yasak aşk
Küller Arasında
Elif, Emre’nin tabutunun omuzlar üzerinde kayboluşunu izlerken, sanki ciğerlerine toprak doluyordu. Her nefesi, bir zamanlar hayat dolu olan Emre’nin şimdi sadece soğuk bir hatıra olduğu gerçeğini haykırıyordu. Zeynep, altı yaşındaki kızı, kucağında uyuyakalmış, annesinin göğsündeki sarsıntıları minik bedeniyle hissediyordu. Elif’in dünyası, Emre’nin beklenmedik kalp kriziyle bir anda enkaza dönmüştü. Geriye sadece tarifsiz bir boşluk, cevaplanamayan sorular ve Zeynep’i bu yıkımdan nasıl koruyacağına dair bitmeyen bir endişe kalmıştı.
Cenaze evinin uğultulu kalabalığı içinde, her gözyaşı, her başsağlığı dileği Elif’in acısını daha da derinleştiriyordu. Kimsenin anlamadığı bir şey vardı: Emre, sadece onun kocası değil, aynı zamanda en iyi arkadaşı, güvencesi, çocukluğundan beri hayalini kurduğu o “sonsuz aşk”ın cisimleşmiş haliydi. Ve şimdi, o sonsuzluk bir hiçliğe dönüşmüştü.
Kalabalık dağıldıkça, geriye sadece birkaç yakın dost ve akraba kalmıştı. Bunlardan biri de Demir’di. Emre’nin lise yıllarından beri en yakın arkadaşı, neredeyse kardeşi gibiydi. Demir, Elif’in yanında sessizce duruyor, ara sıra elini nazikçe sıkıyor, gözlerinde kendi acısını ve Elif’e duyduğu sınırsız şefkati taşıyordu. O, en zor anlarında Elif’in ve Zeynep’in gölgesi olmuştu. Cenaze töreninden sonraki günlerde, eve alışveriş getiriyor, Zeynep’i parka götürüyor, Elif’in sessizce duvara baktığı anlarda bile sadece varlığıyla destek oluyordu. Elif, bu adamın dostluğuna minnettardı. Minnettarlıktan öteye giden bir şey hissetmek, o an için aklına bile gelmiyordu.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Kederin ilk şoku yavaş yavaş hafiflese de, yerine derin bir yalnızlık ve Emre’nin yokluğunun bıraktığı boşluk yerleşmişti. Elif, Emre’siz bir dünyaya nasıl alışacağını bilmiyordu. Sabahları Zeynep’i okula hazırlarken, akşamları yatakta yan tarafındaki soğuk boşluğu hissederken, kalbindeki sızı hiç dinmiyordu.
Demir ise hala hayatlarındaydı. Başlangıçtaki yardımsever ziyaretleri, artık düzenli bir hal almıştı. Zeynep, Demir’i çok seviyordu. Amcası gibiydi. Onunla oynamayı, hikayeler dinlemeyi dört gözle bekliyordu. Demir’in varlığı, Emre’nin yokluğunun yarattığı boşluğu kısmen dolduruyordu. Akşamları Zeynep uyuduktan sonra, Elif ve Demir salonda oturup saatlerce konuşurlardı. Emre’den bahsederler, onun anılarına gülerler, bazen de sessizce acılarını paylaşırlardı. Elif, Demir’in gözlerinde sadece dostluk değil, derin bir anlayış ve kederin ötesinde bir şefkat de görüyordu.
Bir akşam, Emre’nin en sevdiği şarkıyı dinlerken, Elif’in gözleri doldu. Demir, elini uzatıp Elif’in titreyen elini kavradı. Parmaklarının sıcaklığı, Elif’in tenine işledi. Bu dokunuş, dostluk sınırlarını aşıyor gibiydi. Elif, elini çekmek istedi ama aynı zamanda o sıcaklığa tutunmak da istiyordu. Kalbi, uzun zaman sonra ilk defa hızla atmaya başlamıştı. O gece, Demir’in gözlerinde Emre’ye duyduğu kederden başka, Elif’e yönelik farklı bir duygunun pırıltısını gördü. Bu pırıltı, Elif’i hem korkuttu hem de içinde uzun zaman önce donduğunu sandığı bir yeri eritmeye başlamıştı.
Geceler boyu uykusuz kaldı Elif. Vicdanı rahatsızdı. Emre’nin hatırasına ihanet mi ediyordu? Demir’e karşı hissettiği bu çekim, kederin getirdiği bir yanılsama mıydı? Yastığına kapanıp ağladı. Bu duyguyu kabullenmek, sanki Emre’yi yeniden öldürmek gibiydi. Ama Demir’in gülüşü, onun sakin varlığı, Zeynep’e olan şefkati, Elif’in zihnine kazınmıştı. Onsuz geçen günler artık daha boş geliyordu.
Demir de benzer bir vicdan azabıyla boğuşuyordu. En yakın arkadaşının karısına âşık olmak… Bu nasıl bir lanetti? Emre’nin mezarına gidip saatlerce oturduğu oldu. Sanki Emre’den izin istiyordu, onu affetmesini diliyordu. Ama Elif’in yalnızlığını görmek, onun gözlerindeki acıyı silme isteği, Demir’in tüm mantığını altüst ediyordu. O kadın, yeniden gülmeliydi. Ve belki, o gülüşün sebebi kendisi olabilirdi.
Bir öğleden sonra, Zeynep okuldayken, Elif ve Demir Emre’nin eşyalarını düzenliyorlardı. Emre’nin eski bir fotoğraf albümü ellerine geçti. Sayfaları çevirirken, eski anılar canlandı. Bir fotoğrafta Emre, Elif ve Demir, üniversite yıllarından kalma, genç ve hayat dolu üçlüydü. Elif’in gözleri doldu. “Ne kadar mutluydum,” diye fısıldadı. Demir, albümü kenara koyup Elif’in karşısına oturdu. Gözlerinin içine baktı. “Hala mutlu olabilirsin Elif,” dedi sesi titreyerek. “Hayat bitmedi. Emre senin mutlu olmanı isterdi.” Elif’in gözleri doldu. “Nasıl? Onsuz nasıl mutlu olabilirim?” Demir’in eli, Elif’in yanağına uzandı. Başparmağı, gözyaşını usulca sildi. O an, havada elektriklenmiş bir sessizlik oluştu. Göz göze geldiler. Tüm korkuları, tüm vicdan azapları o an eridi gitti. Demir yavaşça yaklaştı ve dudaklarını Elif’in dudaklarına değdirdi.
Bu ilk öpücük, hem günahkârca hem de kurtarıcıydı. Elif, yıllardır hissetmediği bir sıcaklığı ve ait olma hissini iliklerine kadar hissetti. Ama aynı anda, içindeki sesler yankılanmaya başladı: “İhanet! İhanet!”
İlişkileri, çalınmış anlardan ibaret bir gölgeye dönüştü. Zeynep uyuduktan sonra fısıltılar, kapılar kapandıktan sonraki gizli dokunuşlar. İkisinin de yüzlerinde, hem yeni keşfedilen bir aşkın ışıltısı hem de derin bir suçluluk duygusunun gölgesi vardı. Arkadaş çevresinde, komşular arasında, Emre’nin ailesi içinde fısıltılar dolaşmaya başlamıştı. Demir’in Elif’e olan ilgisi, artık sadece “dostane yardım” olarak algılanmıyordu. Elif’in kayınvalidesi, Suna Hanım, birkaç kez iğneleyici imalarda bulunmuş, “Emre’nin kemikleri sızlar,” minvalinde sözler sarf etmişti. Bu sözler, Elif’in zaten yorgun olan ruhuna zehir gibi işliyordu.
Elif, Demir’le her yeni güne başlarken, bir yandan onu sevdiği için mutluluk duyuyor, diğer yandan ise Emre’ye karşı işlediğini düşündüğü bu “suç”la boğuşuyordu. Emre’nin mezarını ziyaret ettiğinde, sanki toprağın altından onun hayaleti ona bakıyor, onu yargılıyordu. Demir ise bu yükü tek başına taşımaktan yorulmuştu. Elif’i korumak istiyordu ama aynı zamanda gizliliğin yarattığı gerginlik de ikisini yıpratıyordu.
Bir akşam, Demir’le bir restoranda buluşmuşlardı – elbette Zeynep’i bir arkadaşına bırakarak, “iş yemeği” bahanesiyle. Elif, yine diken üstündeydi. Her an bir tanıdık görebilir endişesiyle tetikteydi. Demir, onun gerginliğini fark etti. Elif’in elini tuttu. “Böyle nereye kadar gidecek Elif?” diye sordu, sesi yorgundu. “Bu gizlilik, bizi tüketiyor. Benimle gerçekten olmak istiyorsan, bunu açıkça yaşamalıyız.”
Elif’in gözleri doldu. “Bunu nasıl yaparım Demir? Herkes bizi yargılayacak. Emre’nin ailesi, bizim ortak dostlarımız… Zeynep bile anlamayacak.”
Demir derin bir nefes aldı. Gözlerinde derin bir acı vardı. “Belki de bilmen gereken şeyler var Elif. Belki o zaman bu kadar suçluluk duymazsın.” Elif şaşkınlıkla Demir’e baktı. “Nelerden bahsediyorsun?” Demir, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Sanki büyük bir yükün altındaydı. “Emre… Emre senin bildiğin gibi biri değildi Elif. Onun da sırları vardı.”
Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ne sırrı? Ne saçmalıyorsun Demir?”
Demir, gözlerini Elif’ten kaçırdı. “Emre’nin başka biri vardı Elif. Uzun zamandır. Ben biliyordum. Ona defalarca söyledim, ‘Elif’e anlat,’ diye. Ama yapamadı. Yapamadan gitti.”
Elif’in dünyası, ikinci kez başına yıkıldı. Beyni, Demir’in sözlerini işlemekte güçlük çekiyordu. Emre… Emre’nin başka bir kadını mı vardı? O mükemmel koca, o sonsuz aşk, bir yalandan mı ibaretti? Gözlerinde, şaşkınlığın, ihanetin ve öfkenin acı bir karışımı belirdi. “Neden şimdi söylüyorsun? Neden bana daha önce söylemedin?” diye bağırdı, sesi masadaki diğer müşterilerin dikkatini çekecek kadar yüksekti.
Demir’in gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. “Söyleyemedim Elif. Emre’nin anısını kirletmek istemedim. Onun en yakın arkadaşıydım. Onu korumak istedim. Ama aynı zamanda, senin için de kahroluyordum. Onun yalanlarıyla yaşamanı izlemek… Bu yükü daha fazla taşıyamadım. Özellikle de sana karşı hislerim güçlenince. Senin Emre’ye olan vefasızlığından duyduğun suçluluğu görmek, bildiğim bu gerçeği saklarken beni mahvediyordu.”
Elif, masaya yığıldı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Tüm hayatı, tüm anıları, bir anda sahte bir resme dönüşmüştü. Emre’ye duyduğu aşk, şimdi ihanetle, öfkeyle zehirleniyordu. Ama bu öfkenin içinde, tuhaf bir rahatlama da vardı. Sırtındaki o ağır vicdan yükü, bir nebze olsun hafiflemiş gibiydi. O, Emre’ye değil, bir hayale ihanet etmişti. Emre’nin kendisi, ona zaten ihanet etmişti.
Restorandan nasıl çıktıklarını, arabaya nasıl bindiklerini hatırlamıyordu Elif. Demir, sessizce araba kullanıyordu. Elif’in kalbi hem paramparça olmuş, hem de garip bir şekilde özgürleşmişti. Hayatı boyunca doğru sandığı her şey altüst olmuştu. Ama şimdi, bu yıkıntının ortasında, Demir’in elini hissetti. Elini kavrayan sıcaklık, ona gerçek bir teselli, gerçek bir umut veriyordu.
Ertesi gün, Elif Zeynep’i okula bıraktıktan sonra, ilk kez Emre’nin mezarına gitti ve içinde en ufak bir suçluluk duymadan ona veda etti. Öfke vardı, acı vardı, ama artık “ihanet” duygusu yoktu. Mezarlığın çıkışında, telefonuna gelen mesajla duraksadı. Demir’dendi: “Seninle her şeye yeniden başlamak istiyorum Elif. Tüm zorluklara rağmen. Benimle misin?”
Elif, titreyen parmaklarıyla cevap yazdı. Kalbi, uzun zaman sonra korkudan değil, umuttan dolayı hızla atıyordu. “Seninleyim Demir. Tüm zorluklara rağmen.”
İkisi de biliyordu ki, önlerinde zorlu bir yol vardı. Toplumun yargıları, Emre’nin ailesinin tepkileri, Zeynep’e bu durumu nasıl açıklayacakları… Ama Elif, ilk kez, Emre’nin gölgesinden çıkarak kendi hayatını inşa etmeye hazırdı. Küllerinden yeniden doğan bir aşkın, acı gerçeklerle harmanlanmış, ama her şeye rağmen sahici ve güçlü bir aşkın başlangıcıydı bu.
