Romantik Dram

Görünmez Duvarlar

8 dakikalık okuma · 1604 kelime

Elif, İstanbul Üniversitesi’nin oymalı kapısından her girdiğinde, mermer merdivenlerin soğuk ihtişamının kendi içindeki yorgunlukla keskin bir tezat oluşturduğunu hissederdi. Sabahın erken saatlerindeki derslerden önce, çoğu öğrencinin henüz yatağından kalkmadığı saatlerde, şehrin bir ucundan gelmiş, bir kafede vardiyasını tamamlamış olarak, uykusuzluğun ağırlığına rağmen zihnini açık tutmaya çalışırdı. Bugün de farklı değildi. Kütüphanenin en arka köşesindeki masasına, eski ama güvenilir dizüstü bilgisayarını kurarken, yanaklarında hafif bir kızarıklık vardı; ne utançtan ne de heyecandan, sadece gece vardiyasının bıraktığı sönük bir ateşti bu.

Kafasını ders notlarına gömdüğü sırada, yan masadaki sandalye çekildi. Kaldırmadı başını. Üniversite kalabalıktı, yeni gelenler de normaldi. Ama bir süre sonra, dikkatini dağıtan hafif bir fısıltı ve kağıt hışırtısı duydu. Derin bir nefes alıp başını kaldırdığında, gözleri, yeşil irislerin içinde kaybolmuş, gülümseyen bir çift gözle buluştu. Karşısında oturan genç adamın saçları özenle taranmış, üzerinde markalı olduğu her halinden belli olan sade ama şık bir gömlek vardı. Elif’in bakışlarındaki donuk ifadeyi gören genç adam, bir anlığına duraksadı, sonra zarif bir el hareketiyle elini uzattı.

“Merhaba, Can ben. Mimarlık bölümünden. Seninle bir iki derste denk geldik galiba, yanlış hatırlamıyorsam.” Sesi pürüzsüzdü, sanki özel dersler almış gibi.

Elif, şaşkınlıkla uzanan eli sıktı. “Elif. İktisat.” dedi kısaca, sesindeki yorgunluğu gizleyemeyerek.

Can’ın yüzündeki gülümseme genişledi. “Elif… Tanıştığıma sevindim. Şey, yanılmıyorsam şu anki grup projesinde de aynı ekibe düştük seninle. Hocanın listesinde adın vardı.”

Elif’in kaşları havalandı. “Öyle mi? E-postaları kontrol etmemiştim henüz.” Gece vardiyasından sonra eve gidip uyumuştu, sonrasındaki derslere zar zor yetişmişti. E-posta kontrol etmek aklına bile gelmemişti.

Can, Elif’in notlarına göz attı. “Gördüğüm kadarıyla şimdiden ödevlere dalmışsın bile. Ben daha başlangıç aşamasındayım. Belki biraz yardımcı olabilirsin bana?” Son cümleyi söylerken, gözlerinde muzip bir pırıltı vardı.

Elif, ona yardım etmeyi kabul ettiğinde, aralarındaki buzlar yavaşça erimeye başladı. Can, Elif’in beklentilerinin aksine, kibar, zeki ve dikkatliydi. Ders aralarında kütüphanede ya da kampüsün sakin bir köşesinde proje için bir araya geldiklerinde, sadece iş konuşmakla kalmıyor, hayatlarından da bahsediyorlardı. Can, ailesinin holding şirketinden, yatlarından, yurt dışı tatillerinden öyle doğal bir dille bahsediyordu ki, Elif başlarda yadırgasa da, zamanla alıştı. Kendi hayatının aksine, onun için her şey kolaydı. Gitmek istediği her yere gitmiş, sahip olmak istediği her şeye sahip olmuştu.

Elif ise, ailesinin yaşadığı kenar mahalledeki iki odalı evden, annesinin hasta oluşundan, küçük kardeşinin okul masraflarından, kafedeki yorucu vardiyalarından bahsediyordu. Can onu dikkatle dinliyor, zaman zaman duyduğu zorluklara şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıyordu. “Gerçekten mi? Hala baban mı çalışıyor sadece? Neden tam zamanlı bir işe girmiyorsun? Annene daha iyi bakılabilirdi belki.” gibi, farkında olmadan sarf ettiği naif ama Elif’in içini cız ettiren cümleler de oluyordu. Elif, bu sözlerin ardındaki iyi niyeti görse de, Can’ın içinde bulunduğu “gerçek dünya”dan ne kadar uzak olduğunu fark ediyordu. O anlarda, aralarındaki görünmez duvarlar kalınlaşıyor gibi hissediyordu.

Yine de, zaman geçtikçe, bu duvarlar bazen şeffaflaşıyordu. Can, Elif’in azmine, zekasına ve güçlü karakterine hayrandı. Elif de, Can’ın neşesine, pratik zekasına ve her şeye rağmen içindeki o çocuksuluğa kapılmaktan kendini alamıyordu. İlk başlarda sadece bir iş arkadaşlığı gibi başlayan ilişkileri, yavaş yavaş daha derin bir boyuta evrildi. Bir akşam, kütüphaneden çıkıp kampüsün bahçesinde yürürlerken, Can, birden durup Elif’e döndü. “Elif,” dedi, sesi her zamankinden daha alçak ve ciddiydi, “Seni…seni çok sevdim. Arkadaş olarak değil, başka bir şekilde.”

Elif’in kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Daha önce kimseyle böyle bir yakınlık kurmamıştı. “Can… Ben de…” dedi, sesi titreyerek. O akşam, ilk kez el ele tutuştular. Soğuk havada birbirine kenetlenen elleri, iki farklı dünyanın insanını birbirine bağlayan bir köprü gibiydi.

İlişkileri ilerledikçe, Elif’in hayatı daha da karmaşık bir hal aldı. Can, onu kendi arkadaş çevresiyle tanıştırmak istedi. Geniş, lüks bir villanın havuz başında verilen partiye katıldığında, Elif, giydiği en iyi elbisenin bile o ortamda ne kadar sıradan kaldığını hissetti. Can’ın arkadaşları, pahalı arabalarından, egzotik tatil planlarından, ailelerinin sanat koleksiyonlarından bahsediyorlardı. Elif, sessizce dinliyor, gülümsüyor, ama içinde bir yabancılık duygusuyla boğuşuyordu. Selim, Can’ın çocukluk arkadaşı, özellikle Elif’e karşı biraz mesafeliydi. Gözlerinde küçümseyen bir ifade olmasa da, sorduğu sorular Elif’in geçmişini, ailesini, kariyer beklentilerini sorgular nitelikteydi. “Peki sen mezun olunca ne yapmayı düşünüyorsun Elif? Babasının şirketine girmek gibi bir lüksün yoksa işler biraz daha zor tabi.” derkenki sesindeki alaycı tını, Elif’in içinde bir öfke kıvılcımı çaktırmıştı.

Can, Selim’in sözlerine aldırış etmemiş gibiydi, hatta farkına bile varmamış olabilir, ama Elif’in gerginliğini hissettiğinde, elini nazikçe Elif’in omzuna koymuştu. “Selim’i boş ver, biraz patavatsızdır. Sen beni dinle, biz seninle çok daha büyük işler başaracağız.” Bu sözler, Elif’i hem rahatlatmış hem de içten içe rahatsız etmişti. Can’ın iyimserliği, onun kendi gerçekliğine ne kadar uzak olduğunun bir göstergesiydi. Sanki Elif’in hayatındaki zorluklar, onun için aşılması gereken küçük engellerden ibaretti.

Bir gün, Elif’in kafedeki vardiyasından sonra, yorgun argın eve dönerken, Can onu beklemiş ve yanına gelmişti. Elif’in yüzündeki solgunluğu görünce içi sızlamıştı. “Elif, lütfen artık bu kafede çalışma. Başka bir iş bulalım sana. Babamın çevresinde senin için uygun, daha az yorucu bir şeyler illaki vardır.”

Elif, duraksadı. Can’ın iyi niyetini görüyordu ama bu teklif, ona bir hançer gibi saplanmıştı. “Can, ben kendi işimi kendim bulurum. Anneme bakmak, kardeşime destek olmak benim sorumluluğum. Kimsenin lütfuna ihtiyacım yok.” Sesindeki keskinlik Can’ı şaşırtmıştı.

“Lütuf mu?” dedi Can, kaşlarını çatarak. “Ne alaka? Ben sadece sana yardım etmek istiyorum, sevdiğim kadına.”

“Yardım etmekle, benim hayatımı ve bağımsızlığımı küçümsemek arasında ince bir çizgi var Can,” diye karşılık verdi Elif. “Senin dünyan benimkinden çok farklı. Senin için ‘yardım’, benim için ‘acımak’ gibi algılanabiliyor. Ve ben buna katlanamam.”

Tartışma sertleşmişti. Can, Elif’in bu tepkisine anlam veremiyordu. Onun gözünde, Elif’e bir fırsat sunuyordu. Ama Elif için bu, kendi çabalarının ve kimliğinin hiçe sayılması demekti.

Birkaç hafta sonra, Can, Elif’i ailesiyle tanıştırmak istediğini söyledi. Elif, bu tanışmanın ne anlama geleceğinin farkındaydı. Heyecanlı olduğu kadar gergindi de. Can’ın annesi Zeynep Hanım, cemiyetin tanınmış simalarındandı. Zarafetiyle, güçlü duruşuyla bilinen bir kadındı.

Tanışma yemeği, şehrin en seçkin restoranlarından birinde gerçekleşti. Elif, sade ama şık bir elbise giymiş, saçlarını toplamış, olabildiğince doğal ve kendisi gibi olmaya çalışmıştı. Zeynep Hanım ve Can’ın babası Ahmet Bey, Elif’i nazikçe karşıladılar. Ancak yemek boyunca, Elif’in hissettiği o görünmez duvar, masanın etrafında daha da yükseldi.

Zeynep Hanım, Elif’in eğitiminden, ailesinden, annesinin hastalığından öyle sorular soruyordu ki, her sorunun ardında bir yargı gizliydi sanki. “Anneniz neden çalışmıyor? Kardeşiniz ne okuyor? Siz bu zorluklara rağmen üniversiteyi nasıl götürüyorsunuz, çok takdire şayan doğrusu.” Cümleler kibarca sarf ediliyordu ama tonlaması, Elif’in içindeki gururu kırarcasına bir üstünlük içeriyordu. Ahmet Bey ise daha mesafeliydi, sadece genel konulardan bahsediyor, Can’ın işteki geleceğiyle ilgili planlarını anlatıyordu. Elif, kendisinin o planların hiçbir yerinde olmadığını iliklerine kadar hissediyordu.

Yemek sonrası, Can, Elif’i eve bırakırken, Elif sessizdi. Can, onun gerginliğini fark etmişti. “Elif, annem biraz öyleydi, değil mi? Ama aslında çok iyidir. Sadece seni biraz tanımak istedi. Benim için çok önemlisin, o da bunu anlar zamanla.”

Elif, Can’a döndü, gözlerinde daha önce hiç görmediği bir acı vardı. “Can, senin annen beni tanımak istemedi. Benim ‘yerimi’ bilmek istedi. Nereden geldiğimi, neye sahip olduğumu… Ve sanırım pek beğenmedi.” Sesi titriyordu. “Senin için ‘zamanla anlar’ demek kolay. Ama benim için, her saniyesi bir sınava dönüştü. Sanki bir mülakattaydım ve yeterince iyi değildim.”

Can’ın yüzü düştü. “Saçmalama Elif! Sen her şeyden daha iyisin. Annem seni kırmak istemedi. O sadece, bizim için en iyisini istiyor.”

“En iyisi mi?” diye fısıldadı Elif, gözleri dolmuştu. “Senin ‘en iyin’, benim ‘en iyim’ değil Can. Benim en iyim, kendi ayaklarım üzerinde durabilmek, kendi değerimi kendim yaratmak. Senin dünyanda bunlar kolay kazanılmış şeyler. Benim dünyamda her şeyin bir bedeli var.”

Ertesi gün, Elif’in telefonuna bir e-posta geldi. Konu: Staj Başvurusu Sonucu. Açtığında, şehrin en büyük ve prestijli hukuk bürolarından birinden, yaz dönemi için staj teklifi aldığını gördü. Büyük bir sevinçle Can’ı aradı. “Can, inanmayacaksın! Hukuk bürosundan staj teklifi aldım! Çok sevindim!”

Can’ın sesi nedense tereddütlü çıktı. “Ah, evet… Güzel haber Elif. Sevindim senin adına.”

Elif, bu tuhaf tınıyı fark etti. “Ne oldu Can? Neden bu kadar donuksun?”

Can derin bir nefes aldı. “Şey… Ben geçen ay o büronun sahibi olan amcamla konuşmuştum. Senin adını vermiştim. Referans olmuştu.”

Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Tüm sevinci, yerini keskin bir hayal kırıklığına bıraktı. “Ne yaptın Can? Benden habersiz mi?”

“Elif, sana yardım etmek istedim sadece! Biliyorum ne kadar çok istediğini. Bu senin için bir fırsat.”

Elif’in sesi buz kesti. “Bu benim için bir fırsat değil Can. Bu, benim tüm çabalarımın, verdiğim tüm emeklerin hiçe sayılması demek. Ben o staja kendi başıma girmek için o kadar uğraştım. Kaç büroya başvurdum, kaç mülakata girdim…” Gözleri dolmuştu. “Sen benim bağımsızlığıma ve gururuma kastettin. Benim kim olduğumu anlamadın, Can. Hiçbir zaman anlamayacaksın.”

Can şaşkınlıkla dinliyordu. “Elif, ben… Ben kötü bir şey yaptığımı düşünmemiştim. Ben sana sadece bir kapı açtım.”

“Sen bana bir kapı açmadın Can. Sen, benim o kapıyı kendi tırnaklarımla açma hakkımı elimden aldın. Sen benim hayatıma, senin sahip olduğun ayrıcalıklarla müdahale ettin. Ben senin dünyanda bir ‘yardım edilecek’, ‘kurtarılacak’ insan değilim. Ben Elif’im. Kendi yolunu kendi çizen Elif.”

Telefonu kapattı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama bu kez bu gözyaşları üzüntüden çok öfkedendi. Can’ın iyi niyeti, onun için en büyük hakaretti. O an, Elif, aralarındaki görünmez duvarın, aslında ne kadar yüksek ve aşılamaz olduğunu anladı. Can, onu sevdiğini söylese de, onu olduğu gibi kabul edemiyordu. Onu kendi dünyasına çekmeye, kendi kalıplarına sokmaya çalışıyordu. Ve Elif, buna izin veremezdi.

O akşam, Elif, Can’a kısa bir mesaj attı: “Can, beni asla tam olarak anlayamayacaksın. Ve ben, beni anlamayan biriyle olamam. Aramızdaki mesafe, sadece parayla ilgili değil. Değerlerimizle ilgili, hayata bakış açımızla ilgili. Benim dünyamda gurur, paradan daha değerli. Güle güle.”

Telefonuna Can’dan üst üste gelen çağrılara ve mesajlara cevap vermedi. Kalbi acıyordu, evet. Ama aynı zamanda içten içe bir hafiflik hissediyordu. Boynuna dolanan görünmez zincirleri kırmış gibiydi. O gece, pencereden dışarı bakarken, İstanbul’un ışıkları ona her zamankinden daha farklı görünüyordu. Bu şehir, içinde bin bir türlü hikaye barındırıyordu. Ve Elif’in hikayesi, kendi emeğiyle, kendi gururuyla yazılacaktı. Belki zorlu bir yoldu ama bu yol, tamamen ona aitti. Ve bu, tüm ayrıcalıklardan daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top