Aile Dramı

Gölgedeki Yüz

9 dakikalık okuma · 1698 kelime

Elif, kızı Ayşe’nin anaokulu gösterisini izlerken, kalbinde tarif edilemez bir gurur ve huzur taşıyordu. Küçük Ayşe, pırıl pırıl gözleriyle sahneden annesine el salladığında, Elif’in gözleri doldu. Bu, onun için her şey demekti: Mükemmel bir evlilik, sevgi dolu bir eş, harika bir çocuk ve dört başı mamur, düzenli bir hayat. Can, eşi, yanında oturmuş, Ayşe’nin her hareketine gülümsüyor, arada Elif’in elini usulca sıkıyordu. “Bizim prensesimiz,” diye fısıldadı Can, Elif’in kulağına. Elif gülümsedi, bu ana öylesine aitti ki, dış dünyada var olan hiçbir şeyin bu tabloyu bozmasına imkan yoktu.

Ama işte o anda, kalabalığın içinde, sahneden biraz uzakta, sol tarafta oturan bir adamın bakışları Elif’in üzerine sabitlendi. Adamın yüzü… Tanıdıktı. Öyle tanıdıktı ki, Elif’in nefesi kesildi. Gözleri o kadar dolmuştu ki, belki de yanlış görüyordu. Mümkün değildi. Olamazdı. Kalbi panikle çarpmaya başladı, avuç içleri terledi. Adam, hafifçe gülümsedi. O gülümseme… Yılların, acının ve belki de öfkenin acı birleşimini taşıyan o gülümseme. Emre’ydi. Yıllar önce, hayatının en karanlık köşesine gömdüğü Emre.

Elif’in zihni, şimşek hızıyla geriye, tozlu, kasvetli bir geçmişe uçtu. Orada Elif değil, Ekin vardı. Genç, pervasız, umutsuz bir Ekin. Ve onun yanında, gözleri macera ve tehlikeyle parlayan Emre. O gecenin kasveti, soğuğu ve korkusu bir anda Elif’in iliklerine işledi. Ne yapacağını bilemedi. Gözlerini hızla kaçırdı, sanki onu görmediğini umdu. Ama biliyordu. Gördüğünü biliyordu. Emre, onu bulmuştu. Geçmiş, bir hayalet gibi çıkıp gelmiş, Elif’in mükemmel tablosuna kara bir leke düşürmüştü.

Gösterinin sonuna kadar sanki bir rüyadaydı. Ayşe’nin sevinçli çığlıkları, Can’ın sıcak dokunuşları bile onu bu karabasandan kurtaramadı. Çıkışta kalabalığa karışıp hızla uzaklaşmaya çalıştılar. Elif, istemsizce omzunun üzerinden geriye baktı. Emre, hâlâ oradaydı. Kalabalığın arasından sıyrılıp ona bakıyordu. Gözlerinde, “Seni buldum” diyen sessiz bir meydan okuma vardı. Elif’in boğazına bir yumruk oturdu. Bu sadece bir meydan okuma değildi, bir tehditti.

Ertesi gün, Elif’in dünyası yavaş yavaş paramparça olmaya başladı. Telefonu titredi. Tanımadığı bir numaradan gelen bir mesaj: “Gölgen hep peşinden gelir, Ekin.” Elif’in kanı çekildi. Telefonu elinden düşürdü. İşte başlıyordu. Yıllardır kaçtığı, bastırdığı her şey şimdi su yüzüne çıkıyordu.

Can, Elif’teki değişikliği hemen fark etti. Her zamanki neşesi gitmiş, yerine endişeli bir sessizlik gelmişti. “Bir sorun mu var, Elif’im?” diye sordu bir akşam yemeğinde. “Hiçbir şey,” diye geçiştirdi Elif, tabağındaki yemeği kurcalarken. “Sadece biraz yorgunum. İşler yoğun.” Ama Can’ı ikna edemiyordu. Eşinin gözlerinin altındaki morluklar, bazen dalıp giden bakışları, uykusuz geceler…

Flashbackler, artık Elif’in zihnine kontrolsüzce doluşuyordu.
Yirmi yıl önce, küçük bir Anadolu kasabasında, Ekin ve Emre, fakirliğin ve umutsuzluğun kol gezdiği bir mahallede büyümüşlerdi. Birbirlerinin ilk aşkı, ilk umutlarıydılar. Emre, Ekin’e daha iyi bir hayat vaat etmişti. Ancak bu vaat, onları karanlık bir yola sürüklemişti. Bir gece, kolay para kazanma hevesiyle girdikleri bir iş, bir anda kontrolden çıkmıştı. Yaşlı bir kuyumcunun dükkânına girmişler, sadece birkaç takı alıp kaçmayı planlamışlardı. Ama yaşlı adam, beklenmedik bir şekilde direniş göstermiş, Emre ile boğuşurken yere düşüp başını vurmuştu. Yerdeki kan ve hareketsiz beden… Panik. Korku. Ölüm. Ekin’in zihnine kazınan bu an, onun kabusu olmuştu. Emre, “Kaç, Ekin! Hemen kaç!” diye bağırmış, kendisi yaşlı adamın nabzını kontrol etmeye çalışırken, Ekin karanlığa karışmıştı. O kaçarken, Emre’nin yakalandığını, davanın uzadığını ve sonunda suçun büyük bir kısmının ona yüklendiğini, yaşlı adamın kaza sonucu değil, darp sonucu öldüğüne hükmedildiğini duymuştu. Emre, cinayetten olmasa da, soygunda ölüme sebebiyet vermekten uzun bir hapis cezası almıştı. Ekin, o geceden sonra adını değiştirmiş, kimliğini silmiş ve yepyeni bir Elif olarak İstanbul’a gelmişti. Eski hayatına dair her şeyi derinlere gömmüş, üstüne kalın bir toprak atmıştı.

Şimdi o toprak çatlamıştı. Emre, Elif’in karşısına çıkmaya devam ediyordu. İşyerinin önünden geçerken onu görüyordu, Ayşe’yi okuldan alırken arabadan bir an için göz göze geliyorlardı. Emre’nin her görünüşü, Elif’in göğsüne bir hançer gibi saplanıyordu. Ona direkt saldırmıyor, sadece varlığıyla Elif’i eritiyordu. Bir akşam, evinin kapısının önüne, Ekin’in çok sevdiği, artık unutulmuş bir papatya demeti bırakılmıştı. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi çarptı. Can, çiçekleri fark etti. “Ne güzel papatyalar, kimden geldi acaba?” diye sordu. Elif, zorlukla yutkundu. “Belki kurye yanlış yere bırakmıştır. Atalım gitsin.” Can, şaşkınlıkla baktı. Elif, çiçekleri hızla alıp çöp kutusuna attı. Can, eşinin bu tepkisini anlamlandıramıyordu.

Emre’nin tacizi giderek arttı. Telefonuna, eski kasabalarına ait haberler, fotoğraflar geliyordu. En kötüsü de, bir gün Ayşe’nin okul çantasının fermuarında, küçük, tahta bir anahtarlık buldu. Anahtarlıkta, Ekin ve Emre’nin gençliklerinde gizlice kazıdıkları “E+E” harfleri vardı. Elif’in dünyası başına yıkıldı. Ayşe’nin odasına koştu, anahtarlığı sakladığı yerden aldı. Bu, Emre’nin kırmızı çizgiyi geçtiğinin işaretiydi. Artık sadece onu değil, çocuğunu da hedef alıyordu.

Elif, Emre ile buluşmak zorundaydı. Ona mesaj attı: “Nerede?” Emre’den hemen cevap geldi: “Eski iskelenin arkasındaki çay bahçesi. Yarın 15:00.”

Belirlenen saatte, Elif, eski, yıkık dökük bir çay bahçesinin en arka masasına oturdu. Kalbi, korkudan deli gibi atıyordu. Emre, köşeyi döndü ve yavaşça ona doğru yürüdü. Yıllar, onu çok değiştirmişti. Saçlarına aklar düşmüş, yüzünde derin çizgiler oluşmuştu. Ama gözlerindeki o hüzünlü öfke, aynı kalmıştı. Elif’in karşısına oturdu.

“Ekin,” dedi Emre, sesi yılların özlemi ve kırgınlığıyla doluydu. “Seni bulmak zor oldu.”
Elif, sesi titreyerek konuştu: “Ne istiyorsun, Emre? Neden buradasın?”
Emre hüzünle gülümsedi. “Ne mi istiyorum? Yıllarımı, gençliğimi, hayatımı… Seni istiyorum belki de. Oysa sen… Sen her şeyi silip atmışsın. Yeni bir hayat kurmuşsun, tertemiz. Sanki Ekin hiç yaşanmamış gibi.”
“Yaşananları unutmak zorundaydım. Yaşamak için…”
“Yaşamak için beni ölüme mi terk ettin? Ben o hücrede çürürken sen burada ‘Elif’ olarak mükemmel bir hayat kurmuşsun. Beni bir kere bile aramadın, sormadın. Ben o dükkânda senin kaçman için son bir çaba sarf ederken, sen benden sonsuza dek kaçmışsın.”
Elif’in gözleri doldu. “Ben de korktum, Emre. Çok küçüktük. Ne yapacağımızı bilemedik. Sen…”
“Ben ne? Ben, senin kaçman için kendi hayatımı feda ettim, Ekin. Düşündüm ki, belki bir gün dönersin, belki beni beklersin. Ama sen dönmedin. Sen dönmeyi bırak, geriye hiç bakmadın.”
“Ne bekliyorsun benden şimdi? İntikam mı?”
“İntikam mı? Belki. Ya da sadece… Olanların yüzüne bakmanı. Benimle yüzleşmeni. Herkese yalan söyleyebilirsin, kendine bile. Ama bana söyleyemezsin. Çünkü biz o geceyi beraber yaşadık. Ben ödedim bedelini. Şimdi sıra sende.”
Elif’in boğazı düğümlenmişti. “Ayşe… Olanlarla onun ne ilgisi var?”
Emre’nin gözlerinde bir acıma pırıltısı belirdi. “Çocukları bu işe karıştırmam. O sadece… Seni bulduğumu ve her yere ulaşabileceğimi anlaman içindi.”
“Ne istiyorsun o zaman? Para mı? Ne kadar?” Elif, cüzdanına uzandı.
Emre acıyla gülümsedi. “Para mı? Bu meseleyi parayla mı halledebileceğini sanıyorsun, Ekin? Yıllarca içimde biriktirdiğim bu acının değeri ne kadar sence? Ben sadece… Gerçekleri istiyorum. Herkesin bilmesini istiyorum. En çok da, o mükemmel eşinin.”

Elif, korkunç bir tehdidin gölgesinde eve döndü. Emre’nin ne yapacağını kestiremiyordu. O gece, Can yatakta Elif’in yüzündeki endişeyi gördü. “Elif, ne oluyor Allah aşkına? Günden güne eriyorsun. Bana anlat lütfen.”
Elif’in dudakları titriyordu. “Ben… Ben sana bir şey anlatmalıyım Can. Çok önemli.”
Can, eşinin elini tuttu. “Dinliyorum hayatım.”

Ertesi gün, Elif’in telefonu çaldı. Emre arıyordu. “Bu kadar beklemen yeter, Ekin. Gerçeklerin ortaya çıkışını kendin izle.” dedi ve telefonu kapattı.
Elif’in midesine kramplar girdi. Hızlıca Can’ı aradı. Cevap vermedi. İşyerini aradı, Can’ın erken çıktığını söylediler. Kalbine bir soğukluk yayıldı. Acaba Emre, Can’a mı gitmişti?

Eve ulaştığında, Can salonda oturuyordu. Dizlerinin üzerinde, eski bir gazete kupürü vardı. Yıllar öncesine ait, sararmış bir haber: “Kasabada dehşet! Kuyumcu cinayetinde flaş gelişme! Genç şüpheli Emre Gürbüz tutuklandı!” Ve altında, olayla ilgili detaylar, kuyumcunun kaza sonucu öldüğü ama şüphelilerin kasten insan öldürme suçuyla yargılanacağı yazıyordu. Haberin üstünde, gençlik halleriyle, net olmayan bir fotoğraf vardı. Emre’nin ve onun, Ekin’in.

Can, Elif’i gördüğünde başını kaldırdı. Gözleri boş, yüzü bembeyazdı. Elif’in kalbi bin parçaya ayrıldı. Geceden beri tutmaya çalıştığı gözyaşları, sonunda sel gibi boşaldı.

“Elif… Bu ne demek?” Can’ın sesi titriyordu, inanamaz bir tonla. “Kim bu Ekin? Kim bu adam?”
Elif, dizlerinin bağı çözülmüş gibi oturdu. Gözleri kapalı, başını ellerinin arasına aldı. Yıllarca üzerine titrediği, en iyi şarap misali yıllandırdığı o sır, artık odanın ortasında, çirkin bir canavar gibi duruyordu.
“Ben… Ben sana anlatacaktım Can. Yemin ederim anlatacaktım. Ama… çok korktum. Seni kaybetmekten, Ayşe’yi kaybetmekten korktum.”
“Kayıp mı? Elif, bu adamın yazdığına göre sen cinayetle bağlantılıymışsın! Kimsin sen? Karşımda oturan kadın kim?”
Elif, gözlerini açtı, gözleri kızarmıştı. “Ben… Ben Ekin’dim. Olayın içindeydim. Emre ile beraberdik. O gece… Her şey korkunç bir hataydı. Sadece para almak istemiştik. Yaşlı adam… Yere düştü. Emre bana ‘Kaç’ dedi. Ben de kaçtım. Ve bir daha asla geriye bakmadım. Kendime yeni bir hayat kurdum. Yeni bir isim, yeni bir kimlik… Her şeyi silmeye çalıştım. Emre… O içeri girdi. Ben kaçtım.”
Can, şaşkınlıkla Elif’in suratına bakıyordu. Her kelime, bir tokat gibi yüzünde patlıyordu. Yıllardır beraber yaşadığı kadının aslında tanımadığı biri olduğunu öğrenmek, dünyasını ters yüz etmişti.
“Yani… Yani sen bir katil miydin? Yıllardır benimle bir katil mi yaşadı?” Sesi yükseldi, öfke ve hayal kırıklığıyla doluydu.
“Hayır! Ben… Ben kimseyi öldürmedim! Olanlar bir kazaydı. Panikledik. Emre… O üstlendi suçu. Ben o anda sadece kaçmayı düşündüm. Korkaktım. Gençtim. Ve sonra… Bir daha geri dönemedim. Bu hayatı kurdum. Seninle, Ayşe ile… O geçmişi sonsuza dek gömmeye çalıştım.”
Can, elleriyle yüzünü kapattı. “Bu… Bu inanılmaz. Benim tüm hayatım bir yalanmış. Senin hayatın bir yalanmış. Ayşe… O da bu yalanın içinde büyüdü.”
“Hayır, Can! Ayşe ve seninle olan her şey gerçek! Sana olan sevgim, Ayşe’ye olan anneliğim, her şey gerçek! Sadece… Geçmişimdeki o gölge vardı. Hep takip etti beni. Ve şimdi… Şimdi buraya kadar geldi.”

Uzun bir sessizlik oldu. Sadece Elif’in hıçkırıkları duyuluyordu. Can, yavaşça yerinden kalktı. Gazete kupürünü eline aldı, titreyen elleriyle katladı. Elif, korkuyla onun yüzüne baktı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Bilmiyorum, Elif. Sadece… Nefes almam lazım. Bunu kaldıramam şu an. Bir yalanla yaşadığımı… Bunu kabullenemem.”
Can, kapıya doğru yürüdü. Elif, can havliyle ayağa kalktı.
“Can, ne olur gitme! Konuşalım! Her şeyi anlatırım sana! Ne olur!”
Can, durdu. Sırtı Elif’e dönüktü. “Şu an konuşacak hiçbir şeyimiz yok, Elif. Yıllar süren bir yalanın üzerine ne konuşulur ki?”
Kapı açıldı ve kapandı. Can gitmişti.

Elif, salonun ortasında, dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları, yanaklarından süzülüp yerdeki halıya damlıyordu. Emre, intikamını almıştı. Elif’in hayatının en değerli parçasını, ona duyulan güveni yerle bir etmişti. Yıllardır üzerine kurduğu o kusursuz, pırıl pırıl hayat, bir anda enkaz yığınına dönmüştü. Belki de bu, o gölgeden kurtulmanın tek yoluydu. Her şeyin ortaya çıkması. Ama bu özgürlük, canından çok sevdiği her şeyi kaybetmesine mal olmuştu.

Peki şimdi ne olacaktı? Can geri dönecek miydi? Ayşe, bu gerçeği öğrendiğinde annesine nasıl bakacaktı? Elif, şimdi kimdi? “Ekin” mi, “Elif” mi, yoksa geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan, çaresiz bir kadın mı? Duvarlarda asılı, mutlu aile fotoğrafları alay eder gibi bakıyordu ona. Bu hikaye, bitmemişti. Belki de şimdi başlıyordu. Gölge, artık içerideydi. Ve Elif, o gölgeyle yaşamayı öğrenmek zorundaydı. Tek başına.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top