aile dramı

Sırtımdaki Rüzgar

8 dakikalık okuma · 1271 kelime

Ceyda, camdan dışarı baktığında, bahçedeki gül ağacının tomurcuklandığını gördü. Oysa içindeki bahçe kurumuş, çatlamıştı. Yıllardır süregelen monoton bir dinginlik, hayatına sinmiş, onu yavaşça uyuşturmuştu. Her şey yolundaydı; iyi bir eş, Can, zeki ve pırıl pırıl bir kız çocuğu, Elif, ferah bir ev, düzenli bir yaşam… Ama eksik olan bir şey vardı; Ceyda’nın ta kendisiydi bu eksik. Gençliğinde mimar olmak isteyen, defterleri eskizlerle dolu, ruhunda fırtınalar kopan o kadın, şimdi kim bilir hangi köşeye sinmiş, nefessiz kalmıştı.

Bir yıl önce, bu boşluğu doldurmak için hayvan barınağında gönüllü çalışmaya başlamıştı. Belki bir canlının hayatına dokunmak, unuttuğu o kıvılcımı yeniden yakardı. İlk başlarda, kendini daha iyi hissettiği doğrudur. Sorumluluk, koşuşturma, minnettar gözlerle ona bakan hayvanlar… Ama barınağın o soğuk duvarları arasında, kalbinin buzlarını eritecek bambaşka bir şey bekliyordu onu.

Murat’la tanışması, bahar güneşinin ansızın yüzüne vurması gibiydi. O, barınağın yeni veterineriydi. Ceyda’dan birkaç yaş genç, esmer, pırıl pırıl gözlere ve durmadan gülümseyen dudaklara sahipti. İlk tanıştıklarında, Murat’ın o telaşlı, hevesli hali Ceyda’yı biraz şaşırtmıştı. Sanki kendisi kadar yorgun değildi dünya, Murat’ın gözlerinde öyle bir enerji vardı. Hayvanlara yaklaşımı, her bir kediye, köpeğe sanki kendi çocuğuymuş gibi şefkatle dokunuşu, Ceyda’nın içini ısıtmıştı.

Başlangıçta sadece iş arkadaşıydılar. Barınağın sessiz koridorlarında, kafeslerin başında, yaralı bir kedinin tedavisini konuşurken, ya da yeni gelen bir köpeğin hikayesini dinlerken, aralarında görünmez bir bağ oluşmaya başladı. Murat, Ceyda’nın sözlerini dikkatle dinler, en sıradan gözlemine bile değer verir gibi bakardı. Can’ın “Evet, tamam Ceyda” diye geçiştirdiği cümleleri, Murat’ın gözlerinde bir düşünce kıvılcımına dönüşürdü. İlk kez biri, onun iç dünyasını bu kadar merak ediyordu sanki. Sanatla, edebiyatla, müzikle ilgileniyordu Murat. Ceyda’nın uzun zaman önce rafa kaldırdığı tüm o ilgi alanları, Murat’la sohbet ederken yeniden canlanıyordu. Sanki yıllardır kilitli bir kapı, ağır ağır aralanıyordu.

Bir öğleden sonra, barınakta beklenmedik bir acil durum yaşanmıştı. Trafik kazası geçiren bir köpek, ölümle pençeleşiyordu. Saatlerce Murat’la birlikte köpeğin başında kaldılar. Ter içinde, yorgun, umutsuz ve sonra birden gelen bir umut ânı… Köpek, can çekişmeyi bırakıp, gözlerini açtığında, ikisi de birbirine baktı. Gözlerinde aynı tükenmişlik, aynı zafer parıltısı vardı. O an, Murat’ın eli Ceyda’nın omzuna uzandı, hafifçe sıktı. Bir elektrik akımı gibiydi bu temas. Ceyda, o elin sıcaklığını teninde uzun süre hissetti. O gece eve gittiğinde, Can her zamanki gibi işten dönmüş, yemeğini yemiş, televizyonun karşısına geçmişti. Ceyda’nın gün boyu yaşadığı dramı, hissettiği yorgunluğu ve o zafer anını anlatmaya çalıştığında, Can başını sallayarak dinledi, ama gözleri ekrandaydı. “İyi yapmışsınız canım,” dedi, ama sesi ruhuna ulaşmıyordu. İşte o an, Ceyda’nın içindeki boşluk, daha da belirginleşti.

Murat’la buluşmaları, barınak dışına taşmaya başlamıştı. İlk başlarda “hayvan hakları derneği toplantısı” ya da “yeni bir proje için beyin fırtınası” gibi masum bahaneler uyduruyorlardı. Ama her buluşma, daha uzun, daha samimi, daha tehlikeli bir hal alıyordu. Bir kitapçının kafesinde saatlerce edebiyat tartıştıkları, ya da bir deniz kenarında gün batımını seyrederken hayatlarından bahsettikleri anlar… Ceyda, Murat’ın yanında kendini bambaşka bir kadın gibi hissediyordu. Hafif, neşeli, meraklı… Yıllardır unutulmuş bir melodi, yeniden çalmaya başlamıştı sanki ruhunda.

İlk öpücük, yağmurlu bir akşamüstü geldi. Barınaktan çıkmışlar, Murat, Ceyda’yı evine bırakıyordu. Arabanın içinde, camlara vuran damlaların sesi, ikisinin de kalp atışları kadar gürültülüydü. Ceyda, inmek için kapı kolunu tuttuğunda, Murat elini uzatıp kolunu tuttu. Gözleri, Ceyda’nın gözlerine kenetlendi. Bir an, dünya durdu. Ne Can vardı, ne Elif, ne de vicdanının sesleri. Sadece o an vardı, o yağmur, o sıcak el ve Murat’ın gözlerindeki arzu. Yavaşça eğildi, dudakları Ceyda’nın dudaklarına değdi. İlk başta masum, sonra tutkulu bir öpücük… Ceyda’nın içinde bir şeyler kırıldı, bir şeyler yeniden filizlendi. Suçluluk, acı bir tat gibi boğazına oturdu ama aynı zamanda öyle büyük bir canlılık hissetmişti ki, nefesi kesilmişti.

O günden sonra her şey değişti. Hayatı, bir yalanlar ağına dönüşmüştü. Can’a söylenen bahaneler, Elif’e verilen yarım yamalak cevaplar… Ceyda, aynaya baktığında, tanıdığı kadını göremiyordu artık. Bir tarafta, yıllarını paylaştığı, aile kurduğu Can vardı. Can iyi bir insandı, fedakar bir baba, çalışkan bir eş… Ama aralarındaki o duygu bağı, ne zaman kopmuştu? Ne zaman birbirlerine dokunmak bile bir zorunluluk haline gelmişti? Diğer tarafta Murat vardı. Onunla her an, yedi yıldır içinde kilitli kalan bir pencereyi açmak gibiydi. Sanki o pencereden içeri taze bir rüzgar doluyor, ruhunu havalandırıyordu.

Murat, Ceyda’ya olan sevgisini her fırsatta dile getiriyordu. “Sen benim için bir rüya gibisin Ceyda,” derdi. “Seninle nefes aldığımı hissediyorum.” Bu sözler, Ceyda’nın kurak ruhuna can suyu gibi akıyordu. Gitgide daha çok zaman geçiriyorlardı birlikte. Her anı çalınmış, değerliydi. Bazen bir kafede otururken, bazen şehrin kalabalık sokaklarında el ele yürürken, Ceyda kendini hem dünyanın en mutlu hem de en günahkar kadını gibi hissediyordu.

Bir akşam, Elif’in uykusundan uyandığını zannederek, yataktan fırladı Ceyda. Kalbi küt küt atıyordu. Rüya değilmiş, sadece vicdanının sesiymiş. Uyuyamıyordu. Yan odada Can’ın düzenli nefes alış verişini duyuyordu. Ona haksızlık ediyordu. Bu yalan, bu aldatmaca daha ne kadar sürecekti? Murat’la konuştular. Murat, Ceyda’nın acısını anlamıştı. “Gel, her şeyi bırakalım. Yeni bir hayat kuralım birlikte,” dedi. “Seninle olmaya hazırım Ceyda. Benimle gelir misin?”

Ceyda, yedi yıl önce yemin ettiği adamla kurduğu hayatı, kızı Elif’in geleceğini, tüm o alışkanlıkları geride bırakıp Murat’ın kollarına mı atılacaktı? Karar vermesi gerekiyordu. Vicdanı bir yanda, tutkusu diğer yanda… Aylardır süren bu çelişki, artık dayanılmaz hale gelmişti. Can’la konuşmaya karar verdi. Belki her şeyi anlatacak, belki de sadece ayrılmak istediğini söyleyecekti. İçinde bir boşlukla, ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın heyecanıyla doluydu.

O sabah Can, her zamankinden daha sessizdi. Kahvaltıda Elif’le şakalaşırken bile gözlerinde garip bir hüzün vardı. Ceyda’nın içindeki gerginlik arttı. Elif okula gittikten sonra, Can, Ceyda’ya seslendi. “Ceyda, seninle konuşmam gereken çok önemli bir konu var.” Ceyda’nın kalbi ağzına geldi. Belki de bir şeyler anlamıştı. Belki de…

Can, onu salondaki koltuğa oturttu. Elinde buruşuk bir kağıt parçası vardı. Ceyda’nın gözleri, Can’ın odayı süzen yorgun bakışlarında gezindi. Can’ın yüzü solgundu, gözlerinin altı mordu. Son aylardaki bitkinliği, geceleri eve geç gelmesi, işten kaynaklı sandığı stresi, şimdi bambaşka bir anlam kazanıyordu. Can derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. “Ceyda, ben sana bir şey söyleyemedim… Kötü haberlerle seni üzmek istemedim.” Sesi titriyordu. Ceyda, tüm bedeninin buz kestiğini hissetti. “Ne oldu Can? Neden bahsediyorsun?”

Can, titreyen elleriyle kağıdı Ceyda’ya uzattı. Kağıt, doktor raporuydu. Ceyda’nın gözleri satırlar arasında gezindi. “Akciğer kanseri… İleri evre…” Kelimeler, beynine birer hançer gibi saplandı. Gözleri karardı. Rapor elinden kayıp yere düştü. Can, yutkundu. “Birkaç aydır biliyorum. Kimseye söyleyemedim. Sana, Elif’e… Nasıl söylerdim ki? İşte bu yüzden son zamanlarda çok çalışıyordum, tüm borçları kapamak, sana ve Elif’e bir gelecek bırakmak için. Çok yorgun geliyordum eve, biliyorum. Hep aklımdaydı, nasıl söyleyeceğim, nasıl vedalaşacağım…” Can’ın sesi kısıldı, gözyaşları yanaklarından süzüldü.

Ceyda, şok içinde kalmıştı. Az önce Murat’la kurduğu yeni hayatın hayali, bir anda bir kabusa dönüşmüştü. Ellerini yüzüne götürdü, titriyordu. İçindeki o büyük heyecan, yerini tarifsiz bir acıya, vicdan azabına bırakmıştı. Can’ın bu sırrı, onun tüm yorgunluklarının, tüm mesafelerin açıklamasıydı. Ceyda, kocasının ölmekte olduğunu öğrenirken, bir başka adamla yeni bir hayat kurma hayalleri kuruyordu. Bu nasıl bir adaletsizlikti? Nasıl bir oyundu?

Can, Ceyda’nın ellerini tuttu. “Biliyorum, belki de çoktan yorulmuşsundur benden. Ama Elif için… Onun iyi olmasını istiyorum. Ben gittikten sonra bile.” Ceyda, Can’ın sözlerini duymaz oldu. Zihni bulanık, ruhu paramparçaydı. Murat’la paylaştığı her an, şimdi birer zehirli ok gibi kalbine saplanıyordu. Ona nasıl söyleyecekti? Can’a nasıl ihanet etmişti bu şekilde?

Kapının zili çaldı. Murat’tı. O gün, birlikte uzaklara gitmek için ayarlamışlardı. Ceyda, kapıya doğru yürüdü. Her adımında, hayatının ikiye bölündüğünü hissediyordu. Sırtındaki rüzgar, şimdi bir fırtınaya dönüşmüş, onu bilinmez bir sona doğru sürüklüyordu. Kapıyı açacak mıydı? Yoksa Can’a mı sarılacaktı, ömrünün son anlarında yanında olmak için? Kapının ardından gelen o sabırsız bekleyiş, Ceyda’nın içindeki kavgayı daha da şiddetlendiriyordu. Hangi hayatı seçecekti? Ya da daha doğru bir ifadeyle, hangisi onu seçecekti? Bu soru, cevapsız kalacaktı belki de sonsuza dek. Ama Ceyda biliyordu; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne barınağın dinginliği, ne evinin huzuru, ne de kendi ruhunun dinginliği… Her şey kırık aynalar gibi paramparça olmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top