yasak aşk
Gönül Kesiği
Elif, kocasının kahkahalarıyla yankılanan o sofrada, tabağındaki zeytinyağlı sarmaya boş gözlerle bakıyordu. Bayramdı. Sofradaki yirmi küsur akrabanın arasında, bir tek kendisi yokmuş gibi hissediyordu. Kendi ailesi uzaktaydı, Can’ın ailesi ise, ne kadar kalabalık olursa olsun, onun içine sızamadığı, yüzeyde kaldığı bir denizdi. Can, telefonuyla meşgul, iş ortaklarıyla yaptığı şakaları anlatıyor, kendi yarattığı dünyada mutlu mesut kulaç atıyordu. Elif’in eli, Emre’nin yanağını okşadı. Altı yaşındaki oğlu, büyükbabasının dizinde, Elif’in hissettiği bu yabancılıktan habersiz, etrafındaki curcunaya karışmıştı.
Kapı çaldı. O an, her zamanki gürültülü sohbetler anlık bir sessizliğe büründü. Mert gelmişti. Can’ın küçük kardeşi. Ailenin “aykırı” çocuğu. Ressam. Gür saçları, düşünceli gözleri ve sanki her an kayıp gidecekmiş gibi duran dağınık tavrıyla odaya girdi. Herkes onu kucaklarken, Elif’in bakışları istemeden ona kaydı. Mert, her zaman, diğerlerinden farklı bir enerji taşırdı. Sanki bu dünyaya ait değil de, renklerin ve fırça darbelerinin dünyasından bir anlığına kopup gelmişti.
Gözleri kesişti. Bir an. Saniyenin binde biri belki. Ama o bir an, Elif’in ruhunda yankılandı. Mert’in gözlerinde ne vardı? Bir anlama, bir tanıma, Elif’in kendi içinde taşıdığı o gizli melankoliyi fark etmiş gibi bir ifade. Gülümsedi Mert, samimi ve biraz da mahcup. Elif başını çevirdi, yüzüne bir sıcaklık yayıldığını hissetti. Bu, uzun zaman sonra hissettiği ilk güçlü histi ve onu aynı anda hem korkutmuş hem de heyecanlandırmıştı.
Sonraki haftalar, Mert aile evine daha sık uğramaya başladı. Resmi nedeni, annesinin tansiyonunu kontrol etmek, babasının bahçedeki işlerine yardım etmekti. Ama Elif biliyordu, bu bahanelerin ardında başka bir şeyler daha vardı. Can, iş seyahatlerine çıkıyor, çoğu zaman Elif’i ve Emre’yi kayınvalidesinin yanında bırakıyordu. Böylece Elif ve Mert’in yolları, sıklıkla, beklenmedik anlarda kesişiyordu.
Mert, Emre ile inanılmaz bir bağ kurmuştu. Birlikte bahçede karıncaları izler, taşları renklendirir, gökyüzündeki bulutlara isimler takarlardı. Elif, onları izlerken, Can’ın Emre ile hiç bu kadar çocukça ve içten bir ilişki kuramadığını fark etti. Can, hep daha “büyük adam” edasında, mesafeliydi. Mert ise, Emre’nin dünyasına girmeyi biliyordu. Bir öğleden sonra, Emre’nin çizdiği bir resmi incelerken, Mert’in başını hafifçe Elif’e çevirip, “Biliyor musun yenge, çocukların dünyası, yetişkinlerin unuttuğu tüm sihri barındırıyor,” deyişini hatırladı. Elif gülümsedi. “Sanırım bazıları için bu sihri hatırlamak daha kolay oluyor,” diye mırıldandı. Mert’in gözleri bir anlığına Elif’in gözlerine kilitlendi, sanki o sihirli dünyanın anahtarının onda olduğunu anlamış gibiydi.
Sohbetleri derinleşmeye başladı. Başlangıçta havadan sudan, sonra sanattan, hayattan, beklentilerden. Elif, Can’a asla anlatamadığı hayal kırıklıklarını, içindeki boşluğu, anlamsızlık hissini Mert’le konuşurken buldu. Mert, onu yargılamadan dinliyor, anlamlı bakışlarla onaylıyordu. Onun yanında kendini “görüldüğünü” hissediyordu. Sanki Mert, Elif’in dış kabuğunun ardındaki kırılgan ruhunu fark etmiş ve ona dokunmaya cüret etmişti.
Bir akşam, Can’ın uzun süreli bir iş gezisinde olduğu zamanlardı. Elif, Emre ile kayınvalidesinin evindeydi. Kayınvalidesi, akşam yemeğinden sonra yorgunluktan erken uykuya daldı. Mert de o gün annesini ziyarete gelmiş, onlarla kalmıştı. Emre, salonda kanepede uyuyakalmıştı bile. Elif ve Mert, bahçedeki bankta, yıldızların altında sessizce oturuyorlardı. Hava hafif serindi ama Elif’in içi nedense ısınıyordu.
“Bazen,” dedi Mert, sessizliği bozarak, “hayatın bize sunulandan çok daha fazlası olduğunu hissediyorum. Ama o fazlalığa nasıl uzanacağımızı bilemiyoruz.”
Elif başını salladı. “Ben de öyle hissediyorum. Sanki bir kafesin içindeyim ama kafesin kapısı açık. Çıkmaktan mı korkuyorum, yoksa dışarısının hayal ettiğim kadar güzel olmadığını görmekten mi, emin değilim.”
Mert ona döndü. Gözleri karanlıkta parlıyordu. “Belki de güzel olan, kafesin dışı değil, kafesin içindeyken bile hissettiğin o özgürlük arayışıdır.” Elif’in eline uzandı, parmakları hafifçe Elif’in elinin üstüne değdi. Elektrik çarpmış gibiydi. İkisi de aynı anda, anlık bir irkilmeyle ellerini çekti. Ama dokunuş, havada asılı kalmıştı. Sözsüz bir itiraf gibi.
Elif o gece uyuyamadı. Mert’in dokunuşu, sözleri zihninde dönüp duruyordu. Vicdan azabı, Can’a karşı duyduğu suçluluk bir yanını kemirirken, diğer yanı Mert’e karşı duyduğu bastırılamaz çekimle yanıyordu. Bir çıkış yolu arıyordu, bir nefes alma boşluğu. Ve Mert, o boşluğu temsil ediyordu.
Sonraki haftalar, gizli buluşmalar başladı. Bazen Emre’yi parka götürme bahanesiyle, bazen kayınvalidesine yardım etmeye giderken. Bakışlar uzadı, küçük dokunuşlar çoğaldı, sözler imalılaştı. Her buluşma, bir öncekinden daha tehlikeli, daha tutkulu bir hal alıyordu. Herkesten saklanan bu küçük sırlar, Elif’i hem korkutuyor hem de uzun zamandır hissetmediği bir canlılıkla dolduruyordu.
Mert, Elif’in bir resmini yapmaya başlamıştı. Kendi atölyesinde, sadece ikisinin bildiği bir sır olarak. Elif, poz verirken, Mert’in gözlerinde yanan ateşi görüyordu. Fırça darbeleri, sadece tuvale değil, sanki Elif’in ruhuna işliyordu. Bir öğleden sonra, atölyenin loş ışığında, Mert fırçasını bırakıp Elif’e yaklaştı. Yüzünü avuçlarının arasına aldı.
“Elif,” diye fısıldadı, sesi titriyordu. “Ben… ben sana âşık oldum.”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Aşk, bu kelime, o kadar uzun zamandır hayatında yoktu ki, kulağına yabancı ve aynı zamanda inanılmaz derecede tanıdık geliyordu. “Ben de,” diye fısıldadı, “Ben de sana Mert.”
Dudakları buluştu. İlk öpücük. Atölyenin duvarları, yasak bir sırrın şahidi oldu. O an, Elif’in tüm dünyası değişti. Geçmiş, gelecek, sorumluluklar, her şey o öpücüğün büyüsüyle buharlaşıp gitmişti.
Elif, Can’a karşı daha soğuk, daha mesafeli davranmaya başlamıştı. Can, bu değişimi fark etse de, Elif’in “yorgunluk” veya “kadınlık halleri” bahaneleriyle geçiştiriyordu. Ancak Can’ın içindeki şüphe tohumları ekilmişti bir kere. Elif’in ruhu paramparça olmuştu. Bir yanı Mert’e koşmak, diğer yanı Emre ve ailesinin dağılma düşüncesiyle sarsılıyordu.
Can, bir akşam, Elif’in telefonunun ışığının yandığını gördü. Merakla eline aldı. Mert’ten gelen bir mesaj. Sıradan bir “Nasılsın yenge?” mesajı. Ama Can’ın kafasında şimşekler çaktı. Kardeşinin Elif’e bu kadar sık mesaj atması, Elif’in son zamanlardaki hali… Bir şeyler uyuşmuyordu. Şüpheleri, içten içe büyümeye başladı. Sessizce, Elif’i ve Mert’i takip etmeye karar verdi.
Bir öğleden sonra, Can’ın en büyük kabusu gerçek oldu. Elif ve Mert, şehrin kalabalık parkında, herkesten uzakta, bankta oturmuş konuşuyorlardı. Yağmur hafiften çiseliyordu. Can, bir ağacın arkasına saklanmış, onların yüz ifadelerini, beden dillerini okuyordu. Kelimeleri duyamıyordu ama Mert’in Elif’in elini tuttuğu, Elif’in başını onun omzuna yasladığı o an, her şeyi anlatıyordu. Can’ın dünyası başına yıkılmıştı. Kardeşi ve eşi. Ailenin temel taşları…
Can, yıkılmış bir adam olarak eve döndü. Ama ailesinin parçalanmasını istemiyordu. Oğlu Emre’nin geleceği, ailesinin adı, her şey gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Kararını verdi. Saklayacaktı. Kimseden ses çıkarmayacaktı. Ama bir şeyler yapmak zorundaydı.
Can, Elif’e hiçbir şey belli etmedi. Hatta tam tersi. Ona karşı daha ilgili, daha anlayışlı davranmaya başladı. İşten erken geliyor, Elif’e çiçekler alıyor, eskiden hiç yapmadığı gibi Emre ile parka gidiyordu. Elif şaşkınlık içindeydi. Can’ın bu ani değişimi, onun vicdan azabını daha da artırıyordu.
Bir öğleden sonra, kayınvalide Elif’i yanına çağırdı. Direkt konuya girmedi ama “aile onuru”, “sadakat”, “çocukların geleceği” üzerine uzun uzun konuştu. “Evlilik, kızım,” dedi yaşlı kadın, Elif’in elini tutarak, “bir gemidir. Bazen fırtınalara yakalanır, sarsılır. Ama kaptan, o gemiyi batırmamak zorundadır. Hele ki içinde masum canlar varken.” Gözleri Elif’in gözlerindeydi. Sözlerinde Mert’in adı geçmiyordu ama Elif, mesajı çok net almıştı. Kayınvalide her şeyi biliyordu ya da en azından hissediyordu.
Mert, Elif’e her şeyin açığa çıktığını, kaçmaları gerektiğini söyledi. “Elif,” dedi, “buna daha fazla dayanamayız. Ya her şeyi göze alıp gideriz, ya da sonsuza dek bu acıyla yaşarız.”
Elif çaresizdi. Can’ın son zamanlardaki değişimi ve kayınvalidesinin sözleri, onu iki arada bir derede bırakmıştı. Emre’yi bırakamayacağını, bu ailenin dağılmasına izin veremeyeceğini biliyordu. Aşk mı, annelik mi, aile mi? Seçim yapmak zorundaydı.
Bir akşam, şehrin sakin bir köşe kafesinde, Mert’le son kez buluştu. Yüzü solgundu, gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Mert, onun durumunu görünce, en kötü senaryoyu anlamıştı.
“Bitti Mert,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Bitti. Emre’yi bırakamam. Bu aileyi yıkamam. Annenin, babanın yüzüne bakamam.”
Mert’in gözleri doldu. Elif’in elini tuttu. “Ama biz? Bizim aşkımız?”
“Bizim aşkımız,” diye fısıldadı Elif, “kalbimizde yaşayacak. Ama bu dünyada ona yer yok.”
Acıyla vedalaştılar. Ayrılık, her iki kalbe de derin bir kesik atmıştı. Elif, o kafeden çıkarken, ruhunun bir parçasını orada, Mert’le birlikte bırakmıştı.
Yıllar geçti. Elif, Can ve büyümüş Emre ile bir aile yemeğindeydi. Emre, şimdi genç bir delikanlıydı. Başarılı bir öğrenciydi ve Can’la gurur duyuyordu. Dışarıdan bakıldığında, kusursuz bir aile tablosuydu. Can, işinde daha da ilerlemiş, Elif ise tüm zamanını oğluna ve evine adamıştı. Ama Elif’in gözleri, o sofradaki neşeli kalabalığa bakarken bile, hep bir boşluğa takılı kalıyordu.
Bazen bir derginin kapağında, bazen bir sanat galerisinin açılış haberinde Mert’i görürdü. Saçları daha da uzamış, gözlerindeki derinlik artmıştı. Resimleri, eleştirmenlerden tam not alıyor, uluslararası sergilerde boy gösteriyordu. Her görüşünde, Elif’in ruhundaki o “kesik” sızlardı. Yasak aşkın açtığı yara asla kapanmamıştı; sadece derinleşmiş ve kabuk bağlamıştı.
Elif, hayatının en zor kararını verişinin bedelini ömür boyu ödeyecekti. Sevdiği adamdan vazgeçerek hayatta kalmış ama bir parçası ölmüştü. Her gece başını yastığa koyduğunda, Mert’in gözlerindeki o anlamlı bakışı, elindeki sıcak dokunuşu hatırlardı. Ve bilirdi ki, bazı aşklar sadece kalpte yaşar, hiç gün yüzü görmeden, sonsuza dek bir sır olarak. Elif’in gönül kesiği, onunla birlikte yaşlanacak, sessiz bir anıt gibi, iç dünyasının en derin köşesinde duracaktı.
