aile dramı

Yitik Melodi

8 dakikalık okuma · 1420 kelime

Aylin, porselen fincanından yükselen nane çayı buharının yüzünde bıraktığı sıcaklığı hissetti. Pazar sabahlarının ritüeliydi bu; mutfakta tek başına, sessizliğin ve camdan sızan soluk gün ışığının eşliğinde. Yan komşudan gelen kahkaha sesleri bile bu anın dinginliğini bozmuyordu. Yedi yıllık evliliğinin her günü bir öncekinin kopyası gibiydi. Selim iyi bir eşti, belki de fazlasıyla iyi. Çalışkan, düzenli, nazik… Ama Aylin, onunla paylaştığı her şeyin bir senaryo gibi ilerlediğini hissediyordu. Bir filmdeydi sanki, senaryosu çok iyi yazılmış, ama ruhu unutulmuş bir filmde.

Pencereden dışarı bakarken, çocukluğundaki bir melodiyi mırıldanırken buldu kendini. Eskiden piyano çalardı, besteler yapardı. Parmaklarının tuşlarda dans edişi, ruhundaki fırtınaları melodilere dönüştürürdü. Şimdiki hayatında, parmakları sadece Selim’in gömleklerini ütülemeye, kusursuz sofralar hazırlamaya ve misafirleri ağırlamaya alışmıştı. O melodi, unuttuğu bir parçası gibiydi, kalbinin derinliklerinden bir yerlerden sızan.

O gün, her pazar olduğu gibi Selim’le kahvaltı ettiler, ardından Aylin alışverişe gitti, Selim ise golf oynamaya. Akşam yemeğinde, Selim işinden bahsetti, Aylin ise günlük telaşlarından. Her şey olması gerektiği gibiydi, kusursuzdu. Ve tam da bu kusursuzluk, Aylin’in ruhunda yıpratıcı bir boşluk bırakıyordu.

Boşluğu doldurmak için bir şeyler aramaya, yeni hobiler edinmeye çalıştı. Resim kursuna yazıldı, yoga derslerine gitti. Ama hiçbir şey o eski tutkuyu, o yitik melodiyi geri getirmedi. Ta ki bir akşam, arkadaşı Elif’in zoruyla katıldığı bir sanat sergisinde, duvarda asılı bir fotoğrafa takılana kadar. Fotoğraf, eski bir köprünün altında, nehrin kıyısında oturan, saçları rüzgarda uçuşan bir kadını gösteriyordu. Kadının yüzü görünmüyordu ama fotoğraftaki o hüzünlü ve aynı zamanda umut dolu hava, Aylin’i derinden etkiledi. Sergi salonundaki kalabalıkta, fotoğrafın önünde durup uzun uzun baktı.

“Güzel, değil mi?” dedi arkasından gelen tanıdık bir ses.
Aylin irkildi, döndü. Karşısında duran adam, zamanın ve dünyanın değiştiremediği, ama olgunlaştırdığı bir yüzle gülümsüyordu. Kaşları çatıldı önce, sonra bir şok dalgası gibi yayıldı yüzüne anlama.
“Bora?” diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlenmişti.
Bora, aynı o eski neşeli ve muzip gülümsemesiyle, “Tanıdığına sevindim, Aylin,” dedi. “Yoksa bu kadar yıl sonra beni unutmuştun diye korkmuştum.”

Bora, üniversite yıllarındaki ilk aşkıydı. Birbirlerine delicesine aşıktılar. Mimar olmak isteyen Aylin ile dünyayı fotoğraflamak isteyen Bora’nın yolları, mezuniyetten sonra ayrılmıştı. Bora, iş teklifi aldığı uzak bir ülkeye gitmiş, Aylin ise Selim’le tanışmış, hayatının rotasını değiştirmişti. Bora’nın ani gidişi, Aylin’de derin bir yara bırakmış, o yarayı da Selim’in istikrarlı sevgisi sarmıştı. Ama tamir olmamış, sadece üzeri örtülmüştü.

O gece sergide, geçmişin hayaletleri dans etti etraflarında. Bora, dünyayı dolaşan, ödüllü bir foto muhabiri olmuştu. Gözlerindeki aynı ışık, sesindeki aynı sıcaklık duruyordu. Aylin, evli olduğunu, hayatının belirli bir düzende aktığını anlatırken, Bora’nın gözlerindeki pırıltının azaldığını fark etti. Ama Bora, o gece telefon numarasını ona uzatırken, “Bir kahve içeriz belki, eski günleri yâd ederiz,” dedi. Aylin, uzanan ele uzandı, kâğıt parçasını aldı. Kalbi, yıllardır atmadığı bir ritimle atıyordu.

Ertesi gün, Bora’dan gelen bir mesajla uyandı. Sadece “Günaydın, melodi.” yazıyordu. Melodi… Aylin’in eski bestelerine atıfta bulunuyordu. Yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı. Selim’in yanında uyuduğunu hatırladı, suçluluk duygusu bir anlığına süzüldü içine ama çabucak kayboldu.

Bora ile buluşmaları başladı. Önce uzaktan, sonra daha samimi. Eski kafeleri ziyaret ettiler, gençliklerindeki gibi saatlerce sohbet ettiler. Bora, Aylin’in içindeki kayıp melodiyi yeniden bulmuştu sanki. Ondan bahsederken gözleri parlıyordu. Aylin, Bora’nın yanında yeniden genç, yeniden canlı hissetti. Sanki uzun bir uykudan uyanmış gibiydi.

Selim, Aylin’deki değişimi fark etmeye başlamıştı. Makyajı daha özenliydi, kıyafetleri daha cesur, gülüşü daha içten. Ama bir yandan da dalgınlaşıyor, hayallere dalıp gidiyordu. Bir akşam yemekte Selim, “Aylin, son zamanlarda çok farklısın. Bir şey mi var?” diye sordu. Aylin, tabağındaki yemeği kurcalarken, “Hayır, ne olabilir ki? Sadece biraz dinlenmiş hissediyorum,” dedi. Yalan söylemek zordu ama söylemeliydi. Selim’in masumiyeti, kendi suçluluğunu katlıyordu.

Bora ile aralarındaki çekim inkar edilemez bir noktaya gelmişti. Bir akşam, şehir ışıklarını izlerken, Bora elini uzattı, Aylin’in elini kavradı. Parmakları birbirine kenetlendiğinde, Aylin’in içinde bir şeyler koptu. Bu temas, yıllardır hasret kaldığı bir şefkat ve tutku doluydu. “Aylin,” dedi Bora, sesi derinden geliyordu, “seni asla unutmadım. O zamanlar çok gençtik, aptaldık. Ama şimdi… Şimdi seninle her şeye yeniden başlamak istiyorum.”

Aylin’in kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Selim… Selim’in dürüstlüğü, sevgisi, onun için kurduğu bu düzenli hayat. Ve Bora… Bora’nın gözlerindeki özgürlük, cesaret, tutku. Bu bir seçimden öte, iki farklı hayat arasında bir çizgiydi. Güvenli liman ile açık denizler arasında kalmıştı.

Günler, haftalar akıp geçti. Aylin, iki hayatı arasında mekik dokuyordu. Bora ile geçirdiği her an, kalbindeki boşluğu dolduruyor, ruhunu besliyordu. Ama Selim’le paylaştığı her an, onu daha derinden bir suçluluk girdabına çekiyordu.

Selim’in işleri kötü gitmeye başlamıştı. Şirketi, büyük bir ihaleyi kaybetmiş, maddi sıkıntılar baş göstermişti. Selim, daha da içine kapanmış, eve yorgun argun geliyordu. Aylin, bu zor zamanlarında onun yanında olmak istiyordu ama Bora’nın varlığı, onu parçalara ayırıyordu. Selim’in kırılganlığını gördükçe, ona yaşattığı yalan daha da ağırlaşıyordu.

Bir akşam, Selim her zamankinden daha bitkin eve geldi. Aylin’in yanına oturdu, elini tuttu. “Aylin,” dedi, gözleri kızarmıştı, “seninle bir şey konuşmalıyım.” Aylin’in kalbi duracak gibi oldu. Anlamıştı. Selim biliyordu.
“İşler iyi gitmiyor, biliyorsun. Ama sen… Sen de iyi değilsin. Ben yanıldım mı sandın? Bir süredir bir şeylerin yolunda gitmediğini görüyorum. Gözlerindeki o ışık, neşeli hallerin… Sonra o dalgın bakışlar, o hüzünlü sessizlikler… Birini seviyor musun, Aylin?”
Aylin, donup kalmıştı. Selim’in sesi titriyordu, gözlerinde bir hüzün denizinde boğuluyordu sanki. “Selim ben…” diyecek oldu ama kelimeler boğazına tıkandı.
“Yalan söyleme ne olur. Sadece gerçeği söyle. Kim o?”

Aylin, gözlerinden süzülen yaşlarla, “Bora,” diye fısıldadı. “Bora, üniversiteden… İlk aşkımdı.”
Selim, duyduğu isimle sanki bir tokat yemiş gibi geri çekildi. “Bora mı? O mu geri geldi?” Sesi öfkeyle değil, kırgınlıkla doluydu. “Onun yüzünden mi bunca yıl, bunca çaba… Benimle kurduğun her şey yalan mıydı Aylin?”
“Hayır! Hayır, Selim! Sen benim limanımdın. Seni sevdim. Ama o… O bende unuttuğum bir şeyi uyandırdı. Yıllardır içimde kuruyan bir parçamı.”
“Ve şimdi o parça için beni ve bu evliliği mi feda edeceksin?” Selim’in gözlerinden de yaşlar akmaya başlamıştı. Aylin, onun bu kadar kırılgan olduğunu hiç görmemişti. Onun acısı, Aylin’in kalbine bir bıçak gibi saplandı.

O gece uyuyamadı Aylin. Selim, odasına çekilmiş, kapıyı kilitlemişti. Sabah olduğunda, gözleri şiş, ruhu yorgun bir halde uyandı. Kahvaltı masasında Selim yoktu. Sadece bir not vardı: “Senin için en iyisi neyse onu yap, Aylin. Ben seni hep seveceğim.”

Bu, Aylin’i daha da paramparça etti. Selim’in fedakarlığı, onun bencilce seçimini gözlerinin önüne seriyordu. Hemen Bora’yı aradı. “Buluşalım,” dedi sadece.

Bora, Aylin’in karşısına çıktığında, Aylin’in yüzündeki ifadeyi görmüş gibi, “Ne oldu, Aylin?” diye sordu endişeyle.
Aylin, derin bir nefes aldı. “Selim biliyor. Her şeyi anlattım.”
Bora’nın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Sonunda! Özgürsün şimdi. Beraber olabileceğiz!”
Bora’nın bu coşkusu, Aylin’in içinde garip bir his uyandırdı. Bu tepki, beklediği gibi değildi. Selim’in acısı henüz dün gibi taptazeyken, Bora’nın bu kadar rahat olması, Aylin’i rahatsız etti.
“Bora… Benim için bu kolay olmadı. Selim’i çok üzdüm.”
“Biliyorum, Aylin. Ama aşk fedakarlık ister. Senin için de zor bir karardı bu. Ama artık beraberiz. Hayalini kurduğumuz gibi.”
Aylin, Bora’nın elini tuttu. Sıcak ve güven vericiydi. Ama içinde bir kuşku filizlenmeye başlamıştı. Bora ile geçirdiği o tutkulu, rüya gibi günler, şimdi bir anı gibi geliyordu. Gerçek hayat, yalanların, acıların ve zor kararların ötesindeydi.
“Bora, ben… Ben emin değilim.”
Bora’nın yüzündeki gülümseme soldu. “Neden? Birlikte her şeye başlayacaktık. Dünyayı gezecektik, sen yine piyano çalacaktın, ben senin fotoğraflarını çekecektim.”
“Biliyorum. Ama Selim… O, bu kadar yıl yanımdaydı. Güvenli bir hayat kurdu benim için. Ve ben onu incittim.”
“Aylin, o bir limandı. Ama sen o limana sığamayacak kadar büyük bir gemiydin. Benimle açık denizlere açılacaksın.”
“Açık denizler…” Aylin, mırıldandı. “Ama ben artık o gemiyi kullanacak kadar güçlü müyüm, bilmiyorum. Yoksa sadece limandan mı kaçıyorum?”

O an, Aylin bir şeyi fark etti. Bora, onun için bir kurtarıcı değil, bir katalizördü. O, içindeki tutkuyu uyandırmış, kayıp melodiyi yeniden bulmasına yardım etmişti. Ama bu melodi, Bora’ya ait değildi. Kendisine aitti. Kendi sesini bulmuştu. Yıllarca Selim’in, sonra da Bora’nın beklentileri arasında sıkışıp kaldığını fark etti. Birine bağımlı olarak değil, kendi başına var olarak özgür olabilirdi.

“Bora,” dedi, gözlerini onun gözlerine dikerek, “Seni sevdim. Ama bu benim hikayem. Ve bu hikayede ne Selim, ne de sen… Hiçbiriniz benim merkezim değilsiniz.”
Bora, şaşkınlıkla baktı. “Ne demek istiyorsun?”
“Demek istediğim şu ki… Benim kendi yolumu bulmam gerekiyor. Ne Selim’in güvenli limanında, ne de senin özgür denizlerinde kaybolmak istiyorum. Kendi gemimi, kendi rotamı belirleyeceğim.”

Aylin, masadan kalktı. Bora’nın yüzündeki şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla karışık ifadeye bakmadan, arkasını döndü ve oradan ayrıldı. Arkasında bıraktığı sadece yasak bir aşkın enkazı değildi, aynı zamanda yeni bir başlangıcın eşiğiydi. Selim’e geri dönmeyecekti. Bora ile yeni bir hayata da yelken açmayacaktı. İlk kez, sadece Aylin olarak kalacaktı. Yıllardır kaybettiği melodiyi, bu kez sadece kendisi için çalacaktı. Yürüdükçe, göğsünde yayılan o tanıdık, ama bu kez daha güçlü ve berrak melodiyle gülümsedi. Bu melodi, ne Bora’nın ne de Selim’indi. Bu, Aylin’in kendi özgürlüğünün ve yeniden doğuşunun melodisiydi. Ve artık bu sesi kimse susturamayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top