynep? Konuşabilir miyiz?”

Kapı açıldı. Zeynep’in gözleri hala şişmişti. “Konuşacak bir şey yok, Cem,” dedi kararlı bir sesle. “Ben gidiyorum.” Cem’in kalbi duracak gibi oldu. “Nereye? Neden?”

“İstanbul’dan uzaklaşmam gerekiyor. Bir arkadaşımın yanına, Muğla’ya. Orada geçici bir iş buldum, müze projesi için.” Bu, önceden planlanmış bir kaçıştı. O öpücük, sadece bir tetikleyici olmuştu.

Cem’in gözlerinin önünden Elif’in hayaleti geçti. Zeynep’in gidişi, Elif’in gidişi gibiydi. Bir boşluk daha, bir yara daha. Ama bu yara, ikisinin de bildiği yasak bir sırla doluydu. “Defne?” diye mırıldandı Cem.

Zeynep’in yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. “Defne’yi çok seviyorum. Ve seni de. Bu yüzden gitmeliyim. Burada kalırsam, hepimiz acı çekeceğiz. Elif de istemezdi bunu.”

Cem, Zeynep’in elini tuttu. Elif’in eline ne kadar da benziyordu, ama aynı zamanda ne kadar da farklıydı. “Zeynep…”

Zeynep, Cem’in elini yavaşça çekti. “Kendine iyi bak, Cem. Ve Defne’ye de.” Kapısını kapattı.

Birkaç saat sonra, Zeynep, küçük bir valizle kapıda duruyordu. Ayşe Hanım, kızının birdenbire gitme kararına üzülse de, iş teklifini mantıklı bulmuştu. Defne, Zeynep’in bacaklarına sarılmış, “Zeynep teyze ne zaman geleceksin?” diye soruyordu. Zeynep eğildi, Defne’nin yanaklarını öptü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Yakında, bir tanem,” diye fısıldadı. “Sana söz veriyorum.”

Cem kapıda durmuş, onları izliyordu. Zeynep ile göz göze geldiler. İkisinin de gözlerinde çözümsüz bir hüzün vardı. Zeynep, ağır adımlarla kapıdan çıktı. Cem, kapının eşiğinde kaldı, ruhunda tarifsiz bir boşlukla. Ne Elif’in yasıydı bu, ne de Zeynep’in ayrılığı. Bu, asla dile getirilemeyecek, asla yaşanamayacak, küllerin ardındaki yasak bir fısıltının acısıydı.

Defne, Cem’in bacağını çekiştirdi. “Baba, Zeynep teyze ne zaman gelecek?” Cem, başını kaldırdı, boş sokağa baktı. Rüzgar, Elif’in anılarını ve Zeynep’in hayaletini savuruyordu sanki. Kızına döndü, gülümsedi. O gülümseme, kalbindeki onulmaz yaranın bir maskesiydi. “Bilmiyorum, bir tanem. Bilmiyorum.” Gözleri doldu, ama ağlayamadı. Ağlamaya hakkı yoktu. Bu acı, onun sırrıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top