Aile Dramı

Hayatın İkinci Perdesi

9 dakikalık okuma · 1730 kelime

Elif, Barış’ın mezar taşına dokunduğunda parmak uçlarından yayılan soğukluk, ruhundaki buz kesen boşluğun elle tutulur bir kanıtıydı. Toprağın kokusu, yağmurla yıkanmış taze yeşilliklerin kokusuyla karışıyor, ama burnuna gelen tek koku kederdi. Bir ay olmuştu. Sadece bir ay. Otuz yedi yıllık hayatının yirmi yılı Barış’la geçmişti. İlk gençlik aşkı, üniversite arkadaşı, eşi, kızı Defne’nin babası… Şimdi bir avuç toprağın altında sessizce yatıyordu.

Yanında dikilen gölgeyi hissettiğinde dönmedi. Can’dı. Barış’ın çocukluk arkadaşı, neredeyse kardeşi. Cenazeden beri Elif’in yanından ayrılmayan, sessiz, güçlü destekçisi. Can’ın varlığı bir yandan huzur veriyor, diğer yandan tarifsiz bir ağırlık yaratıyordu. Barış’ın en yakın iki insanı, şimdi onun yokluğunda, her şeye rağmen bir aradaydı.

“Hava soğuk Elif,” dedi Can’ın sesi, boğuk ve hüzünlü. “Üşüyorsun.”

Elif omuz silkti. Üşümek, artık bedeninin bir parçasıydı. Hayatın sıcaklığı, Barış’la birlikte toprağa karışmış gibiydi. “Önemi yok.”

Can, Elif’in omzuna hafifçe dokundu. Bu dokunuş, acının buzunu çözmek yerine, daha derin bir şeye, adını koyamadığı bir gerginliğe yol açtı. Elif o an fark etti, Can’ın ona her dokunuşu, her bakışı artık farklıydı. Barış varken hissetmediği, hissetmemesi gereken bir elektrik vardı aralarında. Bu düşünce, suçluluk duygusunun zehirli bir sarmaşık gibi ruhuna dolanmasına neden oldu. Nasıl düşünebilirdi ki böyle bir şeyi? Barış daha yeni gitmişti.

Sonraki haftalar, bir sis perdesinin arkasından geçiyordu. Can, Elif’in hayatının her köşesindeydi. Barış’ın işlerini düzenlemesine yardım etti, Defne’yle zaman geçirdi, Elif’in bir lokma yemek yediğinden, bir damla su içtiğinden emin oldu. Onunla birlikte oturduğu sessiz akşamlar, Can’ın Barış hakkında anlattığı anılarla doluydu. Kimi zaman güldürüyor, kimi zaman daha da hüzünlendiriyordu bu anılar. Elif, bu anıları dinlerken Can’ın gözlerinde kendi acısının yansımasını değil, başka bir şeyi görüyordu. Gizli bir bakış, uzun süren bir temas, fazladan bir anlık duraksama. Sanki Can, Barış’ın kaybıyla birlikte, zincirlerinden boşanmış yeni bir dünyanın eşiğindeydi. Ya da Elif, kederin çarpıttığı zihniyle her şeyi yanlış yorumluyordu.

Bir akşam, Defne uyuduktan sonra, Elif ve Can salonda oturuyorlardı. Loş ışıkta, şömineden yayılan cılız ateşe bakıyorlardı. Can, Barış’ın gençlik yıllarındaki çılgınlıklarını anlatıyordu. “Bir kere,” diye başladı Can, “Barış, seninle tanıştığı ilk gün, ‘İşte bu!’ dedi bana. Hayatında ilk defa bu kadar emin bir ses tonu duymuştum ondan.”

Elif gülümsedi, acı bir gülümseme. “Onu ne kadar da çok sevmiştim.”

Can’ın sesi aniden alçaldı. “Hepimiz sevdik onu Elif. Çok sevdik.” Bakışları Elif’in yüzünde, gözlerinde gezindi. “Ama sen… sen çok farklı sevdin.”

Sessizlik çöktü. O an, havada asılı kalan kelimeler, itiraflar kadar ağırdı. Elif, Can’ın bakışlarında yanan ateşi hissetti. Bu, sadece bir dostun gözlerinde parlayan acıma ya da hüzün değildi. Bu, bir erkeğin bir kadına baktığı bakıştı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Suçluluk, korku, ve hayır demeye çalıştığı o küçük, tiksindirici merak…

“Can,” dedi Elif, sesi titreyerek. “Ne yapıyorsun?”

Can yerinden kalktı, Elif’in yanına oturdu. Aralarındaki mesafe azaldı. Elif’in nefesi kesildi. Can’ın elini uzattığını, parmaklarının Elif’in yanağına değdiğini hissetti. Dokunuşu nazik ama kararlıydı. “Sana bakıyorum Elif,” dedi fısıltıyla. “Ve görüyorum… görüyorum ki sen de yavaş yavaş benim gördüğümü görüyorsun.”

Elif başını Can’ın elinden çekti. “Hayır. Bu olmaz Can. Bu… Barış’a ihanet olur.”

Can’ın yüzünde bir acı belirdi. “Biliyorum. Ama kalbe söz geçmiyor Elif. Barış’ı kaybettikten sonra, seninle geçirdiğim her an… Sanki o boşluğu doldurmaya çalışır gibiydim. Ama fark ettim ki, bu bir boşluk doldurma değil. Bu… Bu bir başlangıç.”

Elif ayağa fırladı. “Sen delirdin mi? Barış daha yeni öldü! Bu nasıl bir saygısızlık? Nasıl böyle bir şeyi düşünebilirsin?” Gözlerinden yaşlar boşandı. Bu, Can’a olan kızgınlığı mıydı, kendine olan mı, yoksa Barış’ın yokluğunun getirdiği buhranın bir dışavurumu muydu, bilemiyordu.

Can da ayağa kalktı. Yüzünde pişmanlık vardı, ama bakışlarında kararlılık. “Belki. Ama bu bir gerçek Elif. Ne kadar inkar etsek de, ne kadar saklasak da… Aramızda bir şey var.”

Elif, o gece Can’ı evden gönderdi. Günlerce telefonlarına cevap vermedi, mesajlarına bakmadı. Kendini eve kapattı, Defne’yle ilgilendi, Barış’ın eşyalarını düzenlemeye çalıştı. Ama Can’ın sözleri, beyninin içinde yankılanıyordu. Ve daha da kötüsü, kalbinin derinliklerinde, o sözlerin bir yankısını bulduğunu inkar edemiyordu. Can’ın dokunuşu, sıcaklığı, bakışlarındaki samimiyet… Yas tutan bir kadının kırılganlığını sömürüyor muydu, yoksa gerçekten mi hissediyordu? En önemlisi, Elif ne hissediyordu?

Bir hafta sonra, Elif dayanamadı. Barış’ın ona aldığı, bahçede duran küçük bir saksı çiçeği kurumaya başlamıştı. Çiçeklerin dilinden hiç anlamazdı. Barış’la tanıştığı gün, ona beyaz bir gül hediye etmişti. Barış hep bahçeyle ilgilenirdi. Bu çiçek, sanki Barış’ın mirasının bir parçasıydı. Ve Elif, onu da kaybetmek istemiyordu. Arayabileceği tek kişi Can’dı. Can, çiçekleri severdi.

Telefonu eline aldığında eli titriyordu. Can, ilk çalışta açtı. Sesi, sanki aylardır bekliyormuş gibiydi. “Elif.”

“Can,” dedi Elif, sesi kısıktı. “Şey… Bahçedeki çiçeğe bakabilir misin? Kuruyor gibi…”

Can bir an sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes aldı. “Geliyorum.”

Yarım saat sonra Can kapıdaydı. Yüzünde derin yorgunluk izleri vardı. İçeri girdiğinde, ikisi de birbirine bakmakta zorlandı. Sanki bir ay önce mezarlıkta dokunan elleri, bir hafta önce salonda değen dudakları değil de, yılların sırrını taşıyan iki yabancı gibiydiler.

Can, bahçeye gitti, çiçeği inceledi. “Fazla su vermişsin Elif,” dedi. “Bir de güneşe ihtiyacı var.” Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Barış hep derdi, ‘Elif’in tek kusuru, çiçekleri boğarak sevmesi.’”

Elif gülümsedi, bu sefer gerçek bir gülümseme. Barış’ın sesi sanki kulaklarındaydı. “Evet, o hep böyle derdi.”

O gün, yeniden konuşmaya başladılar. Önce havadan sudan, sonra Barış’tan, sonra hayatın getirdiği zorluklardan. Can, Barış’ın hatırasına saygı duyduğunu, Elif’in acısına ortak olduğunu dile getirdi. Ama bakışları, o bakışlar… O bakışlar bir gerçeği fısıldıyordu: Barış yoktu, ama hayat devam ediyordu. Ve o hayatın içinde, onlar vardı.

Günler, haftaları kovaladı. Can, Elif ve Defne’nin hayatında yeniden yerini almıştı, ama bu sefer farklı bir şekilde. Artık sadece Barış’ın arkadaşı değildi. Elif’e bir sırdaş, bir yoldaş, bazen de bir kaçamak bakışın sahibiydi. Bu durum, Elif’i içten içe kemiriyordu. Her ne kadar Can’ın varlığı ona iyi gelse de, bu ilişkinin adını koyamaması, bu hislerin Barış’a ihanet olduğu düşüncesi onu delirtiyordu.

Bir akşam, Barış’ın evraklarını düzenlerken, Elif eski bir defter buldu. Barış’ın üniversite yıllarından kalma, üzeri tozlu, yıpranmış bir defterdi. İçini karıştırmaya başladı. Anılar, notlar, eskizler… Sayfaların birinde, Barış’ın el yazısıyla yazılmış, dikkatini çeken bir not vardı. Bir şiir değildi, bir günlük girişiydi. Tarih, yaklaşık on beş yıl öncesiydi. Evlenmelerinden kısa bir süre sonrası.

*“Can… Bugün onunla konuştum. Elif’e olan bakışlarındaki o koru görmediğimi sanmasın. Aptal değilim. O da insan. Kimse benim sevdiğim kadına bakarken o ateşi taşıyamaz ve ben bunu fark etmem. Ama biliyorum ki Can, asla bir sınır tanımaz. Kendini paralar, ama asla Elif’e karşı uygunsuz bir şey yapmaz. Çünkü o benim kardeşim. Ve biliyorum ki Elif de… Elif de bana sadık. Bu yüzden gülüyorum. Hayatın ironisi işte. En yakın arkadaşın, eşine… Ne olursa olsun, Elif benim. Ve ben ona güveniyorum. Can’a da. Bu ikisi, kalbimdeki iki ayrı oda gibi. Birbirlerine dokunamazlar. Umarım yanılmıyorumdur.”*

Elif’in elindeki defter yere düştü. Okudukları, zihninde bir şok dalgası yaratmıştı. Barış… Barış, Can’ın ona karşı olan hislerini biliyor muydu? Ya da en azından sezmiş miydi? Ve daha da önemlisi, bu durumu nasıl karşılamıştı? Satırların sonundaki “Umarım yanılmıyorumdur” cümlesi, bir endişe miydi, yoksa bir kabulleniş mi? Elif’in hissettiği suçluluk duygusu, bir anda karmaşık bir hal aldı. Barış’ın, bu ihtimalin farkında olması, Elif’in üzerindeki “ihanet” yükünü hafifletiyor muydu, yoksa daha da ağırlaştırıyor muydu? Sanki Barış, gökyüzünden onları izliyor, sessizce yargılıyordu. Ya da tam tersi, bir tür onay veriyordu, belki de bir veda armağanı olarak.

O gece, Elif uyuyamadı. Barış’ın defterindeki sözler beyninde dönüp duruyordu. Can’ın gözlerindeki o ateşi Barış da görmüş müydü? Ve eğer görmüşse, neden hiç konuşmamışlardı bu konuda? Barış’ın sevgisi bu kadar mı büyüktü, bu kadar mı rahattı ki böyle bir durumu kabullenmişti? Yoksa sadece görmezden mi gelmişti?

Ertesi gün Can geldiğinde, Elif tereddüt etmeden defteri ona uzattı. “Bunu buldum,” dedi, sesi boğuk. “Sanırım okumalısın.”

Can, defteri aldı, sayfayı buldu ve okudu. Yüzündeki ifade, önce şaşkınlık, sonra derin bir hüzün ve en sonunda karmaşık bir pişmanlık halini aldı. Gözleri doldu. “Barış… biliyordu,” diye fısıldadı. “Her şeyi biliyordu.”

“Ne her şeyi?” diye sordu Elif. “Senin bana olan hislerini mi? Yoksa benim… benim de sana karşı hissetmeye başladığım şeyi mi?” Bu cümleyi yüksek sesle söylemek, acı verici bir dürüstlüktü.

Can, Elif’e baktı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Ben… yıllarca Barış’ın gölgesinde yaşadım Elif. Onun en iyi arkadaşı olmakla yetindim. Sana karşı hissettiklerimi mezara götüreceğime yemin etmiştim. Ama o gittikten sonra… her şey değişti. Senin o boşluğunda, o kederinde, ben kendimi buldum. Seni korumak, kollamak istedim. Ve bu isteğim, bir süre sonra daha farklı bir şeye dönüştü.”

“Peki Barış?” dedi Elif. “O ne düşünürdü şimdi? Bu satırlar ne anlama geliyor?”

Can derin bir nefes aldı. “Bence… Barış, bizi tanıyordu Elif. Seni ne kadar çok sevdiğimi ve senin ne kadar sadık olduğunu biliyordu. Belki de bu yüzden, hayatın ona bir oyun oynayabileceğini, hatta belki de bunu bir gün kabullenmek zorunda kalabileceğini düşünüyordu. ‘Umarım yanılmıyorumdur’ cümlesi… O belki de bizim için, onun yokluğunda, bir tür çıkış yolu bırakmıştı.”

Bu, ağır bir düşünceydi. Barış’ın onları bir şekilde “onayladığı” fikri, hem bir rahatlama hem de daha büyük bir yükümlülük getiriyordu. Eğer Barış gerçekten böyle hissetmişse, onların bu “yasak aşkı”na nasıl bakardı? Gurur duyar mıydı, yoksa hayal kırıklığına mı uğrardı?

Elif ve Can, uzun bir süre sustular. O defter, Barış’ın son mirası gibiydi. Onlara bir yük bırakmış, ama aynı zamanda bir kapı da aralamıştı.

“Ne yapacağız Can?” diye fısıldadı Elif.

Can’ın eli, Elif’in eline uzandı. Bu sefer tereddüt yoktu. “Bilmiyorum Elif. Ama bildiğim tek şey var. Ben seni seviyorum. Ve sen… sen de bana karşı boş değilsin. Barış’ın hatırası aramızda hep olacak. Ama o hatıra, bizi yaşamaktan alıkoymamalı.”

Elif gözlerini yumdu. Barış’ın sesi kulaklarında çınladı. “Elif’in tek kusuru, çiçekleri boğarak sevmesi.” Hayır, Elif, çiçekleri boğmak istemiyordu. Onları yaşatmak istiyordu. Ve şimdi, o çiçeğin adı Can’dı.

Birkaç ay sonra.
Elif, Can’la birlikte Defne’nin okuldan çıkmasını bekliyordu. Defne, Can’ın elini tutmuş, neşeyle bir şeyler anlatıyordu. Can, gülümseyerek onu dinliyordu. Uzaktan bakan biri, onları normal bir aile zannedebilirdi.

Ama Elif biliyordu ki, onların hikayesi normal değildi. Barış’ın mezar taşı, onların aşkının temelinde duruyordu. Toplum, arkadaşlar, belki de bazı aile üyeleri tarafından asla tam olarak kabul görmeyecek bir aşk. Gözlerden uzak, fısıltılarla dolu, ama aynı zamanda derin, samimi ve gerçek.

Can döndü, Elif’e baktı. Gözlerinde hüzünlü bir sevgi, bir anlayış ve sonsuz bir vefa vardı. O vefa, sadece Elif’e değil, Barış’a da duyduğu bir vefaydı. Barış’ın hatırası, artık bir duvar değil, onları birbirine bağlayan, ama aynı zamanda sürekli hatırlatan bir köprüydü.

Elif gülümsedi. Bu sefer, gülümsemesi ne acı ne de suçluluk doluydu. Kederin ve sevginin, kaybın ve kazanımın iç içe geçtiği, karmaşık bir gülümsemeydi. Hayatın ikinci perdesi açılmıştı. Ve bu perde, her ne kadar Barış’ın gölgesiyle çevrili olsa da, Can’la birlikte, kendi renklerini bulmaya başlamıştı. Hikayeleri henüz bitmemişti. Belki de asla bitmeyecekti, sadece değişecekti. Ve bu değişiklik, zorlu olduğu kadar, insan olmanın en acımasız ve en güzel gerçeğiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top