Aile dramı
Gözlerdeki Gölge
Can, boğazdaki yalısının terasında, elinde buz gibi bir kadeh viskiyle İstanbul’un ışıklarına bakarken bile, o karanlık gölge ruhunu terk etmiyordu. Karşısında pırıl pırıl parlayan şehrin ışıltısı, kendi içindeki zifiri karanlığı bastırmaya yetmiyordu. Yaklaşık on beş yıl önce inşa ettiği bu imparatorluk, her tuğlasının harcına sinen acı bir gerçeğin kokusunu taşıyordu. O gerçeğin adı Mert’ti.
Elif, arkasından sessizce yaklaşıp omzuna dokunduğunda Can irkildi. Karısının narin parmakları, sanki hislerini okur gibi hafifçe kasılmış omuzlarını ovdu. “Yine mi daldın böyle? Bir şey mi var canım?” diye fısıldadı Elif, sesi o kadar şefkatliydi ki Can’ın içindeki zehirli sızı biraz olsun dindi. Elif, Can’ın hayatının güneşli yüzüydü. Çocukları Deniz ve Ege ile birlikte, Can’ın kurduğu o kusursuz ailenin merkezindeydi. Ne var ki, bu kusursuzluk bir yalan üzerine inşa edilmişti ve Can, o yalanın duvarları arasında boğuluyordu.
“Yok bir şey aşkım, sadece işlerin yoğunluğu,” diye mırıldandı Can, viskisinden büyük bir yudum alarak. Yalanı bu kadar kolay söyleyebilmesi, kendi içinde ne kadar derin bir uçurum açtığını gösteriyordu. Elif, Can’ın alnına bir öpücük kondurup içeri döndü. Onu her defasında bu kadar kolay atlatmak, Can’ın hem işine geliyor hem de içindeki boşluğu büyütüyordu. Sanki, yalan söyledikçe gerçek daha da katlanılmaz hale geliyordu.
Can’ın hikayesi, yoksul bir mahallede, parlak zekasıyla sıyrılmaya çalışan hırslı bir genç olarak başlamıştı. Bilgisayar mühendisliği bölümünü birincilikle bitirdiğinde, geleceğe dair umutları da birincilikle parlıyordu. Mert ile üniversitede tanışmışlardı. Mert, Can’ın tam tersiydi; hayalperest, idealist, insan ilişkilerinde daha sıcakkanlıydı. Can ise daha analitik, daha hesapçıydı. İki farklı kutup gibiydiler ama ortak bir tutkuları vardı: yazılım. Birlikte bir startup kurmuşlardı: “Gelecek Kodları.”
Bir oyun üzerinde çalışıyorlardı, devrim niteliğinde olacağına inanıyorlardı. Projeleri ilerledikçe, büyük bir yatırımcı bulma umutları da artmıştı. Ancak bir talihsizlik, Mert’in ailesini vurdu. Annesi ağır bir hastalığa yakalandı, babası işini kaybetti. Mert, projeye odaklanmakta zorlanıyor, uykusuz geceler geçiriyordu. Can, o dönemde Mert’in zayıflığını acımasızca kullanmıştı. Yatırımcı görüşmesi yaklaşırken, Mert’in özel hayatındaki çalkantılarını, yorgunluğunu, sunumdaki küçük hatalarını kendi lehine çevirdi. Sessizce, Mert’in fikirlerini kendi adı altında bir parça revize ederek, yatırımcıya Mert’ten daha “güvenilir” ve “odaklanmış” bir profil çizdi. Nihayetinde, yatırımcı kararını verdi: Ortaklığı Can ile kuracak, Mert’i devre dışı bırakacaktı.
Mert o gün Can’ın gözlerinin içine öyle bir bakmıştı ki, Can o bakışı asla unutamadı. Hayal kırıklığı, ihanet ve çaresizlikle dolu bir bakıştı. Mert, “Sen bunu bana nasıl yaparsın Can? Biz kardeş gibiydik!” diye fısıldamıştı. Can’ın tek cevabı ise soğuk bir rasyonel açıklama olmuştu: “Mert, iş dünyası acımasızdır. Zayıf olana yer yok. Bu, projenin hayatta kalması için gerekliydi. Sen dağılmıştın.” Mert’in yıkılmış halini arkasında bırakarak, Can adını “Kod Devi”ne çevirdiği şirketiyle hızla yükseldi. Mert’in ise ne olduğu belirsizdi; Can hiç arayıp sormamıştı. Vicdanının o zamanki sesi, hırsının gürültüsünde boğulmuştu.
Ertesi sabah, Can her zamanki gibi takım elbisesini giyip ofisine gitti. Günün rutini, yüksek katlı plazanın camlarından görünen şehrin siluetini izleyerek başlıyordu. Sekreteri Zeynep, günlük programını masasına bırakırken, “Beyefendi, öğle yemeğiniz için dışarıda bir randevunuz var,” dedi. “Bir kafe değişikliği istediniz.” Can başıyla onayladı. Bazen ofisin o steril ortamından sıkılıyordu. Değişiklik iyi gelirdi.
Seçtiği kafe, şehrin eski ama popüler semtlerinden birindeydi. Can, kendisi için ayrılmış masaya oturup menüye bakarken, yan masadan yükselen tanıdık bir ses duydu. Kalbi aniden hızlandı. Başını çevirdiğinde, o sesi çıkaran adamı gördü. Yılların yorgunluğuyla çökmüş omuzlar, kırışmış bir yüz ve seyrelmiş saçlar… Ama o gözler, o derin, eleştirel gözler… Mert’ti.
Mert, üzerinde eski, yıpranmış bir ceketle garsonluk yapıyordu. Elinde tepsi, masaları geziniyor, sipariş alıyordu. Can’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Ne yapmalıydı? Göz temasından kaçındı, menüye gömüldü. Mert onu tanımış mıydı? Yüzü Can’ın hafızasındaki Mert’ten o kadar farklıydı ki, Can onun da kendini tanımasının zor olduğunu umuyordu.
Ama sonra Mert, Can’ın masasına yaklaştı. “Hoş geldiniz efendim, ne arzu edersiniz?” dedi sesi, yılların yorgunluğunu taşıyan, alçak bir tonda. Can başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Mert’in gözlerinde hiçbir tanıma belirtisi yoktu, sadece bir garsonun müşterisine gösterdiği mesafeli bir saygı vardı. Bu, Can için hem bir rahatlama hem de tarifsiz bir acıydı. Mert onu unutmuştu. Ya da o kadar değişmişti ki Can’ı tanıyamamıştı. Bu daha da kötüydü. Can’ın eseri olan bu değişim, Can’ı vicdanının en derin köşesine hapsetmişti.
“Bir… bir kahve alabilir miyim, sade?” dedi Can, sesi titrememeye çalışarak. Mert başıyla onaylayıp uzaklaştı. Can, oturduğu yerde donup kalmıştı. Kahvesi geldi, ama Can tek bir yudum bile alamadı. Mert’in sesi, yürüdüğü her adım, Can’ın beyninde yankılanıyordu. Yemek randevusunu iptal ettiğini söyleyerek apar topar kafeden ayrıldı.
O günden sonra Can’ın hayatı değişti. Her yerde Mert’in yüzünü görüyordu. Parkta yürüyen yaşlı bir adamda, gazete satan çocukta, tramvay durağında bekleyen herhangi birinde… Vicdanının sesleri artık fısıltı değildi, kükremeye başlamışlardı. Geceleri uyuyamıyor, yatağında dönüp duruyordu. Elif, Can’daki bu değişimi fark etmişti. “Can, iyi değilsin. Bir sorun var, benimle paylaşmak istemiyor musun?” diye sordu endişeyle. Can yine kaçamak cevaplar verdi, ama bu sefer kendi bile ikna olmamıştı.
Şirket yönetim kurulu toplantısında bile aklı Mert’teydi. Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla konuşması gereken yerde, Mert’in yıpranmış ceketini, ellerindeki nasırları hayal ediyordu. O eller, bir zamanlar klavye üzerinde sihirler yaratırdı. O ceket, bir zamanlar pahalı takım elbiselere layık bir genç adamın sırtındaydı. Can, kendi ellerine baktı. Pürüzsüzdü, bakımlıydı. Ama bu eller, Mert’in düşüşünü hazırlayan kararları imzalamıştı.
Mert’i tekrar görme dürtüsüyle yanıp tutuşuyordu Can. Ama nasıl? Gidip özür mü dileyecekti? Ne diyecekti? “Bak Mert, yıllar önce seni batırdım, şimdi sana borcum var mı?” Bu, Mert’e daha da ağır bir hakaret olmaz mıydı? Belki de Mert, Can’ı tanımıyordu bile. Bu ihtimal Can’ı kahrediyordu. Yaptığı şey o kadar kolay unutulur muydu? Yoksa Mert, Can’ı tanımamakta mı ısrar ediyordu?
Birkaç gün sonra, Can tekrar aynı kafeye gitti. Bu sefer sadece bir kahve içmek için değil, Mert’i izlemek için. Mert, müşterilerle nazikçe ilgileniyor, masaları siliyor, sürekli hareket halindeydi. Can, Mert’in yüzündeki çizgileri, gözlerinin etrafındaki koyu halkaları inceledi. Yaşıt olmalarına rağmen, Mert Can’dan çok daha yaşlı görünüyordu. Can, Mert’in hayatının nasıl mahvolduğunu hayal etmeye çalıştı. Belki de bir zamanlar parlak olan zekası, artık sadece siparişleri ve masa numaralarını hatırlamak için kullanılıyordu. Bu düşünce, Can’ın midesini bulandırdı.
Can, o günlerde garip bir karar aldı. Kafeye sık sık gitmeye başladı. Bazen Elif’e “iş yemeği” dedi, bazen de “yeni bir mekan keşfettim” yalanını uydurdu. Mert’le her karşılaştığında, sanki ilk defa görüyormuş gibi davranıyor, sıradan bir müşteri olmaya çalışıyordu. Ama her seferinde, Mert’in gözlerine daha dikkatli bakıyor, herhangi bir tanıma belirtisi arıyordu. Boşuna. Mert, Can’a hep aynı mesafeli nezaketle yaklaşıyordu. Bu durum Can’ı hem rahatlatıyor hem de daha fazla suçluluk hissetmesine neden oluyordu. Mert’i bu hale getiren kişi, onun için sadece bir müşteriydi.
Bir öğleden sonra, Can yine kafedeyken, içeri yaşlı bir kadın girdi. Yüzü asık, gözleri doluydu. Mert’e doğru yürüdü. “Mert’im, oğlum,” dedi titrek bir sesle. “Ev sahibini aradım, yine kabul etmiyor. Ayın sonuna kadar ödeme yapamazsak…” Kadın cümlesini bitiremedi, gözyaşlarına boğuldu. Mert, annesine sarıldı. “Tamam anne, tamam. Bir yolunu bulacağız. Ben halledeceğim.” Mert’in sesi bile yorgunluk doluydu. Annesini teselli etmeye çalışırken, gözleri bir an Can’ın oturduğu masaya takıldı. Anlık bir boşluk, bir çaresizlik ifadesi belirdi gözlerinde.
Can donakalmıştı. Demek Mert’in annesi de bu durumdaydı. Oysaki, Can’ın hatırladığı kadarıyla Mert, annesine çok düşkündü. Bu durum, Can’ın içindeki vicdan yangınını harladı. Mert’in annesini görünce, Mert’in kendisini neden tanımadığı, neden geçmişiyle yüzleşmediği daha da anlam kazandı. Belki de geçmiş, onun için o kadar acı bir hatıraydı ki, onu hatırlatacak her şeyi silmişti zihninden. Can’ı da.
Aynı gece, Can uyuyamadı. Mert’in annesinin yüzü, Mert’in çaresiz bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Bu bir muhasebeydi. Yıllarca ertelediği, bastırdığı, zenginliğinin ve başarısının arkasına sakladığı o muhasebeyi artık daha fazla erteleyemezdi. Ne yapmalıydı? Paramparça olan bir hayatı nasıl tamir edebilirdi? Parayla mı? Bir özürle mi?
Sabah olduğunda, Can bir karar vermişti. Şirketine gitmek yerine, doğruca kafeye yol aldı. Bu sefer, sıradan bir müşteri gibi oturmak istemiyordu. Kafeye girdiğinde Mert, masaları silmekle meşguldü. Can, doğrudan Mert’e doğru yürüdü. Mert, elindeki bezi bırakıp Can’a döndü. “Hoş geldiniz efendim, masanıza alayım mı?” diye sordu.
Can’ın kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu. “Mert,” dedi. Sesi kısık ve titrek çıkmıştı. Mert’in yüzündeki ifadesizlik bir an için değişti. Gözlerinde yavaş yavaş bir şeyler belirdi. Bir parça şaşkınlık, sonra bir sorgulama, en sonunda da o yıllar önceki, ihanetle dolu acı bakış… Can’ı nihayet tanımıştı.
“Can?” dedi Mert, sesi Can’ınkinden daha da kısık çıkmıştı. Sanki o ismin ağzından çıkması bile ona acı veriyordu. “Sen… sen burada ne arıyorsun?”
Can, Mert’in gözlerinin içine baktı. Okyanus kadar derinleşen suçluluk duygusu tüm benliğini sarmıştı. “Mert… ben… seninle konuşmam lazım. Çok önemli.”
Mert’in bakışları sertleşti. “Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Yıllar önce her şeyi konuşmuştuk, hatırlıyor musun? Sen o zaman ‘iş dünyası acımasızdır’ demiştin. Şimdi ne oldu? Acımasızlık mı bitti?”
Can’ın gözleri doldu. “Hayır Mert, bitmedi. Ama ben… ben artık bu acımasızlıkla yaşayamıyorum.” Elini uzattı, Mert’in koluna dokundu. Mert irkildi, elini çekti. “Lütfen, biraz konuşalım. Sana her şeyi açıklamam lazım.”
Mert, kafenin köşesinde duran sahibine baktı. Yaşlı adam, Mert’e gitmesi için başıyla işaret etti. Mert’in yüzünde çaresiz bir ifade belirdi. “Tamam,” dedi. “Ama burada değil.”
Yakınlardaki boş bir parka gittiler. Soğuk bir banka oturdular. İstanbul’un kalabalığı etraflarından akıp gidiyordu ama ikisi de bunu fark etmiyordu. Can, derin bir nefes aldı. “Mert… ben… o gün yaptığım her şey için, sana çektirdiğim her acı için… özür dilerim.”
Mert, acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Özür mü? O özür, annemin hasta yatağındaki ilaçlarını öder mi? Ev sahibinin kapısını çalmasını durdurur mu? Benim yıllarca kaybettiğim uykuları, hayalleri, gururu geri getirir mi?”
Can’ın sesi titriyordu. “Biliyorum… Biliyorum ki hiçbir özür yeterli değil. Ama ben… ben o gün bir canavar gibi davrandım. Hırsım gözümü kör etti. Senin hastalığın, ailenin durumu… Ben bunları bir fırsat olarak gördüm. Seni saf dışı bıraktım. Fikirlerini çaldım. Seni batırdım.”
Mert, Can’ın yüzüne uzun uzun baktı. Yılların öfkesi, kederi, hayal kırıklığı gözlerinden akıp geçiyordu. “Ne istiyorsun Can? Şimdi vicdanın mı ağır geldi? Zenginliğinin seni boğduğunu mu fark ettin?”
“Evet Mert,” dedi Can, sesi kederle doluydu. “Tam olarak öyle. Bu zenginlik, bu hayat, her şey bir yalan üzerine kurulu. Ve ben artık bu yalanla yaşayamıyorum. Sana ne kadar ödeme yaparsam yapayım, ne kadar yardım edersem edeyim, biliyorum ki bu asla yeterli olmayacak. Ama sana bir söz veriyorum, Mert. Hayatımın geri kalanını sana ve annene verdiğim zararı telafi etmeye adayacağım. Nasıl bir ceza istiyorsan, razıyım. Şirketimi bile sana devredebilirim. Yeter ki… Yeter ki bu yükten kurtulabileyim.”
Mert, duyduklarına inanamıyordu. Can’ın sözleri içten miydi, yoksa sadece yeni bir manipülasyon muydu? Ama Can’ın gözlerindeki keder, içindeki fırtınanın gerçekliğini yansıtıyordu. “Şirketini mi? Sen aklını mı kaçırdın Can? Ben senin şirketini ne yapayım? Ben sadece, bir zamanlar güvendiğim arkadaşımı geri istiyorum.” Sesi sonlara doğru daha yumuşak çıkmıştı. “Ama o Can, artık yok değil mi? O Can, senin hırsının içinde öldü.”
Can başını salladı. “O Can öldü, evet. Ama belki… belki bu yeni Can, sana bir şeyler geri verebilir. Sana yardım edebilirim Mert. Annenin tedavisi, yeni bir iş kurman, ne olursa olsun. Lütfen… Bana bir şans ver. Kendimi affetmem için, belki senin de beni affetmen için bir şans.”
Mert, sustu. Uzun süre sadece önündeki insan seline baktı. İçindeki öfke ve kin, yavaş yavaş yerini yorgunluğa bırakıyordu. Can’ın samimiyeti, o acı veren gerçeğiyle yüzleşmesi, Mert’in içinde bir kapıyı aralamıştı. Affetmek kolay değildi. Belki de imkansızdı. Ama intikam da bir şey getirmeyecekti.
“Sana şirketini geri ver demeyeceğim Can,” dedi Mert. “O benim hayatımı geri getirmeyecek. Ama… annem. Evet, annemin tedavisi. O zor durumda. Ve… belki yeni bir başlangıç. Bir zamanlar birlikte kurduğumuz hayaller vardı. Belki… belki onları başka bir şekilde kurabiliriz. Temiz bir başlangıçla.”
Can’ın yüzüne bir nebze olsun umut yayıldı. Bu tam bir affetme değildi, ama bir başlangıçtı. “Ne demek istersen Mert. Ne olursa. Ben sana yardım etmeye hazırım. Benimle çalışmak istersen, sıfırdan, senin projelerin üzerinde… Her şeye açığım.”
Mert, Can’a baktı. Gözlerinde ne kin, ne de sevgi vardı. Sadece derin bir anlayış ve yılların ağırlığıyla gelen bir olgunluk. “Bu kolay olmayacak Can. Asla eskisi gibi olmayacağız. Ama… belki de bu, her ikimiz için de bir vicdan muhasebesinin başlangıcıdır. Belki de her şey, olması gerektiği gibi bir yere varır.”
Can başını salladı. Biliyordu ki bu sadece başlangıçtı. Yılların yükü bir anda kalkmayacaktı. Ama en azından, o karanlık gölge, ruhunu terk etmeye başlamıştı. İlk adımı atmıştı. Ve bu adımdan sonra hayatının, başarılarının, hatta Elif’e ve çocuklarına karşı kurduğu o sahte kusursuzluğun yeniden tanımlanacağını biliyordu. Can, ilk kez yıllar sonra, güneşin ışığını gerçek anlamda hissetmişti. Bedeli ne olursa olsun, bu adıma değeceğini biliyordu.
