Aile draması

Yarım Kalan Gökyüzü

8 dakikalık okuma · 1336 kelime

Rüzgar, Bodrum Kalesi’nin surlarında yankılanan anıların fısıltısını taşıyordu. Elif için her yaz, sadece güneşin ve denizin değil, aynı zamanda yüreğinde hiç dinmeyen bir acının da mevsimiydi. Tam on beş yıl önce, bu kalabalık sahil kasabasında, hayatının en değerli parçasını, dört yaşındaki kızı Deniz’i kaybetmişti. Festivalin renkli cümbüşü, müzik sesleri, insanların neşeli kahkahaları, o gün onun için bir kabusa dönüşmüştü. Gözünü bir an olsun ayırmadığı kızı, bir pamuk şeker standının önünde, sadece birkaç saniyeliğine dönüp para üstünü aldığı sırada, aniden ortadan kaybolmuştu. Polisler, sahiller, sokaklar, kasabanın her köşesi taranmış, her taşın altına bakılmıştı. Ama Deniz, sanki hiç var olmamış gibi, buhar olup uçmuştu.

Elif’in evliliği, kızıyla birlikte kaybolmuştu. Can, Deniz’in babası, acısıyla baş edememiş, birbirlerine tutunmak yerine, her ikisi de kendi kabuklarına çekilmişti. Ortak acı, onları birleştirmek yerine daha da ayırmıştı. Elif, geride sadece boş bir yatak, yarım kalmış oyuncaklar ve içini kemiren “keşke”lerle dolu bir hayatla kalmıştı. Her doğum gününde, her bayramda, her okulun açılışında, o boşluğun acısı ciğerini dağlıyordu. Bir ara intiharı bile düşünmüştü ama içindeki küçücük umut kırıntısı, Deniz’in bir gün geri döneceği inancı, onu hayata bağlamıştı. Kendi küçük atölyesinde seramikler yapıyor, gönüllü olarak kayıp çocuklar derneklerinde çalışıyor, Deniz gibi kaybolanların hikayelerine tutunuyordu. Belki bir ipucu, belki bir tesadüf… Bu hayatta kalma sebebi olmuştu. Duvarında, Can’ın Deniz için özel olarak yaptığı, üzerinde parlak turuncu bir güneş, mavi dalgalar ve minik kırmızı bir yelkenli olan eşsiz uçurtmanın büyük bir tablosu asılıydı. Deniz o uçurtmayı çok severdi.

İki yüz kilometre ötedeki Bursa’da, Zeynep Hanım’ın vefatının üzerinden üç ay geçmişti. On dokuz yaşındaki Ayşe, yetimhanede büyümüş, on yıl önce Zeynep Hanım tarafından evlat edinilmişti. Zeynep Hanım ona sadece bir yuva değil, aynı zamanda koşulsuz bir sevgi de vermişti. Hayatının en büyük acısı, Zeynep Hanım’ı kaybetmek olmuştu. Ama bir boşluk, hep Ayşe’nin içini kemirmişti. Ne zaman “Ben kimim?” diye sorsa, Zeynep Hanım’ın gözleri buğulanır, “Sen benim canımsın, Allah’ın bana gönderdiği hediyesin,” derdi. Gerçek ailesi hakkında sorduğunda ise, “Seni bulduğumda çok küçüktün. Belli ki kaybolmuşsun. Çok aradım ama kimseye ulaşamadım. Kader seni bana getirdi kızım,” derdi. Bu cevap, Ayşe’yi hiçbir zaman tam olarak tatmin etmemişti.

Zeynep Hanım’dan kalan az sayıdaki eşyayı toplarken, Ayşe, eski bir ahşap kutuya rastladı. İçinde Zeynep Hanım’ın gençlik fotoğrafları, birkaç mektup ve en altta, soluk renkli, kırışmış bir çocuk çizimi duruyordu. Çizimde, garip bir şekilde tanıdık gelen, parlak turuncu bir güneş, mavi dalgalar ve minik kırmızı bir yelkenli olan bir uçurtma vardı. Ayşe, kalbinin hızlıca çarptığını hissetti. Bu çizimi o yapmıştı, buna emindi. Çocukluğundan kalma, bulanık bir anı beliriverdi zihninde: rüzgarda dalgalanan o uçurtma, babasının güçlü elleri ve annesinin gülümseyen yüzü. Ama o yüzleri hatırlayamıyordu. Zeynep Hanım ona hiç uçurtma yapmamıştı.

O geceden sonra Ayşe’nin içindeki merak ateşi daha da büyüdü. İnternette saatlerce arama yaptı. “Kaybolan çocuklar,” “Bodrum festivali,” “2008 kayıp kız çocuğu” gibi anahtar kelimelerle yüzlerce sayfayı taradı. Umutsuzluğa kapılmak üzereyken, bir forumda, “Deniz’imi Arıyorum” başlığıyla açılmış eski bir gönderiye denk geldi. Gönderinin altında, genç bir kadının fotoğrafı ve minik bir kızın bulanık bir fotoğrafı vardı. Ama asıl dikkatini çeken, kızın tarifinde geçen bir detaydı: “Babası tarafından yapılan, turuncu güneşli, mavi dalgalı, kırmızı yelkenli eşsiz uçurtması…” Ayşe’nin elindeki çizimle birebir aynıydı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.

Ayşe, gönderideki blog adresine tıkladı. Blog, sanki bir acı günlüğü gibiydi. Her gönderi, Deniz’in kaybolduğu günden beri Elif’in hislerini, umutlarını, hayal kırıklıklarını anlatıyordu. Blogun en tepesinde, Deniz’in dört yaşındaki fotoğrafı ve o eşsiz uçurtmanın çizimi vardı. Ve bir de, Elif’in salonundaki o uçurtma tablosunun fotoğrafı. Ayşe, elleri titreyerek elindeki çizimi ekrandaki fotoğrafla karşılaştırdı. Şüpheye yer yoktu. Bu, aynı uçurtmaydı. Ve o küçük kızın gözleri… Ayşe, bir an için aynaya baktığında kendi gözlerini gördüğünü sandı.

Titrek bir nefesle, blogdaki iletişim formuna ulaştı. Ne yazacağını bilemiyordu. “Ben Deniz olabilir miyim?” demek, fazla mı tuhaftı? Sadece, “Uçurtma çiziminiz dikkatimi çekti. Benim de böyle bir çizimim var. Birkaç soru sormak istiyorum,” yazdı ve kendi e-posta adresini ekledi.

Elif, yıllardır binlerce e-posta almıştı. Çoğu iyi niyetli ama sonuçsuzdu. Bazıları ise sadece boş umut aşılayan sahtekarlıktı. Bu yeni e-postayı gördüğünde, başta farklı değildi. Ama “uçurtma çizimi” kelimeleri, kalbine farklı bir şekilde dokundu. Blogunda o kadar çok fotoğraf ve detay vardı ki, sadece “uçurtma çizimi” demesi garip gelmişti. Merakla e-postayı açtı. Ayşe’nin yazdığı kısacık metin, Elif’in içindeki donmuş umut parçasını eritmeye başlamıştı. E-postayı yazan kişiye ait hiçbir isim ya da fotoğraf yoktu.

“Merhaba,” diye yazdı Elif. “Hangi çizimden bahsediyorsunuz? Benim blogumda pek çok çizim var.”

Yanıt, sadece birkaç saat sonra geldi. “Bodrum Kalesi’nde kaybolan küçük kızınız Deniz’in uçurtması. Turuncu güneşli, mavi dalgalı, kırmızı yelkenli olan.” Ve ekte, Ayşe’nin elindeki o eski çizimin fotoğrafı vardı.

Elif’in boğazı düğümlendi. Elindeki telefonu düşürecekti. Bu çizim, Deniz’in kaybolmadan hemen önce yaptığı, Zeynep Hanım’ın sakladığı çizimdi. Bunu kimse bilemezdi. Yutkundu, elleri titreyerek Ayşe’ye geri yazdı. “Bu çizim sizde mi? Nereden buldunuz?”

İki gün süren bir dizi e-posta alışverişinden sonra, Ayşe, Elif’e hayat hikayesini anlatmaya karar verdi. Zeynep Hanım’ın onu nasıl bulduğunu, yıllarca onunla nasıl yaşadığını, içindeki boşluğu ve en sonunda o uçurtma çizimini nasıl keşfettiğini. Elif’in kalbi, bir taraftan tarifsiz bir heyecanla çırpınırken, diğer taraftan korkunç bir korkuyla doluydu. Bu, ya yine bir hayal kırıklığıysa? Ya doğru değilse? Ama bu kadar çok detayı kim, nasıl bilebilirdi?

“Tanışmalıyız,” diye yazdı Elif. “Sizinle tanışmak istiyorum.”

Ayşe, başta tereddüt etti. Ya hayal kırıklığına uğrarsa? Ya beklediği gerçek bu değilse? Ama içindeki ses, “Git,” diye fısıldıyordu. Bursa’dan Bodrum’a giden ilk otobüse atladı.

Bodrum’daki küçük bir kafede buluşacaklardı. Elif, kalbi ağzında, dakikalarca kapıyı izledi. Kapıdan giren her genç kıza bakıyor, bir umutla gözlerini kısıyordu. Sonra içeri, narin yapılı, uzun koyu saçlı, Ela gözlü bir kız girdi. Gözleri etrafta geziniyor, tıpkı Elif gibi birini arıyordu. Elif, kızın gözlerinde bir şeyler fark etti. Kendi gençliğine ait, tanıdık bir parıltı. Ayağa kalktı. Kızın bakışları onunla kesişti. Ayşe de donup kalmıştı. Gözlerinde, kendininkileri andıran, aynı derin acı ve umutsuzlukla harmanlanmış bir ifade vardı.

Yavaşça birbirlerine doğru yürüdüler. Elif’in gözleri dolmuştu. “Deniz?” diye fısıldadı sesi titreyerek.

Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ben… Ben Ayşe…”

Elif, kızın ellerine uzandı. Minik, avucuna sığan bir el. Sonra gözleri, kızın sol bileğine kaydı. Orada, neredeyse görünmez, ama Elif’in hafızasına kazınmış, minik bir hilal şeklindeki doğum lekesi duruyordu. Deniz’in belirgin işareti.

“Deniz’im…” Elif’in sesi hıçkırığa dönüştü. Sanki on beş yıl boyunca boğazına takılı kalmış bir yumru, sonunda çözülmüştü. Kızına sarıldı, onu öyle sıkıca kucakladı ki, sanki tekrar kaybolmaması için tüm gücüyle tutuyordu. Ayşe, başlangıçta şaşkınlıkla duraklasa da, sonra o da kollarını Elif’in beline doladı. Yıllardır hissetmediği bir sıcaklık, bir aidiyet duygusu bedenini sardı.

Kafe sessizliğe bürünmüştü. Onlarca göz, birbirine sarılmış iki kadına bakıyordu. Sanki zaman durmuştu. Elif, Deniz’in kokusunu içine çekti. Bu koku, on beş yıldır rüyalarına giren, ama asla tam olarak hatırlayamadığı kokuydu.

Sonraki saatler, kah hıçkırıklarla, kah meraklı sorularla geçti. Elif, Deniz’e tüm kayboluş hikayesini, hayatının nasıl mahvolduğunu, her gün onu nasıl aradığını anlattı. Deniz, kendi hayatını, Zeynep Hanım’ı, onun şefkatini, ama hep içindeki o boşluğu anlattı. Zeynep Hanım’ın onu bulduğunda hastalandığını, kimseye durumu anlatamadığını, sonra da çok yaşlı olduğu için bürokrasiyle uğraşmak istemediğini, kendisini Allah’ın hediyesi olarak gördüğünü anlattı. Suçlama yoktu, sadece kabullenme vardı.

Bir DNA testi, zaten bildikleri gerçeği sadece bilimsel olarak onayladı. Elif için, hayatı yeniden başlamıştı. Ama bu, basit bir kavuşma değildi. Ortada on beş yıllık bir boşluk, iki farklı hayat vardı. Deniz, artık Ayşe olmuştu. Zeynep Hanım’ı annesi olarak biliyordu ve ona derin bir sevgi duyuyordu. Elif de, hayatını bir hayalete adamıştı. Şimdi karşısında, büyümüş, farklı bir hayat yaşamış, kendi kimliğini oluşturmuş bir genç kadın vardı.

“Zeynep Teyze benim için çok değerliydi,” dedi Ayşe, bir akşam, Elif’in o uçurtma tablosunun asılı olduğu odada otururken. “Ona minnettarım. Benim hayatım… onunla başladı.”

Elif, kızının saçlarını okşadı. Gözlerinde acı yoktu, sadece anlayış vardı. “Biliyorum canım. Ve ona da minnettarım. Sana bu kadar güzel bir hayat verdiği için.” Bir an düşündü. “Sen Ayşe’sin. Ve benim Deniz’imsin. İkisini de olmana izin vereceğim.”

Deniz, gözleri dolarak annesine baktı. Yıllardır süren boşluk, şimdi tatlı bir acıyla doluydu. Yarım kalan gökyüzü, artık tamamlanmaya başlamıştı. Belki de asla tam olarak eskisi gibi olmayacaklardı. Ama yeni bir hikaye yazmaya, yarım kalan gökyüzüne yeni renkler katmaya hazırdılar. Bu, bir başlangıçtı. Acıların, özlemlerin, keşkelerin ortasında, yeniden filizlenen bir umudun başlangıcı. Ve Elif, sonunda, derin bir nefes alıp, “Hoş geldin, kızım,” diye fısıldadı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top