Yasak aşk
Kayıp Şarkı
Elif’in parmağındaki tektaş yüzük, nişanlısı Mert’in annesinin özenle seçtiği taşlı tepsiden yansıyan ışıklarla pırıl pırıl parlıyordu. Salon, beyaz güllerin ve yasemin kokusunun birbirine karıştığı, adeta bir gelin çiçeği buketini andıran o boğucu, tatlı kokuyla doluydu. Evlilik hazırlıkları son sürat devam ediyordu; düğün salonu tutulmuş, davetiyeler basılmaya başlanmış, Elif’in gelinliği bile neredeyse hazırdı. Her şey kusursuzdu. Herkes mutluydu. Özellikle de annesi Aylin Hanım. Elif de mutlu olmalıydı, değil mi? Ama o, gülümsemesinin ardındaki derin boşluğu, hiç kimsenin görmeyeceği bir yere saklıyordu. Kalbinin içinde, üzerine toprak atılmış bir tohum gibi çürüyen bir melodi vardı; çoktan unutulmuş, kayıp bir şarkı.
Mert, eli Elif’in belinde, konuklarla sohbet ederken sıcak ve nazik bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Mert iyi bir insandı. Hatta mükemmel bir insandı. Yakışıklı, başarılı bir mimar, ailesi deseniz, cemiyetin en saygın ailelerinden. Elif’i seviyordu, bunu her halinden belli ediyordu. Ona karşı nazikti, düşünceliydi, geleceğe dair somut planları vardı. Ama Elif, Mert’in gözlerinde yanan o tutkuyu, o deliliği, onu dünyadan koparacak kadar şiddetli o yangını hiç görememişti. Belki de sorun Mert’te değildi, yangın onun içinde çoktan sönmüştü.
Bir hafta sonra, Elif, iş çıkışı arkadaşı Burcu ile sergiye gitmek için sözleşmişti. Galeri, şehrin sanatla nefes alan eski semtlerinden birindeydi. Loş ışıklı, duvarları modern tablolarla dolu mekana adım attığında, genzini yakan vernik ve kahve kokusuna karışan tanıdık bir koku, beynine keskin bir şimşek gibi çaktı. Sandal ağacı ve baharat. Kalbi bir an tekledi, sonra deli gibi atmaya başladı. Yıllardır duymadığı, unutmak için var gücüyle direndiği o tanıdık ritim, damarlarında tekrar canlanmıştı. İçindeki kayıp şarkı, sanki bir yerden çalmaya başlamıştı.
“Elif?”
Arkasını döndüğünde, onu gördü. Zaman, sanki o an durmuştu. Saçları omuzlarına düşen dağınık bukleler, üzerinde yıpranmış bir jean ceket, gözlerinin etrafındaki çizgiler… Yılların acımasız dokunuşu bile, gözlerindeki o isyankar, derin parıltıyı söndürememişti. Can’dı. Elif’in çocukluk aşkı, ailesinin “o serseri, o fakir, o geleceksiz adam” diye tanımladığı Can.
“Can…” sesi bir fısıltıdan ibaretti. Burcu, Elif’in şaşkınlığını fark etmiş, kaşlarını kaldırmıştı.
“Selam,” dedi Can, sesi geçmişten yankılanan bir melodi gibiydi. Gülümsemesi değişmemişti; hafifçe alaycı, bir o kadar da içten. “Buralarda ne işin var?”
“Sergiye geldim,” dedi Elif, eli istemsizce yüzüğüne gitti. “Sen… sen mi açtın bu sergiyi?”
Can hafifçe başını salladı. “Benim eserlerim var. Yıllardır çekiyorum, nihayet biriktiler.”
Duvarlardaki fotoğraflarını o an fark etti. Hayatın içinden, yakalanmış anlar. Kırık dökük sokaklar, yaşlı yüzler, çocukların masum gülüşleri. Her bir kare, ruhunun bir parçası gibiydi; acı, umut, yalnızlık ve direniş. Elif’in gözleri bir fotoğrafın üzerinde takılı kaldı: yağmurda dans eden iki çocuk. Onların çocukluğu gibiydi.
O akşam, Burcu ile sergiden ayrıldıktan sonra bile Can’ın varlığı Elif’in zihnini terk etmedi. Mert’le romantik bir akşam yemeğindeydiler, ancak Elif’in aklı başka bir yerdeydi. Mert, gelecekteki evlerini, çocuklarını planlarken Elif, Can’ın fotoğraf makinelerinden yansıyan o melankolik bakışı hatırlıyordu. Sanki Can, dünyanın tüm acısını ve güzelliğini aynı anda taşıyordu.
Ertesi gün, Elif’in telefonu çaldı. Bilinmeyen bir numara. “Selam, Can ben. Dün konuşamadık doğru dürüst. Kahve içmeye ne dersin, eskileri yad ederiz?”
Elif’in kalbi yine teklemişti. “Ben… nişanlıyım Can. Yakında evleniyorum.”
“Biliyorum, yüzüğünü gördüm. Ama bu, bir kahve içemeyeceğimiz anlamına gelmez, değil mi? Sadece arkadaşça.”
Arkadaşça. Bu kelime, ikisinin tarihinde ne kadar da yabancı duruyordu. Ama Elif, bu çağrıya karşı koyamadı. Yıllardır kilitli tuttuğu bir kapı, hafifçe aralanmıştı.
Bir sonraki öğleden sonra, şehrin kalabalık bir kafesinde buluştular. Elif, Can’ın samimi, rahat tavrına, yılların getirdiği olgunluğa rağmen değişmeyen çocuksu neşesine hayran kaldı. Can, o eski halinden çok daha sağlam duruyordu; hayat onu yormuş ama kırmamıştı. Daha derin, daha anlamlı hale getirmişti. Onu terk edip giden Elif’e karşı içinde hiçbir öfke kırıntısı yok gibiydi, sadece tuhaf bir hüzün.
“Nasılsın Elif? İstediğin hayatı bulabildin mi?” diye sordu Can, gözleri Elif’in gözlerine kenetlenmişti. Bu soru, Elif’in kalbinde bir yara gibi sızladı. İstediği hayat mıydı bu? Yoksa başkalarının onun için inşa ettiği bir kafes mi?
“İyiyim Can. Her şey yolunda. İşte, evleniyorum…”
“Mert, iyi bir adam mı?”
Elif başını salladı. “Evet, çok iyi. Beni seviyor, ailem de onu çok seviyor. Çok uyumlu bir çiftiz.”
Can acı bir tebessümle gülümsedi. “Uyumlu… Eskiden biz de öyleydik. Uyumlu ve deli. Hatırlıyor musun, her şeye rağmen el ele yürüyorduk? Ailelerin tüm yasaklarına rağmen…”
Bir an, lise yıllarına geri döndüler. Okul çıkışı buluşmalar, kaçamak randevular, parklarda el ele dolaşmalar. Elif’in annesinin o sert, keskin bakışları, babasının “o adam sana uygun değil” cümleleri. Can’ın fakir bir mahalleden gelmesi, babasının alkol sorunları, Can’ın sadece lise mezunu olması. Tüm bunlar, Aylin Hanım için Elif’in geleceğini karartacak mazeretlerdi. Elif, Can’ı ne kadar sevdiğini, onun ne kadar iyi bir kalbi olduğunu anlatmaya çalışsa da, annesi dinlememişti.
“Senin için en iyisini biliyoruz, Elif. Bu hayat senin için değil. O adamla mutlu olamazsın.” Aylin Hanım’ın o sözleri, Elif’in beynine kazınmıştı. Ve o genç, ürkek kız, ailesinin baskısına daha fazla dayanamayıp Can’ı terk etmişti. Acı dolu bir vedaydı. Can’ın gözlerindeki o kırgınlık, Elif’in ömür boyu taşıyacağı bir yüktü.
“Bunları konuşmaya gerek yok artık, Can,” dedi Elif, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
“Belki de var,” diye fısıldadı Can. “Çünkü o günlerden beri sen hiç değişmemişsin. Hâlâ başkalarının sana biçtiği elbiseyi giyiyorsun.”
Elif irkildi. Can, tek bir cümleyle tüm savunma duvarlarını yıkmıştı.
Sonraki haftalar, Elif için bir sınav haftası gibi geçti. Mert, düğün hazırlıklarıyla ilgili her detayda onun fikrini alıyor, geleceklerini kurarken ne kadar hevesli olduğunu gösteriyordu. Ama Elif’in aklı, Can’la yaptığı gizli görüşmelerdeydi. Bazen bir kahve içmek için, bazen sergisindeki yeni fotoğraflarını görmek için buluşuyorlardı. Her buluşma, Elif’in ruhundaki paslanmış anahtarı döndürüyor, kapalı kapıları aralıyordu. Can’ın varlığı, Elif’e unuttuğu bir parçası olduğunu hatırlatıyordu: tutkulu, isyankar, hayata karşı canlı.
Bir akşam, Can onu, şehrin tepesinden tüm ışıklarına hakim bir uçurum kenarına götürdü. Eski, paslı arabasından inip rüzgarda saçları dalgalanırken şehre bakıyorlardı.
“Hatırlıyor musun,” dedi Can, “buraya ilk geldiğimizde sen on yedi yaşındaydın. Korkmuştun, düşeceğiz sanmıştın.”
“Sen de elimi sıkıca tutup ‘benimle olduğun sürece düşmezsin’ demiştin.” Elif’in gözleri dolmuştu. “Sen hep beni korudun, Can.”
“Ama ben seni koruyamadım o zaman, değil mi? Ailenden, o sözlerinden…” Can’ın sesi kısıktı. “Pişmanım, Elif. Seni bırakmak zorunda kaldığım için, seni ikna edemediğim için. Keşke daha güçlü olsaydım.”
“Sen değildin güçsüz olan, bendim,” dedi Elif, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Benim kanatlarım yoktu. Seninkileri de yoldu annemler.”
Can Elif’e döndü, gözleri derin bir özlemle parlıyordu. “Şimdi var mı kanatların Elif? Şimdi de mi başkalarının sana biçtiği hayatı yaşayacaksın?”
Elif sustu. Yıllardır susturduğu kalbi, şimdi avaz avaz bağırıyordu.
Mert, Elif’in değiştiğini fark etmeye başlamıştı. Düğün konuşmalarında dalgınlaşıyor, gülümsemeleri eskisi kadar içten gelmiyordu. Bir akşam, Elif’in telefonunu sehpada açık unutmasıyla Mert, Can’dan gelen mesajı gördü: “Yarın aynı yerde. Seni görmeye ihtiyacım var.”
Mert’in içi buz kesti. Kimdi bu Can? Daha önce hiç duymamıştı adını. Elif’e bir şey sormadı o gece. Sadece sessizce izledi onu. Elif’in içinde bir fırtına koptuğunu hissediyordu, ama nedenini bilmiyordu. Mert, Elif’i çok seviyordu, onunla bir ömür geçirmeyi hayal ediyordu. Onu kaybetme düşüncesi, içini kemiriyordu.
Ertesi gün, Elif o “aynı yere” gitti. Can onu bekliyordu. Her zamanki gibi samimi, içten. Elif’in yüzündeki hüznü hemen fark etti.
“Neyin var?” diye sordu.
“Mert bir şeyler sezmeye başladı sanırım,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Ben… ben ne yapacağımı bilmiyorum Can. Her şey mahvoluyor.”
“Mahvolan senin değildi, Elif. Mahvolan, başkalarının sana dayattığı hayattı. Gerçek sen, şimdi uyanıyor.” Can, Elif’in elini tuttu. Elif’in kalbi, bir kuş gibi kafesinden çıkmak istiyordu.
Tam o sırada, Aylin Hanım’ın sert sesi arkalarından duyuldu: “Elif! Ne işin var senin burada?!”
Elif ve Can irkildiler. Aylin Hanım, öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Gözleri zehir saçıyordu. “Yine mi bu adam? Yıllar sonra hâlâ akıllanmadın mı sen? Düğün arifesinde bu kepazelik de neyin nesi? Mert’i düşündün mü hiç? Ailemizin itibarını yerle bir edeceksin!”
Aylin Hanım’ın arkasında, babası Hasan Bey vardı. Onun yüzü de bembeyazdı, ama annesi kadar öfkeli değildi. Daha çok hayal kırıklığı ve çaresizlik vardı gözlerinde.
Can, Aylin Hanım’a döndü. “Aylin Hanım, aradan yıllar geçti. Elif de ben de büyüdük. Lütfen…”
“Sen sus! Senin yüzünden yaşadıklarımız yetmedi mi? O zaman mahvettin kızımı, şimdi de mi yapacaksın aynı şeyi?” Aylin Hanım’ın sesi ortalığı inletiyordu. “Sana söylüyorum Elif, bu adamla arana çizgi çekmezsen, o düğün falan olmayacak! Ve bu ailede ne sen kalırsın, ne de itibarımız!”
Elif, annesinin bu tehditkar sözleriyle dondu kaldı. İçindeki tüm kaygılar, korkular yeniden canlanmıştı. Kalbi Can’a doğru çekilirken, zihni annesinin sözleriyle sarmalanıyordu. Mert, aile, itibar…
Can, Elif’in elini sıktı. “Elif, ben seni seviyorum. O zaman da sevdim, şimdi de seviyorum. Yanımdaki sen, gerçek sensin. Kalbinin sesini dinle. Korkma.”
Elif, annesine baktı. Yüzündeki o katı ifade, kararını çoktan vermiş gibiydi. Sonra babasına döndü. Babasının bakışları, “yapma kızım” der gibiydi. Ve sonra Can’a. Can’ın gözlerinde ne bir tehdit ne de bir zorlama vardı, sadece sevgi ve umut.
Elif derin bir nefes aldı. İçindeki o kayıp şarkı, şimdi adeta bir senfoniye dönüşmüştü. Yıllarca başkalarının yazdığı notalarla çalmaya çalışmıştı, ama kendi müziği bambaşkaydı. Gelinliğini, düğününü, annesinin gururlu bakışlarını, Mert’in iyi kalbini gözünün önüne getirdi. Sonra Can’ın asi ruhunu, gözlerindeki tutkuyu, kendisiyle olan gerçek bağını…
“Anne,” dedi, sesi kararlıydı, ama aynı zamanda kırılgandı. “Ben… ben yapamam.”
Aylin Hanım, dehşet içinde Elif’e baktı. “Ne demek yapamazsın? O düğün olacak! Sen ne saçmalıyorsun?”
“O düğün olmayacak, anne.” Elif, parmağındaki tektaş yüzüğü çıkardı. Gözleri dolu dolu olsa da, içinde daha önce hiç hissetmediği bir hafiflik vardı. “Benim kalbim başkasının yanında, anne. Başkasıyla hayat kuramam. Mert’e bunu yapamam.”
Aylin Hanım’ın yüzü bembeyaz kesildi. “Sen… sen aklını mı kaçırdın? Bu adam için mi tüm bunları yıkıyorsun?”
“Bu adam için değil, anne,” dedi Elif, Can’ın gözlerine bakarak. “Kendim için. Ben yıllardır kayıp olan kendimi buldum.”
Hasan Bey, karısının yanına geldi. Elif’in kararlılığını görünce, Aylin Hanım’ın o bitmek bilmeyen baskısının karşısında bir an duraksadı. “Aylin, belki de…”
“Kes sesini Hasan! Sen karışma!” Aylin Hanım, öfkeyle eşini susturdu. Gözleri tekrar Elif’e döndü. “Git o zaman! Git de gör! Ne bu adamla ne de benim yanımda bir gram mutluluk bulamazsın!”
Elif, annesinin tehditlerine karşı koymaya karar vermişti. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, Can’a döndü ve elini tuttu. Can’ın eli sıcaktı, güven vericiydi.
“Nereye gideceğiz?” diye sordu Can, gözlerindeki o ışık geri gelmişti.
Elif, son bir kez ailesine, geride bıraktığı “mükemmel” hayata baktı. Gözlerinde hüzün vardı, ama aynı zamanda bir umut parıltısı. “Bilmiyorum,” dedi, yüzünde hafif bir gülümsemeyle. “Ama bu sefer, kendi şarkımızı söyleyeceğiz.”
Elif ve Can, o gün el ele, şehrin kalabalığına karıştılar. Arkalarında kalan kırık aynaların, suskun çığlıkların ve söylenmemiş şarkıların sesi, zamanla solacaktı. Belki zorlu bir yolculuk olacaktı. Belki yollarında bin bir engel bulacaklardı. Ama ilk defa, Elif, kendi hayatının melodisini kendi elleriyle yazmaya başlamıştı. Kayıp şarkı bulunmuştu, ve bu kez, kimse onu susturamayacaktı.
