Aile draması

Yitik Seslerin Yankısı

10 dakikalık okuma · 1836 kelime

Kentin soğuk ışıkları, Can’ın cam kuledeki ofisinden içeri sızarken, kazandığı her şeyin aslında hiçbir şey olduğunu fısıldıyordu kulağına. Yirmi beşinci kattan İstanbul’a bakarken, binaların keskin hatları, onun hayatının da ne denli keskin ve ayrık çizgilerle örüldüğünü hatırlatıyordu. Başarılı bir mimardı, adı sektörde saygıyla anılırdı. Genç yaşta kurduğu şirket, şimdi milyonlarca liralık projelere imza atıyordu. Ama bu şehrin kalabalığı içinde dahi, Can’ın ruhu garip bir boşlukla yankılanıyordu. Tam da bu hisle boğuşurken, eski bir meslektaşından gelen o e-posta, geçmişin tozlu kapılarını araladı. Konu, bir kütüphane restorasyon projesiydi, ancak e-postanın sonundaki not, Can’ın bütün huzurunu kaçırdı: “Bu arada, eski sevgilin Elif’in durumu pek iyi değilmiş. Kitabevi kapanmak üzere diyorlar, ne yazık ki…”

Elif… Bu isim, Can’ın zihninde bir şimşek gibi çaktı. Gözlerini kapattığında, taze boya kokulu, eski kitaplarla dolu, her köşesi hikaye anlatan o dükkanın loş ışıkları canlandı. Yirmi yıl önce, o kitapçı, Can’ın tek sığınağı, Elif ise tüm dünyasıydı. Üniversite son sınıftayken, Can’ın kariyer planları ve Elif’in naif hayalleri kesişmiş, sonra da acımasızca ayrılmıştı. Can, büyük bir şirketten gelen cazip teklifi, Elif’in mütevazı kitapçı hayaline tercih etmişti. Hayallerini değil, hayatını seçtiğini söylemişti ona. Hatta daha da kötüsü, Elif’in hamile olduğu haberini duyduğunda, korku ve sorumluluktan kaçış hevesiyle, Elif’i ve karnındaki bebeği arkasında bırakmıştı. Gençliğin acımasızlığı mıydı, yoksa korkaklığı mı, hâlâ anlayamamıştı. Pişmanlık, yıllar içinde ağırlaşan bir yük gibi omzuna çökmüştü. Şimdi bu e-posta, Can’ı geçmişin tortusuyla tekrar yüz yüze getiriyordu. Kitabevi kapanmak üzereymiş… Peki ya Elif? Ya çocuk?

Günler sonra, Can kendini yıllardır ayak basmadığı o eski mahallede buldu. Sanki zaman, burayı unutmuştu. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, begonvil sarmaşıklı cumbalı evler… Her adımda, içini çocukluğunun ve Elif’li gençliğinin hatıraları kaplıyordu. Kitabevinin önünde durduğunda kalbi göğsünü zorladı. Camdaki soluk tabelada “Elif’in Kitaplığı” yazıyordu. Kapısı yarı aralık, içeriden gelen hafif bir müzik sesi ve toz kokusu, onu yirmi yıl öncesine fırlattı. İçeri girdiğinde, yaşlanmış ama hâlâ bakışlarında o tanıdık ışığı taşıyan Elif’le göz göze geldi. Elif, ellerini önlüğüne silerken şaşkınlıkla baktı. Yüzünde önce bir şaşkınlık, ardından derin bir hüzün ve en sonunda buz gibi bir öfke belirdi.

“Can?” Sesindeki soğukluk, Can’ın içini titretti. “Yıllar sonra ne işin var burada?”

Can, kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştı. “Ben… Duydum ki… Kitabevinin durumu pek iyi değilmiş.”

Elif acı bir gülümsemeyle “Senin umurunda mı?” dedi. “Oysa hatırladığım kadarıyla, sen kitaplardan çok daha büyük ‘projelerle’ ilgilenirdin.”

İşte orada, kelimelerin keskin bıçakları birbirine çarpıyordu. Can, başını eğdi. “Özür dilerim Elif. Ben…”

“Özür mü?” Elif’in sesi yükseldi. “Yirmi yıldır hiç aklına gelmeyen bir özür mü bu? Şimdi mi aklına geldi? Neden? Vicdanını rahatlatmak için mi?”

O sırada kitabevinin arkasından, elinde kalın bir romanla genç bir kız çıktı. On yedi, belki on sekiz yaşlarındaydı. Uzun, dalgalı kumral saçları, Elif’in gençliğini hatırlatıyordu. Ama bakışlarındaki keskin merak ve yüzündeki o tanıdık çene hattı… Can’ın nefesi kesildi. Deniz. O, Can’ın kaçtığı, terk ettiği, varlığını bile yıllarca inkâr ettiği çocuğuydu.

Deniz, annesine dönerek “Kim bu anne?” diye sordu. Sesi, Can’ın kulağında binlerce yitik melodi gibi yankılandı.

Elif, Can’a ters bir bakış atarak “Eski bir tanıdık, Deniz. Senin için gelmiştim Can. Gidebilirsin,” dedi.

Can’ın boğazı düğümlenmişti. Deniz’i orada, kanlı canlı görmek, tüm hayatını sorgulatmasına neden oldu. O an, milyonlarca liralık projelerin, cam kulelerin, ödüllerin hiçbir değeri olmadığını anladı. Boşluk hissinin nedeni, tam da bu anda, karşısında duruyordu.

Sonraki günler Can için bir işkenceye dönüştü. Elif’in yanına yaklaşamıyor, Deniz’le konuşmaya cesaret edemiyordu. Mahallede bir otelde kalıyor, her gün Elif’in Kitaplığı’nın karşısındaki çay bahçesinde saatlerce oturuyordu. Deniz’i görüyordu; ders çalışırken, kitapları dizerken, arada telefonunda bir şeyler karalarken. Annesine yardım ediyor, bazen sinirli, bazen neşeliydi. Can, uzaktan izlerken, yirmi yıllık bir babalık özlemiyle yanıp tutuştuğunu hissetti. Bu, daha önce hiç tanımadığı bir duyguydu.

Bir akşam, Elif’in yakın arkadaşı Ayşe ile karşılaştı. Ayşe, Elif’e göre daha ılımlıydı ama yine de Can’a karşı temkinliydi. “Kitabevi batmak üzere Can,” dedi Ayşe iç çekerek. “Elif direniyor ama borçlar boğazına kadar gelmiş. Deniz de bu durumdan çok etkileniyor. Üniversite sınavı var, burslu okumak istiyor ama aklı annesinde.”

Can, bu bilgiyi duyunca daha da sarsıldı. Gizlice yardım etmek istedi, bir çek yazmayı düşündü ama Elif’in bunu asla kabul etmeyeceğini biliyordu. Bir plan yapmalıydı. Elif’in ona güvenmesini, en azından onu dinlemesini sağlamalıydı.

Ertesi sabah, Can kendini Elif’in Kitaplığı’nda buldu. Elif, onu görünce gözlerini devirdi. “Yine mi sen? Defolup gider misin Can? Bizi rahat bırak!”

“Dinle beni Elif, yalvarırım,” dedi Can, sesi titreyerek. “Bu sefer kaçmayacağım. Sana yardım etmek istiyorum. Ne olursa olsun, bu kitabı birlikte kurtaralım.”

Elif kahkahayla güldü, ama gözleri dolmuştu. “Sen mi? Sen mi beni kurtaracaksın? Sen yirmi yıl önce beni yarı yolda bırakan adam değil misin? Benimle birlikte bu kitapları da terk etmedin mi?”

“Evet,” dedi Can, gözlerinin içine bakarak. “Yaptım. Ve bu hayatımın en büyük hatasıydı. Ama artık kaçmayacağım. Sana parayla yardım etmek istemiyorum. Bilgimle, tecrübemle yardım etmek istiyorum. Bu dükkanı onaralım, yeni bir ruh katalım. Belki yeni bir iş modeliyle canlandırabiliriz. İnan bana, bunu senden çok istiyorum.”

Elif’in yüzünde şüpheyle karışık bir merak belirdi. Can, günlerce kitapçıda gönüllü olarak çalıştı. Tozlu rafları sildi, kırık sandalyeleri tamir etti, elektrik arızalarını giderdi. Elif ilk başta soğuk davransa da, Can’ın samimiyetini görmeye başladı. Can, bir zamanlar nefret ettiği, hor gördüğü basit işleri büyük bir hevesle yapıyordu. Akşamları ise gizlice, kitabevinin finansal durumunu inceleyip, yeni fikirler üretiyordu.

Deniz, Can’ı dikkatle izliyordu. Bu yeni “müşteri” ya da “yardımcı”, annesine karşı nazikti ve kitabeviyle içtenlikle ilgileniyordu. Bir gün, Can rafları düzenlerken, Deniz yanına yaklaştı.

“Sen kimsin?” diye sordu, sesi gençliğinin getirdiği bir meydan okumayla doluydu. “Annem seni eskiden tanıyor, değil mi?”

Can, yutkundu. Yüzündeki gerginliği Deniz’in fark etmediğini umuyordu. “Evet, çok eskiden,” dedi. “Annenle üniversiteden arkadaşız.”

“Peki neden şimdi buradasın?” Deniz’in gözleri şüpheyle kısıldı. “Annem kimseyi kolay kolay içeri almaz.”

Can, tam cevap verecekken, Deniz’in elindeki kitaba gözü takıldı. Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ü. “Kafka’yı mı okuyorsun?” diye sordu, şaşkınlıkla.

“Evet. Neden?”

“Ben de çok severim Kafka’yı. Özellikle ‘Dönüşüm’ü. İnsanın kendini birdenbire tanınmaz bir yaratık olarak bulması… Kulağa tanıdık geliyor.” Can acı bir gülümseme ekledi.

Deniz, Can’ın bu cevabına şaşırmış, yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti. İlk kez, aralarında buzlar erimiş gibi hissetti. Can, Deniz’le kitaplar hakkında konuşmaya başladı. Müziğe olan ilgisini öğrendi, resim yaptığını keşfetti. Deniz, annesine hiç benzemeyen, kendi içinde bir dünya kurmuş, hassas ve zeki bir gençti. Can, her geçen gün Deniz’in dünyasına daha çok çekildiğini hissetti. Yirmi yıl boyunca kayıp olan bir babalık sevgisi, içinde tomurcuklanmaya başlamıştı.

Ancak sır perdesi sonsuza dek süremezdi. Bir akşam, Can’ın eski şirketinden bir iş arkadaşı, onu mahallede görmüş ve Elif’in kitabevine kadar takip etmişti. Eski ortağı, Can’ı Elif ve Deniz’le birlikte görünce şaşkınlığını gizleyemedi. “Can! Ne işin var burada? Bunlar da kim?” dedi, sesi yüksek ve patavatsızdı.

Bu ses, kitabevinin arkasından gelen Elif’i ve üst kattan inen Deniz’i hemen oraya çekti. Eski ortağın ağzından “Yirmi yıl önce kaçtığın kadın ve çocuğun mu?” sözleri döküldüğünde, kitabevine bir sessizlik çöktü. Deniz’in gözlerindeki şaşkınlık, yerini hızla öfkeye bıraktı. Elif’in yüzü bembeyaz kesildi.

“Ne diyor bu adam anne?” Deniz’in sesi titriyordu. “Bu adam… Benim babam mı?”

Elif, Can’a baktı. Gözlerinde nefrete yakın bir ifade vardı. “Senin tüm planın buydu değil mi? Sırrı benden saklamak, sonra da kendine bir yer edinmek! Seni bir daha görmek istemiyorum Can! Çık git buradan!”

Deniz, şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla karışık bir öfkeyle Can’a döndü. “Sen benim babam mısın? Yirmi yıl boyunca neredeydin? Neden şimdi geldin? Bizi hiç mi düşünmedin?” Deniz’in sesindeki hayal kırıklığı, Can’ın kalbini paramparça etti. O an, bir daha hiç toparlanamayacağını sandı.

Can, Deniz’in gözlerinin içine baktı. “Evet Deniz,” dedi, sesi çatallanarak. “Ben senin babanım. Ve evet, ben korkak bir adamdım. Gençtim, aptaldım, kariyer hırsına kapılmıştım. Sorumluluktan kaçtım. Anneni ve seni terk ettim. Yirmi yıldır bu hatanın yüküyle yaşıyorum. Başarılı oldum, para kazandım, ama içimde hep bir boşluk vardı. Seninle tanıştığımda, o boşluğun adının ‘sen’ olduğunu anladım. O boşluk, yirmi yıl önce bıraktığım hayatımdı. Seninle annenin bana bir şans vermesi için buradayım. Beni affetmenizi beklemiyorum. Sadece anlamanızı istiyorum. Ben burada olmak, sizin hayatınızda olmak istiyorum. Sana bir baba olmak istiyorum Deniz. Eğer izin verirsen…”

Elif, Can’ın sözlerini dinlerken gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Yirmi yıldır içinde biriktirdiği acı, öfke ve hayal kırıklığı, bir anda su yüzüne çıkmıştı. Ama Can’ın gözlerindeki samimiyet, sesindeki pişmanlık, her şeyi değiştiriyordu. Deniz ise, annesine döndü. Gözlerinde hüzün ve kafa karışıklığı vardı. Tüm hayatı bir yalandan ibaretmiş gibi hissediyordu.

Günlerce süren sessizliğin ardından, Deniz odasına kapandı. Kitabevine gelmiyordu. Elif perişandı. Can da öyle. Bir akşam Elif, Can’ı yanına çağırdı. “Deniz’le konuşmalısın Can,” dedi, sesi yorgun ve bitkindi. “Ona her şeyi anlatmalısın. Onu kaybetmek istemiyorum.”

Can, kapısı hafif aralık olan Deniz’in odasına gitti. İçeriden kısık bir müzik sesi geliyordu. Kapıyı yavaşça çaldı. “Deniz, konuşabilir miyiz?”

Uzun bir sessizlikten sonra, “Gir,” sesi duyuldu.

Can, içeri girdiğinde Deniz, yatağının kenarında oturmuş, elindeki eskiz defterine bir şeyler çiziyordu. Can, yavaşça karşısına oturdu. “Biliyorum, sana çok büyük bir haksızlık ettim,” dedi. “Seni terk ederek, sana ve annene en büyük acıyı yaşattım. Ama bunu neden yaptığımı anlatmak istiyorum. Gençtim, korkaktım. Hırslarıma yenik düştüm. Büyük bir şirketten gelen teklif, bana kurtuluş gibi gelmişti. Sanki o zaman annenin ve senin hayatıma getireceğiniz sorumluluk, benim hayallerimi bitirecekti. Oysa en büyük hayalim, sen ve annenmişsiniz. Bunu yıllar sonra, her şeyi kazanmışken, hiçbir şeyim olmadığını fark ettiğimde anladım.”

Deniz, başını kaldırdı. Gözlerinde hâlâ öfke vardı ama artık merak da okunuyordu. “Şimdi ne istiyorsun?” diye sordu.

“Sana bir baba olmak istiyorum,” dedi Can. “Sana yirmi yıl boyunca veremediğim sevgiyi, desteği, güveni vermek istiyorum. Seninle kayıp yılları geri getiremeyiz, biliyorum. Ama kalan yılları birlikte yaşayabiliriz. Seni tanımak istiyorum Deniz. Hayallerini, korkularını, neşeni… Senin bir parçan olmak istiyorum.”

Deniz’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Can’ın samimiyeti, onun içindeki buzları kırmaya başlamıştı. Annesinin yaşadığı tüm zorlukların, Can’ın bu kararıyla başladığını biliyordu. Ama aynı zamanda, Can’ın sesindeki içten pişmanlık ve sevgi, inkar edemeyeceği kadar gerçekti.

Ertesi gün, Elif’in Kitaplığı’nda bir mucize gerçekleşti. Can, tüm mimarlık bilgi ve tecrübesini kullanarak, kitabevi için yepyeni bir proje hazırlamıştı. Mekanı modernize edecekti, bir kafeterya bölümü ekleyecek, sanatsal etkinlikler düzenleyecekti. Ve bu projeyi tamamen kendi kaynaklarıyla finanse edecekti. Ancak asıl sürpriz, Deniz’den geldi. Deniz, annesine ve Can’a bir teklifte bulundu. Kitabevinin yeni logosunu, duvar resimlerini ve tanıtım materyallerini kendisi tasarlayacaktı. Bu, onun için sadece bir iş değil, aynı zamanda annesi ve Can’ın ortak geçmişiyle, geleceğiyle yüzleşme ve uzlaşma süreciydi.

Kitabevinin açılış günü, mahallede bir şenlik havası vardı. Elif, yıllar sonra ilk kez bu kadar gülümsüyordu. Can, onun bu gülümsemesinde, yirmi yıl önceki aşkın pırıltısını gördü. Ama bu sefer daha olgun, daha derin bir pırıltıydı bu. Deniz, tasarladığı logo ve afişlerle gurur duyuyordu. Müşteriler içeri girerken, o, içindeki sanatçı ruhuyla adeta ışıldıyordu.

Can, açılış kalabalığının arasından sıyrılıp, Elif’in yanına yaklaştı. “Teşekkür ederim Elif,” dedi, sesi minnetle doluydu. “Bana bu ikinci şansı verdiğin için.”

Elif, Can’ın gözlerine baktı. Yüzünde artık öfkenin yerini, anlayış ve umut almıştı. “Bu ikinci şans sadece senin için değil Can,” dedi, gülümseyerek. “Benim için de, Deniz için de. Belki de hepimiz için yitik seslerin yankılarını dindirme şansı.”

Can, Deniz’e baktı. Deniz, müşterilerden biriyle sohbet ediyordu, yüzünde bir huzur vardı. Can, hayatında ilk kez gerçek bir boşluğun değil, gerçek bir doluluğun tadını çıkarıyordu. Geçmişi silinemezdi, acıları unutulamazdı. Ama şimdi, o acıların üzerinde, yeni ve umut dolu bir gelecek inşa ediliyordu. Ve bu, Can’ın tüm cam kulelerinden, tüm ödüllerinden daha değerliydi. İkinci şans, geçmişi silmek değil, yeni bir başlangıç için cesaret bulmaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top