aile dramı

Korkunç Bir Fısıltı

8 dakikalık okuma · 1255 kelime

Telefon ekranında beliren o mesaj, Elif’in yıllardır inşa ettiği dünyanın temellerini sarsan bir depremin ilk habercisiydi. O ana kadar hayatı, özenle döşenmiş, her detayı düşünülmüş, kusursuz bir ev gibiydi. Mert, başarılı bir mimardı, Defne ise on yaşında, neşeli, pırıl pırıl bir kız çocuğu. Elif, kendisi de küçük bir butiğin sahibi olarak işini severek yapıyor, ama asıl tutkusu ailesi, eviydi. Her şey olması gerektiği gibiydi, hatta daha fazlası. Ta ki Mert’in gözlerindeki o belli belirsiz yabancılaşmayı fark edene kadar.

İlk başlarda, Mert’in iş yoğunluğuna yordu. Akşam yemeklerinde azalan sohbetler, hafta sonu planlarına karşı isteksizlik, yatmadan önce sarılmaların mekanikleşmesi… Hepsinin mantıklı bir açıklaması vardı Elif için. Yeni bir proje, şirketin büyüme sancıları, ekonomik belirsizlikler… Ama içindeki o ince sızı, zamanla keskin bir acıya dönüştü. Mert artık telefonunu masada bırakmıyor, banyoya bile götürüyordu. Geceleri uykusu hafifti, Elif’in en ufak bir hareketinde hemen uyanıp telefonunu kontrol ediyordu sanki bir şeyleri saklamak ister gibi. Elif bu değişimleri sorguladığında, Mert hep aynı soğuk, mesafeli cevabı veriyordu: “Çok yorgunum Elif, biraz anlayışlı ol.” Anlayışlı olmak… Elif’in en iyi bildiği şeydi bu. Yıllarca Mert’in her kararına, her isteğine anlayış göstermişti. Şimdi ise anlayışının sınırları zorlanıyordu.

Bu arada, hayatlarına yeni bir soluk, aynı zamanda da yeni bir soru işareti girmişti: Hande. Elif’in yıllardır görmediği, İzmir’den yeni taşınan, yirmili yaşlarının başında, pırıl pırıl kuzeni. Hande’nin mimarlık eğitimi aldığını duyunca, Mert’in şirketinde bir staj ayarlaması için Elif ısrar etmişti. Mert önce gönülsüz gibi görünse de, sonra “Pekala, tanıdık bir yüz olması fena olmaz,” diyerek kabul etmişti. Hande, enerjisiyle, neşesiyle Elif’in de Defne’nin de hoşuna gitmişti. Genç kız, Elif’in butiğinde de yardım ediyor, Defne’ye derslerinde destek oluyor, zaman zaman onlarla yaşıyordu. Elif, Hande’ye bir abla gibi kol kanat germişti. Ama bazen, Hande’nin Mert’e bakışlarında yakaladığı o anlık parıltılar, Elif’in içindeki huzursuzluğu artırıyordu. “Genç kızın hayranlığıdır” deyip geçiyordu, kendini avutuyordu. Ne de olsa Hande, kendi kanından, canından bir parçaydı.

Bir öğleden sonra, Elif butikten eve döndüğünde, Mert’in çalışma odasından gelen sesleri duydu. Kapı aralıktı. İçeride Mert ve Hande vardı, bir mimari çizim üzerinde çalışıyorlardı. Elif, onların uyumlu hallerine gülümsedi. Derken, Hande kahkahalarla güldü ve Mert’in omzuna dokundu. Mert’in yüzündeki ifade, Elif’e yıllardır göstermediği bir yumuşaklıktaydı. O an, Elif’in kalbine buz gibi bir iğne saplandı. Ne olduğunu anlayamadan, kapıyı kapatıp mutfağa geçti. Gözleri dolmuştu, ama neye ağladığını tam olarak bilmiyordu. Sadece… canı yanıyordu.

Şüpheler, bir virüs gibi yavaşça Elif’in zihnine yayıldı. Mert’in sık sık geç gelmeleri, Hande’nin de aynı günlerde şirkette fazladan kaldığını söylemesiyle birleşince, Elif’in aklında korkunç senaryolar belirmeye başladı. Kendini suçlu hissediyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordu. Kendi kuzeni ve kocası… Bu, akıl almaz bir şeydi.

Bir akşam, Defne’nin okuldan aldığı bir ödev için Mert’in tabletine ihtiyacı oldu. Mert duşta olduğu için Elif, tableti almak için çalışma odasına girdi. Tableti açtığında, Mert’in açık bıraktığı bir mesajlaşma uygulamasını fark etti. “H” harfiyle başlayan bir sohbet. “Bu akşam çok güzeldin. Yarınki sunumdan sonra küçük bir kutlama hak etmedik mi?” yazıyordu. Elif’in kanı çekildi. Kalbi boğazında atıyordu. Kimdi bu H? Mert’in yeni bir iş arkadaşı mıydı? Yoksa… Aklı Hande’ye gitti. Elif titreyen elleriyle mesajı okumaya devam etti. Cevap Mert’ten gelmişti: “Seninle her an kutlamaya değer, Hande’m.”

Dünya, Elif’in ayaklarının altından kayıp gitmişti. Hande’m… Mert’in bir zamanlar sadece ona söylediği o şefkatli kelime, şimdi Hande’nin adıyla birleşmiş, Elif’in ruhunu paramparça ediyordu. Bir yandan inanamıyor, bir yandan da tüm parçalar yerine oturuyordu. Mert’in mesafeli hali, Hande’nin bazen kaçamak bakışları, hatta Mert’in ona aldığı o pahalı bileklik… Elif, bilekliğin Hande’nin üzerinde parladığını ilk gördüğünde, kuzeninin başarılı stajının ödülü olduğunu düşünmüştü. Şimdi ise anlamı tamamen değişmişti.

Elif, tableti hızla yerine koydu ve mutfağa koştu. Musluğu açıp yüzünü defalarca yıkadı, sanki üzerindeki bu iğrenç gerçeği temizleyebilecek gibiydi. Ama koku, gözlerinin önündeki görüntüler ve o kelime, “Hande’m,” beynine kazınmıştı. Bir ihanet. Hem de iki yönlü. Kocası ve kuzeni… En yakınındaki iki insan, onun hayatını en acımasız şekilde baltalamıştı.

Mert duştan çıktığında Elif’in yüzündeki tuhaf ifadeyi fark etti. “Bir şey mi oldu Elif?” diye sordu, sesi her zamanki gibi sakindi. Elif başını iki yana salladı. Henüz değil. Bu gerçeği sindirmeli, ne yapacağına karar vermeliydi. Bu bir intikam değildi, bir yıkım da değildi. Bu, Elif’in onuru ve Defne’nin geleceğiyle ilgiliydi.

Günler, Elif için işkenceye dönüştü. Mert’in her dokunuşu, her sözü sahte geliyordu. Hande’nin her neşeli kahkahası, Elif’in kulağında bir çığlığa dönüşüyordu. Defne’nin yüzüne baktıkça, bu yalanı daha ne kadar sürdürebileceğini düşünüyordu. Kızının gözlerindeki masumiyet, Elif’e güç veriyor, ama aynı zamanda çaresiz bırakıyordu.

Bir cumartesi sabahı, Mert, “Şirketle önemli bir sunumumuz var, hafta sonu da olsa çalışmam gerekiyor,” diyerek evden çıktı. Elif, ne yaptığını bilmeden, içgüdüsel olarak Mert’i takip etmeye karar verdi. Şirketin otoparkına park edip beklemeye başladı. Çok geçmeden, Hande de arabasıyla geldi. İkisi asansöre binmeden önce kısa bir an durup birbirlerine gülümsediler. Bu masum bir gülümseme değildi. Aralarında, Elif’i dışarıda bırakan, görünmez bir bağ vardı.

Elif’in içindeki tüm öfke, tüm acı bir anda yüzeye çıktı. Telefonunu çıkarıp Hande’yi aradı. Hande, Elif’in aramasını görünce şaşırmış gibi davrandı ve asansörün içinde açtı telefonu.
“Elif abla, bir sorun mu var?”
Elif’in sesi buz gibiydi. “Mert ile şirkette ne işiniz var bu cumartesi Hande?”
Hande’nin sesi önce titredi, sonra yapmacık bir neşeyle cevap verdi: “Abla, ne işi olacak? Birlikte sunum için çalışıyoruz tabii ki. Senin de bildiğin gibi, çok yoğun bu aralar.”
“Öyle mi?” dedi Elif. “Peki o zaman, neden bana bakmadan Mert’in dudaklarına yapıştın Hande? Sunumun bir parçası mıydı o?”

Asansörün cam kapısının hemen ardında, Hande’nin yüzündeki o şaşkınlık ifadesi, ardından hızla solan renk, Elif’in tüm şüphelerini doğruladı. Mert de kapalı asansörün içinde dönüp Hande’ye bakmıştı. İkisi de Elif’in onları gördüğünü anlamış, kapana kısılmışlardı. Elif’in kalbi, bir savaş davulu gibi gümbürdüyordu. Gözlerini Hande’den ayırmadı, ta ki asansör kapıları kapanana kadar. O an, Elif’in içindeki son umut kırıntısı da eriyip gitmişti.

Elif, eve döndüğünde, Mert’i beklemeye başladı. İçinde garip bir dinginlik vardı. Ağlamak yoktu, bağırmak yoktu. Sadece bir karar vardı. Mert eve geldiğinde, Elif salonda koltukta oturmuş, Defne’nin resim defterini inceliyordu. Kapı sesini duyunca başını kaldırdı. Mert’in yüzü solgundu, gözleri kaçaktı.
“Elif, ben açıklayabilirim…” diye kekeledi Mert.
“Neyi Mert?” dedi Elif, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Hafta sonu mesainin ne kadar verimli olduğunu mu? Yoksa kuzenimle olan ‘iş ortaklığının’ derinliğini mi?”

Mert dizlerinin üzerine çökmüş gibi duruyordu. “Elif, lütfen… çok pişmanım. Her şey bir anlık hataydı. Yemin ederim, bir daha asla…”
Elif gülümsedi, ama gözleri buz gibiydi. “Bir anlık hata mı? Aylardır süren bir yalan silsilesi, bir anlık hata olabilir mi Mert? Peki ya Hande? O da bir anlık hata mıydı? Evimi, ailemi, güvenimi paramparça eden o korkunç fısıltı, bir hata mıydı?”

Mert başını eğdi. “O… o benim işimde çok yardımcı oldu. Seninle sorunlarımız vardı. Yorgundum, yalnızdım…”
Elif kahkaha attı, bu bir sevinç kahkahası değil, acının ta kendisiydi. “Sorunlarımız mı vardı? Evet, senin benimle sorunların vardı Mert. Benim seninle tek sorunum, sana körü körüne güvenmemdi. Yorgun muydun? Ben de yorgundum. Ama ben senin yorgunluktan şüphelenirken, sen benim yanı başımda, bir başkasına sığınıyordun.”

Elif ayağa kalktı. Yüzündeki ifade, Mert’in hayatı boyunca hiç görmediği bir kararlılıktaydı. “Bu evde herkes hak ettiği şeyi alacak Mert. Ben, kendime olan saygımı geri alacağım. Defne, huzurlu bir hayatı hak ediyor. Ve sen… sen de yaptıklarının bedelini ödeyeceksin.”

Elif odasına döndü. Valizini açtı. İçine Defne’nin en sevdiği oyuncakları, birkaç giysisini ve kendisi için gerekli olanları koydu. Kapıyı kapattığında, Mert hala salonda, şaşkınlık ve pişmanlıkla donmuş bir şekilde duruyordu. Elif’in gözleri, pencereden dışarıdaki gökyüzüne takıldı. Kararmaya başlamıştı. Ama Elif’in içindeki karanlık dağılmaya başlamıştı bile. Kızının odasına girdi. Defne uyuyordu, melekler gibi. Yanağına bir öpücük kondurdu. “Artık her şey daha iyi olacak meleğim,” diye fısıldadı. Elif, bu ihanetin kendisini yıkmasına izin vermeyecekti. Aksine, bu fısıltı, onun uyanışının başlangıcı olacaktı. Hayatının yeniden inşası, tam da bu enkazın üzerinden başlayacaktı. Tek başına, ama daha güçlü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top