Aile draması
Unutulmuş Bir Nefes
Ayşe, kırklarını devirmiş, yorgun ruhlu bir kadındı. İstanbul’un kalabalık semtlerinden birinde, sokağa bakan küçük çiçekçi dükkanının camından şehrin gri siluetine takılı kalan bakışları, içindeki boşluğu yansıtırdı. Her sabah aynı rutini takip ederdi: kepenkleri açmak, çiçekleri sulamak, rafları düzenlemek. Sanki düzen, içindeki kaosu dizginlemenin tek yoluydu. Ama her yıl, Mayıs ayının on yedisi geldiğinde, o düzen bozulur, acı tüm benliğini sarardı. Bugün o gündü. On beş yıl önce, yedi aylık oğlu Emre’yi bir hastane yangınında kaybetmişti. Bir yangın, bir kargaşa ve ardından gelen kimlik tespiti güçlüğü… Ona sadece küçük, yanmış bir battaniye ve “Emre” yazan metal bir künye kalmıştı. O günden sonra Ayşe’nin hayatı donmuştu. Gülmeyi unutmuş, yaşamayı unutmuştu. Tek yaptığı, hayatta kalmaktı.
Dükkanın kapısı, üzerinde asılı küçük çanı çalarak aralandı. İçeriye, bastonuna tutunarak ağır adımlarla yaşlı bir kadın girdi. Yüzü derin çizgilerle dolu, gözlerinde eskimiş bir keder vardı. “Ayşe kızım, bana unutmabeni çiçeklerinden verir misin?” dedi titrek bir sesle. Melek Teyze’ydi bu. Eskiden aynı mahallede oturan, şimdilerde nadiren uğrayan eski bir hemşire. Ayşe, elindeki makası bırakıp yaşlı kadına döndü. “Tabii Melek Teyze, kaç tane istersin?” diye sordu. Melek Teyze, masadaki mavi çiçeklere dokundu. “Hepsi… sanki her birinde unutulmuş bir şey var gibi.” Gözlerinde garip bir parıltı vardı. Ayşe çiçekleri hazırlarken, Melek Teyze’nin rengi soldu, eli bastonundan kaydı. “Emre… Hastane…” diye mırıldandı yere yığılırken. Ayşe panikle yaşlı kadına yetişti, başını dizlerine koydu. Melek Teyze’nin gözleri yarı aralık, bir an Ayşe’nin gözlerine takıldı. “O yaşıyor… Ben yaptım…” diye fısıltıyla konuştu ve bilincini kaybetti. Ayşe, onun yaşlılığın getirdiği halüsinasyonlar gördüğünü düşünerek önemsemedi. Melek Teyze’yi hastaneye kaldırdılar. Ayşe günlerce merakla arayıp sordu, ancak birkaç hafta sonra acı haber geldi: Melek Teyze vefat etmişti.
Ayşe, Melek Teyze’nin ölümüne üzülmüştü. Onu son gördüğündeki o tuhaf fısıltılar arada aklına gelse de, üzerinde durmuyordu. Ta ki bir gün, kapı tekrar çalınana kadar. Bu kez genç bir kadın, elinde küçük, eski bir ayakkabı kutusuyla gelmişti. “Siz Ayşe Hanım olmalısınız? Melek teyzem, vefat etmeden önce bu kutuyu size vermemi istedi. ‘O çiçekçi kıza ver, o anlar’ dedi,” dedi genç kadın. Ayşe şaşkınlıkla kutuyu aldı. İçinde ne olabilirdi ki?
Dükkan kapanıp ışıklar söndüğünde, Ayşe masasına oturdu. Kutuyu açtı. İçinden çıkan ilk şey, sararmış, kenarları kıvrılmış bir fotoğraf oldu. Fotoğrafta küçük, tombul yanaklı bir bebek, hastane küvezinde uyuyordu. Bebeğin sol omzunda küçük, kahverengi, belirgin bir ben vardı. Ayşe’nin kalbi göğüs kafesini zorladı. Emre’nin de sol omzunda öyle bir ben vardı! Bu fotoğraf Emre’ye aitti. El titremesiyle fotoğrafın arkasını çevirdi. Eski bir el yazısıyla, “Emre, 7 aylık. 20 Mayıs 2008” yazıyordu. Peki ya o 17 Mayıs’ta ölmüştü?
Kutunun dibinde, titrek el yazısıyla yazılmış, kırışık bir mektup daha vardı. Ayşe nefes almadan okumaya başladı. Mektup Melek Hemşire’den geliyordu. Yılların ağırlığıyla ezilmiş bir itirafnameydi bu.
“Ayşe kızım, bu mektubu yazmak için çok uzun bekledim. Allah beni affetsin. O yangın günü, hastane bir cehenneme dönmüştü. Senin komada olduğunu, Emre’nin ise karışıklıkta öldüğünü söylediler. Ama öyle değildi. Ben, Melek, o karmaşada Emre’yi, senin küçük aslanını, sapasağlam buldum. Küvezde tek başına duruyordu. Ama sana ‘ölü’ diye başka bir bebeği gösterdiler. Ben seni çok iyi tanırdım Ayşe kızım, o acıyı kaldıramazdın. Sen o sırada komadaydın, kimsen yoktu. Gözü yaşlı, çocuksuz bir aile vardı, komşum Nermin ve Mehmet çifti… Onlar da yıllardır evlat hasretiyle yanıyorlardı. Ne yaptım biliyor musun? Onlara, ‘sahipsiz bir bebek buldum’ dedim. Onlar da Tanrı’nın bir lütfu sandılar. Emre’ye bakabilirlerdi, ona bir yuva verebilirlerdi. Onu onlara verdim Ayşe kızım. Adını Can koydular. Onu İzmir’e götürdüler. Adreslerini de sana yazıyorum, ‘Deniz Mahallesi, Çınar Sokak No: 12, Nermin ve Mehmet Demirci.’ Yıllarca vicdan azabıyla yaşadım. Ama o mutlu, güzel bir hayat sürdü. Şimdi ölümüm yaklaştı, bari bu sırrı mezara götürmeyeyim. Hakkını helal et, ne olur Ayşe kızım…”
Mektup, Ayşe’nin elinden kayıp masaya düştü. Gözleri yaşla doldu, hıçkırıklar boğazına düğümlendi. Ölmeyen bir oğul, yaşayan bir yara. Hayatında ilk kez umutla, delice bir umutla doluyordu. Emre yaşıyordu! Onun Can’ı yaşıyordu!
Ayşe’nin içindeki ölü topraklar uyanıyordu. Dükkanı geçici olarak kapattı, birikmiş parasını çekti. Nereye gittiğini kimseye söylemedi. Sadece tek bir arkadaşına, Cem’e kısaca İzmir’e gittiğini, önemli bir işi olduğunu belirtti. Cem, Ayşe’nin yıllardır donuk olan yüzünde gördüğü bu yeni ifadeye şaşırmıştı. Ayşe, soluğu İzmir otobüsünde aldı. Yıllar süren keder, şimdi yerini kararlı, adeta bir dedektifinkine benzer bir odaklanmaya bırakmıştı. İzmir’de, Melek Hemşire’nin verdiği adresi bulmak pek zor olmadı. Deniz Mahallesi, Çınar Sokak, No: 12. Gözleri, kalbiyle birlikte hızla çarptı. İşte o evdi. Beyaz boyalı, panjurları deniz mavisi, bahçesinde rengarenk çiçekler açan, bakımlı bir ev.
Ayşe, sokağın köşesindeki bir banka oturdu. Kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibiydi. Uzun, endişeli bekleyişin ardından, kapı açıldı. Evden ilk çıkan, yaşlı bir kadındı. Yüzünde sıcak bir gülümseme, gözlerinde anaç bir ifade vardı. Muhtemelen Nermin’di. Ardından boylu poslu, genç bir adam çıktı. Yirmi yaşlarında gösteriyordu. Esmer tenli, kıvırcık saçlıydı. Gözleri Ayşe’nin kalbini darmadağın eden bir sıcaklıkla parlıyordu. Omzunda bir sırt çantası vardı. Annesine sarıldı, yanağını öptü ve vedalaşarak uzaklaştı. O genç adam… Ayşe, gözleriyle onu takip ederken boğazına bir yumru oturdu. Bu o muydu? Emre’si miydi? Belki de bu evin başka bir evladıydı? Ayşe, kalbinin sesini dinledi. Gözlerini ayırmadan genç adamın sol omzuna baktı. Gömleğinin yakası hafifçe aralanmıştı ve evet… Oradaydı. Küçük, kahverengi ben. Tıpkı fotoğraftaki gibi. Tıpkı Ayşe’nin Emre’sindeki gibi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, ama bu kez kederden değil, umuttan, şaşkınlıktan ve mucizevi bir sevinçten akan gözyaşlarıydı.
Günlerce, haftalarca Ayşe, Can’ı uzaktan izledi. Adının Can olduğunu öğrendi. Mimarlık okuyordu, pırıl pırıl bir gençti. Güldüğünde gözlerinin içi gülüyor, arkadaşlarıyla şakalaşırken hayat doluyordu. Onu izlerken, içindeki anne sevgisi, yıllarca bastırılmış bir sel gibi akıp gidiyordu. Adnan ve Zeynep adını taşıyan, onu büyüten ebeveynleri de gözlemledi. Onlar da Can’a tapıyorlardı. Her hallerinden, bakışlarından, dokunuşlarından bu belliydi. Can, gerçek bir sevgi çemberinde büyümüştü. Ayşe’nin içindeki umut, yerini derin bir ikileme bırakmıştı. Bu genci, bu mutlu aileyi yok etmeye hakkı var mıydı? Kendi acısını dindirmek için, onun hayatını altüst edebilir miydi?
Birkaç gün sonra, Ayşe küçük bir otelde kendine bir oda tuttu ve yakındaki bir butikte part-time iş buldu. Artık uzaktan izlemek yetmiyordu, ona yakın olmak istiyordu. Bir öğleden sonra, butiğin önündeki kaldırımda, “tesadüfen” Can ile karşılaştı. Can, telefonuna bakarken ona çarptı ve elindeki kahve yere döküldü. “Ah, çok özür dilerim!” dedi Can mahcup bir şekilde. Ayşe gülümsedi. “Sorun değil evlat, ben de dalmıştım.” İkisi de aynı anda eğilip dökülen kahvenin kalıntılarını silmeye çalıştı. O an, Ayşe’nin kalbi bin parçaya bölündü. “Evlat…” Bu kelime dudaklarından kendiliğinden dökülmüştü. Can, utangaç bir gülümsemeyle ona baktı. “Zarar görmediğinizden emin misiniz?” diye sordu. Ayşe başını salladı. “İyiyim, teşekkür ederim. Sen acele ediyorsun sanırım?” Can iç çekti. “Mimarlık fakültesinden çıkıp anneme uğrayacaktım, yetişmem lazım.” Ayşe gülümsedi. “Çok sevdiğin bir annen olmalı.” Can’ın yüzü aydınlandı. “Evet, dünyanın en iyi annesi ve babasıdır onlar. Benim için her şeyi yaptılar.” Bu sözler Ayşe’nin boğazını düğümledi.
Birkaç hafta boyunca, Ayşe ve Can’ın yolları ara sıra “tesadüfen” kesişti. Kısa sohbetler ettiler. Ayşe, Can’ın hayatından, hayallerinden, annesiyle babasıyla olan bağından bahsedince, içindeki fırtına daha da büyüdü. Ne yapacaktı? Bu genci bir anneden daha nasıl koparabilirdi? Ya da tam tersi, kendisi oğlundan bir kez daha nasıl vazgeçebilirdi? En sonunda, içinde tuttuğu bu dev sırrı taşıyamayacağını anladı. Bir öğleden sonra, Can’ı butiğe çay içmeye davet etti. “Eski bir tanıdığın hikayesini anlatmak istiyorum sana,” dedi Ayşe, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Can, Ayşe’nin karşısında otururken biraz gergindi. Ayşe, ona kendi hayatından, İstanbul’daki çiçekçi dükkanından, kederli geçmişinden bahsetti. Sonra yavaşça konuyu Emre’ye getirdi. Kayıp bir bebekten, hastane yangınından, bir hemşirenin vicdan azabından bahsetti. Can, dinlerken giderek tedirginleşiyordu. “Ne anlatmak istiyorsun Ayşe Hanım? Bu hikaye benimle mi alakalı?” diye sordu, sesi kısıktı. Ayşe, elindeki çay bardağını masaya bırakıp kutudaki fotoğrafı ve mektubu uzattı. Can fotoğrafa baktı, kaşları çatıldı. Ardından mektubu okumaya başladı. Kelimeler aktıkça yüzündeki ifade donuklaştı, gözleri büyüdü. Mektubun sonunu okuduğunda, yüzü bembeyazdı. Omzundaki bene dokundu. “Bu… Bu doğru olamaz…” diye fısıldadı. “Benim ailem… Annemle babam…”
Ayşe, titreyen bir sesle her şeyi anlattı. Yıllarca süren acısını, Melek Hemşire’nin itirafını, onu buluşunu… Can, Ayşe’yi dinlemedi bile. Sandalyeden fırladı. “Bana yalan mı söylediniz?” diye bağırdı. “Annem ve babam bana yıllarca yalan mı söylediler?” Gözleri ateş saçıyordu. “Benim bir annem ve babam var! Benim bir hayatım var! Siz… Siz benim hayatımı mahvettiniz!”
Can, evi darmaduman ederek koşarak çıktı. Ayşe ise oturduğu yerde kalakalmıştı. Kalbi acıdan parçalanıyordu.
Can, koşarak evine gitti. Kapıyı sertçe çaldı. Adnan Bey ve Zeynep Hanım şaşkınlıkla kapıyı açtılar. Can, elindeki mektubu ve fotoğrafı onlara fırlattı. “Bu ne demek oluyor?!” diye bağırdı. “Benim Emre olduğum doğru mu? Siz bana yıllardır yalan mı söylediniz?” Zeynep Hanım, mektubu okurken yüzü bembeyaz kesildi. Adnan Bey, Can’ın öfkeli haline şaşırmıştı. Mektubu okudukça o da sendeledi. Gözleri yaşla doldu. Zeynep Hanım, hıçkırıklara boğuldu. “Can’ım… Yavrum… Biz… Biz bilmiyorduk böyle olduğunu… Bize sahipsiz bir bebek olduğun söylendi. Bize seni Tanrı’nın bir lütfu olarak verdiler…” Adnan Bey, karısının elini tuttu. “O zamanlar… Çocuk hasretiyle yanıyorduk. Melek Hemşire, seni bize emanet etti. Senin bir annen olduğunu, o an bilemezdi. Seni kendi canımızdan çok sevdik oğlum. Sana bir yuva olmak istedik. Lütfen bizi affet…”
Can’ın dünyası başına yıkılmıştı. Yıllardır inandığı her şey, bir anda yok olmuştu. İki annesi, iki babası vardı ve hiçbiriyle nasıl yüzleşeceğini bilmiyordu. Öfkeyle evden ayrıldı. Birkaç gün, kimseye ulaşamadılar. Can, sahilde, uzaklarda, kafelerde tek başına dolaştı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Tüm hayatının bir yalan üzerine kurulu olması gerçeğiyle başa çıkmaya çalışıyordu.
Ayşe, İzmir’de kalmaya devam etti. Her gün umutsuzluğa düşüyor, sonra yeniden ayağa kalkıyordu. Geri dönmek istemiyordu. Can’ı bulmuştu, şimdi onu kaybetmek Ayşe’yi mahvederdi. Bir akşam, kaldığı otelin önündeki parkta otururken, bir bankta oturan Can’ı gördü. Saçları dağınık, gözleri uykusuzluktan çöküktü. Ayşe yavaşça yanına oturdu. Can, başını kaldırdı, onu görünce irkildi ama konuşmadı. Ayşe, sessizce oturdu. Saatlerce oturdular. Güneş battı, şehir ışıkları yandı.
En sonunda Can, kısıtık bir sesle konuştu. “Senin hikayeni de anlat Ayşe Hanım… Benim hakkımda ne düşünüyordun bunca yıl?” Ayşe, yaşlı gözlerle ona baktı. Yıllarca süren kederini, umudunu, onu arayışını anlattı. Hiçbir kelimeyi esirgemedi. Can, onu dinlerken başını salladı, bir kez olsun Ayşe’nin gözlerine bakmadı. Ayşe, son sözlerini söylerken sesi titriyordu: “Biliyorum, sana büyük bir acı yaşattım. Ama seni bulmak… Benim son umudumdu oğlum. Senden bir şey beklemiyorum. Sadece senin iyi olduğunu bilmek bile bana yeter.”
Can ayağa kalktı. Ayşe’nin kalbi duracak gibi oldu. Gidiyordu. Onu sonsuza dek kaybediyordu. Ama Can durdu. Döndü. Yavaşça Ayşe’ye doğru yürüdü. Ayşe’nin karşısında durdu, gözleri yine doluydu. “Bana yıllarca ‘Can’ dediler. Ben Can’ım. Ama biliyorum… Ben aynı zamanda Emre’yim.” Dedi. Sesi titriyordu. Ayşe’nin elleri havada asılı kaldı, ona dokunmak istiyor, ama cesaret edemiyordu. Can, yavaşça uzandı ve Ayşe’ye sarıldı. Tereddütlü, ama gerçek bir sarılmaydı bu. Yılların hasreti, bir anlığına da olsa o sarılmada eridi. Ne “Anne” dedi, ne de “baba”. Ama bu sarılma, her şeyden daha fazlasını anlatıyordu.
Aylar geçti. Ayşe, İstanbul’daki dükkanını yeniden açtı. Bir gün, dükkanın kapısı açıldı ve içeriye genç bir adam girdi. Elinde tek bir unutmabeni çiçeği vardı. Can’dı bu. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. “Size bir ziyarete geldim Ayşe,” dedi. İlk kez adıyla seslenmişti ona. Ayşe’nin gözleri doldu. Can, çiçeği ona uzattı. “Unutmabeni,” dedi. “Hem bana hem sana.”
Ayşe, çiçeği aldı. Can, ona sarıldı. Bu kez sarılmada daha az tereddüt, daha çok anlayış vardı. Her şey bitmemişti, her şey başlamıştı. İki aileyi, iki hayatı birleştiren zorlu bir yolculuk olacaktı bu. Ama Ayşe biliyordu ki, artık yalnız değildi. Oğlu yaşıyordu. Ve bu, tüm umutları yeniden yeşertmeye yeterdi.
