Aile draması

Yarım Kalan Bir Ay Işığı

8 dakikalık okuma · 1477 kelime

Elif, ressamın son tablosundaki puslu İstanbul silüetine dalmıştı. Boğaz’ın griliği, yağmur sonrası yıkanmış havaya inat, Elif’in ruhundaki yorgunluğun bir yansıması gibiydi. Sanat galerisi loş ışıklarıyla doluydu; fısıltılar, hafif müzik ve ayak sesleri arasında, Elif’in kalbi garip bir sıkışmayla atıyordu. Bu sıkışma, yıllardır süregelen, adını koyamadığı bir boşluğun habercisiydi sanki.

Tam o anda, yanındaki tabloya yönelen genç bir kadını fark etti. Kızıl kahve saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, zarif parmaklarıyla ressamın fırça darbelerini takip ediyordu. Elif’in nefesi kesildi. Kızın sol bileğindeki küçük, hilal şeklinde doğum lekesi, yanaklarından süzülen bir damla gözyaşıyla aynı anda belirdi zihninde. Bu, bir doğum anında, yarım yamalak duyduğu bir hemşirenin fısıltısıydı: “Ne güzel bir leke, tam da bir ay ışığı gibi…”

On yedi yıl önce, Elif on dokuz yaşındaydı. Kasaba dedikodularından kaçıp, kimsesiz bir şehirde, tek başına, erken doğan bir kız bebek dünyaya getirmişti. Bebek zayıftı, minicikti. Birkaç saat sonra, bir hemşire buz gibi bir sesle gelip “Bebeğinizi kaybettik, çok üzgünüz,” demişti. Elif’in dünyası o hastane odasında kararmış, bedeniyle birlikte ruhu da ölüme yatmıştı. Bir annenin doğmamış çocuğu için ördüğü hayaller, acı bir yalanın ardında paramparça olmuştu. Cenazesini görmesine bile izin verilmemiş, “hastane prosedürü” denilerek bir an önce taburcu edilmişti. Şimdi, bunca yıl sonra, o anın her bir detayı, bu genç kadının bileğindeki küçük hilalle canlanmıştı.

“Merhaba,” dedi genç kadın, Elif’in dalgın bakışlarını yakalayarak. Sesi, Elif’in hayal ettiği gibi berraktı, neşeli ama hafif bir hüzünle dolu. “Bu tabloya uzun zamandır bakıyorum. Ne dersiniz, hüzünlü mü umutlu mu?”

Elif’in boğazı düğümlendi. “Hem hüzünlü hem umutlu,” diye fısıldadı nihayet, sesinin titrememesi için büyük çaba sarf ederek. “Tıpkı hayat gibi.”

Kız gülümsedi. “Adım Derya. Sizinkini bağışlar mısınız?”

“Elif.” Elif’in elini uzattı, eli titriyordu. Derya’nın cildi, tahmin ettiği gibi pürüzsüz ve sıcaktı. Elif’in parmakları, sanki bir anlığına Derya’nın bileğindeki lekeye değmek ister gibi hafifçe dokundu. Bu an, Elif için bir rüyanın başlangıcı, bir kabusun sonuydu.

O günden sonra Elif’in hayatı altüst oldu. Derya’yı takip etmeye başladı, adeta saplantılı bir arayışa dönüştü bu durum. Derya’nın gittiği kafeler, okuduğu üniversite, sevdiği kitapçılar… Her yerde, Elif görünmez bir gölge gibi arkasındaydı. Gözlerinin rengi, gülüşü, hatta bir an dalıp giden bakışındaki derinlik bile, Elif’in kalbindeki boşluğu dolduran, aynı zamanda korkunç bir kuşkuyla yoğuran parçalardı.

Elif, yıllarca büyük bir peyzaj mimarlığı ofisinde çalışmış, başarılı olmuş, güçlü bir kadın profili çizmişti. Ancak bu başarının ardında, hiç kimsenin bilmediği, kapanmayan bir yara taşıyordu. Şimdi, bu yara yeniden kanamaya başlamıştı. Eski hastane kayıtlarını, doğum raporlarını bulmak için elindeki tüm bağlantıları kullandı. Özel dedektifler, nüfus müdürlükleri, arşivler… Karşısına her seferinde aşılmaz duvarlar çıktı. O dönemdeki kayıtların çoğu eksikti, bazıları yangın veya sel felaketleri bahanesiyle kayıp gösterilmişti. Ama Elif’in içindeki anne sezgisi, her ret cevabıyla daha da güçleniyordu.

Bir akşam, Elif elinde soğuk bir kahveyle Derya’nın üniversite kampüsünden çıkmasını beklerken, genç kızın annesi olduğunu tahmin ettiği bir kadınla karşılaştı. Canan Hanım. Elif’in yaşlarındaydı, bakımlıydı ve Derya’ya çok benziyordu, ama Elif’in hissettiği o anne kokusu onda yoktu. Derya’nın yanındaki gülüşü samimiydi ama Elif’in içindeki ses “Senin değil!” diye haykırıyordu.

Elif, geçmişin tozlu sayfalarını karıştırdıkça, o dönemin hastane kayıtlarına ulaşması daha da imkansızlaştı. Umudunu yitirmeye başladığı anda, dedektifinden gelen bir telefonla yeniden canlandı. “O dönemde görevli bir hemşire bulduk, Elif Hanım. Ayşe Hanım. Emekli olmuş, küçük bir kasabada yaşıyor.”

Ayşe Hemşire’nin adını duyar duymaz, Elif’in beyninde şimşekler çaktı. İşte oydu! O gece, o buz gibi sesiyle ölüm haberini veren kadın!

Elif, Ayşe Hemşire’nin adresine doğru yola çıktı. İstanbul’un kalabalığından, trafiğinden uzak, Ege’de küçük, şirin bir sahil kasabası. Ayşe Hemşire, bahçesinde begonvillerle uğraşan yaşlı, yorgun bir kadındı. Yüzündeki çizgiler, geçmişin ağırlığını taşıyor gibiydi. Elif, kalbi gümbür gümbür atarak kapıyı çaldı.

“Ayşe Hanım, ben Elif,” dedi. Sesindeki kararlılık, karşısındaki kadının donup kalmasına yetti. “Sizi on yedi yıl öncesinden tanıyorum. O hastanede, o doğumda…”

Ayşe Hemşire’nin yüzündeki renk soldu. Gözlerini kaçırdı. “Ben… anlamadım genç hanım. Çok hasta baktım, hatırlamıyorum.”

“Bir bebeğiniz ölmüştü demiştiniz. Benim bebeğim. Sol bileğinde küçük, hilal şeklinde bir doğum lekesi vardı. Hatırladınız mı?” Elif’in sesi artık titriyordu, gözleri dolmuştu.

Ayşe Hemşire’nin elleri titremeye başladı. Gözleri yaşardı. “İçeri buyurun lütfen,” diye fısıldadı.

Salon loştu, eski eşyalarla doluydu. Ayşe Hemşire, karşısına oturduğu Elif’e uzun uzun baktı, sanki o genç, çaresiz kızı yeniden görür gibi. “Beni affet Elif kızım,” diye hıçkırdı birden. “Beni affet. Ben o gün… o kadar çaresizdin ki. Kimsesiz, parasız, perişan. Bebeğin çok küçüktü, zayıftı. Kendi kendime düşündüm, bu bebek nasıl büyüyecek, nasıl bir hayatı olacak? Tam o sırada, çocuk sahibi olamayan, iyi hali vakti yerinde bir aile vardı hastanede. Çok istiyorlardı. Ben bir anlık gafletle, şeytanın dürtmesiyle…”

Ayşe Hemşire zorlukla konuşuyordu. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. “Bebeğin ölmedi Elif. Onu o aileye verdim. Kimse bilmesin, sen de acı çekme, o bebek de iyi bir hayat sürsün diye düşündüm. Ne kadar büyük bir hata yaptığımı, ne kadar günah işlediğimi şimdi anlıyorum. Yıllarca vicdan azabından uyuyamadım.”

Elif’in dünyası sarsıldı. Duydukları, bir yandan korkunç bir ihanet, diğer yandan mucizevi bir umuttu. Bebeği yaşıyordu! Onun kızı yaşıyordu! Ancak Ayşe Hemşire’nin bu “iyilik” adı altında yaptığı şey, Elif’in hayatından on yedi yılı, on yedi seneyi çalmıştı.

“Adı ne?” diye sordu Elif, sesi buz gibiydi.

“Derya,” diye fısıldadı Ayşe Hemşire. “Adını onlar koydu. Güzel bir kız oldu. Akıllı, zeki. İyi bir ailesi var.”

Elif, Ayşe Hemşire’nin evinden çıkarken ne hissedeceğini bilmiyordu. Öfke mi, sevinç mi, boşluk mu? Belki hepsi birden. Ama artık bir adı vardı, bir hedefi vardı. Derya. Onun kızı.

Birkaç gün sonra, Elif Derya’yı, sık sık gittiği küçük, salaş kafede yakaladı. Derya bir köşede oturmuş, bir kitap okuyordu. Elif, elinde yıllarca sakladığı, tek hatırası olan bir battaniyeyle Derya’nın masasına oturdu. Bu battaniye, bebeği doğduğunda hemşirenin onu sarıp kucağına verdiği o ilk ve tek andan kalmaydı.

“Derya,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Seninle önemli bir şey konuşmam gerekiyor.”

Derya, başını kitaptan kaldırdı, merakla Elif’e baktı. “Evet Elif Hanım? Sizi görünce şaşırdım.”

Elif, battaniyeyi masaya koydu. “Bu battaniye… Benim bebeğime aitti. On yedi yıl önce, bir hastanede, bana bebeğimin öldüğünü söylediler.” Gözleri dolmuştu. “Ama ölmemiş. Yaşıyormuş. Onu başka bir aileye vermişler.”

Derya’nın yüzündeki ifade değişti. Merak, yerini şaşkınlığa, sonra bir korkuya bıraktı. “Ne… Ne demek istiyorsunuz Elif Hanım?”

“Sen… Sen benim kızımsın Derya,” diye fısıldadı Elif, zar zor. “Sol bileğindeki o hilal şeklindeki doğum lekesi… Tıpkı o günkü gibi.”

Derya’nın gözleri genişledi. Oturduğu sandalyede geriye doğru kaydı. “Bu mümkün değil! Benim bir ailem var. Canan ve Murat benim annem babam!”

“Biliyorum,” dedi Elif. “Onlar seni büyüttüler, sevdiler. Ama ben… Ben de senin annenim. Seni on yedi yıldır arıyorum, her anını hayal ederek yaşadım.”

Elif, Ayşe Hemşire’den aldığı tüm bilgileri, hastane kayıtlarını (bulabildiği kadarını), dedektifin raporlarını tek tek anlattı. Derya, duydukları karşısında şok olmuştu. Yüzündeki renk soldu, gözlerinde derin bir acı belirdi. “Bu bir şaka olmalı,” diye fısıldadı. “Bu imkansız.”

Derya, kafeden koşarak uzaklaştı. Elif arkasından bakakaldı. Bu kavuşma, sandığından çok daha zor olacaktı.

Haftalar geçti. Derya ortadan kaybolmuş gibiydi. Telefonlarına çıkmıyor, üniversiteye gitmiyordu. Elif, her geçen gün daha da endişeleniyordu. Sonunda, Derya’nın adoptive annesi Canan Hanım’a ulaştı. Canan Hanım, Elif’in anlattıklarını dinlerken önce şok geçirdi, sonra hıçkırıklara boğuldu. Onlar, Derya’nın biyolojik annesinin, genç ve bekar bir kadın olduğunu, bebeği istemediği için evlatlık verdiğini biliyorlardı. Bebeğin “ölü” denildiği yalanından haberleri yoktu. Onlar da kurban durumundaydı bir bakıma.

Bir öğleden sonra, Elif’in telefonu çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı.
“Elif Hanım,” dedi ince bir ses. Derya’ydı.
Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. “Derya! İyi misin?”

“İyiyim,” dedi Derya, sesi yorgun ama kararlıydı. “Konuşmamız gerekiyor. Nerede buluşalım?”

Kavuşma, Boğaz’ın kenarında, sessiz bir çay bahçesinde gerçekleşti. Gökyüzü griydi ama yağmur yağmıyordu. Elif ve Derya, karşı karşıya oturdular. Aralarında yılların, acıların, yalanların ördüğü görünmez bir duvar vardı.

“Zor,” dedi Derya, ilk kez gözlerini Elif’in gözlerine dikerek. “Her şey çok zor. Sanki bir anda ikiye bölündüm. Bir yanım size öfkeli, neden şimdi? Diğer yanım… diğer yanım da bu boşluğun nedenini şimdi anlıyor.”

Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben de öfkeliyim Derya. On yedi yıl boyunca senden habersiz yaşadım. Ama seni hiç unutmadım. Her gün, her an seni düşündüm. Seni kaybettiğimi sandım ama içimde hep bir umut vardı.”

Derya, masadaki battaniyeye uzandı. Minik, sararmış battaniyeyi parmaklarının arasında gezdirdi. “Annem… Canan annem, o da çok üzgün. Beni çok sevdiğini, hayatında en büyük armağan olduğumu söyledi. Ben de onları seviyorum.”

“Biliyorum,” dedi Elif. “Onlar senin ailen. Kimse bunu değiştiremez. Ben de… ben sadece senin bir parçan olmak istiyorum. Seni tanımak, seninle geçen on yedi yılımı bir nebze de olsa telafi etmek istiyorum. Anneliğin farklı biçimleri var Derya. Ben senin biyolojik annenim. Ve seni tarifsiz seviyorum.”

Sessizlik çöktü. Boğaz’ın dalgaları hafifçe kıyıya vuruyordu. Bu iki kadın, iki yabancı, ama aynı zamanda on yedi yıllık bir bağla birbirine düğümlenmiş iki ruh, birbirine baktılar. Derya’nın gözlerinde hala acı ve karmaşa vardı, ama aynı zamanda yeni bir merak, yeni bir başlangıcın ilk ışıkları da beliriyordu.

“Bu battaniye,” dedi Derya, battaniyeyi Elif’e uzatarak. “Bunu bana sarar mısın?”

Elif’in kalbi sevinçle doldu. Yavaşça uzandı, battaniyeyi aldı. Titreyen elleriyle Derya’nın omuzlarına koydu, sonra hafifçe genç kadına sarıldı. Uzun yıllar sonra, ilk kez, kollarında kızının sıcaklığını hissetti. Bu, mükemmel bir kavuşma değildi. Yaralar derindi, zaman geri gelmezdi. Ama bu, bir başlangıçtı. Yarım kalmış bir ay ışığı, yeniden parlamaya başlıyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top