Aile dramı
Geçmişin Kıyısında Bir Veda Dansı
Kafenin buğulu camından süzülen şehir ışıkları, Elif’in elindeki kahve fincanında dans ediyordu; ama o ışıklar, kalbindeki buz dağını eritmeye yetmiyordu. İstanbul’un yorucu ritmi, yirmi dokuz yıllık hayatının her köşesini sarmış, onu görünmez bir ağın içine hapsetmişti. Başarılı bir marka yöneticisiydi, göz alıcı bir dairede yaşıyor, şık arabalar kullanıyordu. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahipti; oysa içinde, on yıldır kapanmayan bir boşluk vardı. Boşluğun adı, Deniz’di.
Telefonunun ekranı aniden parladı, Leyla’dan bir mesaj: “Elif’im, düğünüme geliyorsun değil mi? Sensiz olmaz, baş nedimem sen olacaksın. Bu hafta sonu Ege’ye bekliyorum.” Parmakları, mesajı açmak için tereddüt etti. Leyla, üniversite yıllarından beri tek gerçek dostuydu. Ve Leyla’nın düğünü demek, Deniz demekti. Deniz, Leyla’nın nişanlısı Can’ın en yakın arkadaşıydı. Muhtemelen sağdıç olacaktı. Gözlerini kapattı, bir an eski, neşeli Elif’in yüzünü anımsar gibi oldu. O Elif, on yıl önce, Ege’nin mavi sularıyla çevrili küçük kasabasında kalmış, Deniz’le birlikte.
Uçağa bindiğinde, sanki sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da geriye doğru bir yolculuğa çıkıyordu. Kasaba, zamanın dokunuşundan nasibini almamıştı. Aynı taş evler, aynı çiçek kokusu, aynı hafif esinti. Her köşede, Deniz’le geçen bir anı canlanıyordu. Sahilde el ele yürüyüşleri, zeytin ağaçlarının altında çaldığı gitarın sesi, denize karşı edilen yeminler… Kalbi göğsüne sığmıyordu. Bir yanıyla bu karşılaşmadan korkuyor, bir yanıyla da on yıldır içinde taşıdığı o cevapsız soruların yanıtını bulmayı umuyordu.
Leyla, havaalanında onu sarıp sarmaladığında, Elif nefes aldığını hissetti. “Sen geldiğine göre, her şey tamam artık,” dedi Leyla, gözleri parlayarak. “Deniz de az önce Can’la birlikte geldiler. Yarın akşam küçük bir karşılama yemeği ayarladık. İkinizi de bir arada görmek ne güzel olacak.” Elif’in midesi düğümlendi. Kaçışı yoktu.
Akşam yemeği, Leyla’nın aile evinin bahçesinde, yıldızların altında düzenlenmişti. İçeri adım attığında, ilk gözleri onu aradı. Köşede, Can’la hararetli bir sohbete dalmış, her zamanki gibi ciddi ama karizmatik haliyle duruyordu. Saçları biraz daha kısa, omuzları daha geniş, ama gözlerindeki o tanıdık parıltı aynıydı. On yıldır ilk kez, Deniz’i gördü. Zaman, onun üzerinden bir buldozer gibi geçmiş, ama onu daha da olgunlaştırmıştı. Elif’i fark ettiğinde, bakışları bir anlık kesişti. Tanıdık bir elektriklenme, buz gibi bir mesafe. Başını hafifçe sallayarak selam verdi, Elif de aynı şekilde karşılık verdi. O an, havada on yılın ağırlığı, söylenmemiş sözlerin yığını asılı kaldı.
Leyla, heyecanla elinden tuttu. “Deniz! Baksana kim geldi!” Deniz gülümsedi, sahte ve nazik bir gülümseme. “Elif, hoş geldin. Ne zamandır görüşememiştik.” Sesi, hatırladığından daha derin, daha kontrollüydü. “Hoş buldum, Deniz. Sen de iyi görünüyorsun.” Elif’in sesi titrememek için kendini zor tutuyordu. Kısa bir hal hatır sormanın ardından, Leyla onları masaya yönlendirdi ve herkes eski günlerden sohbet etmeye başladı. Elif ve Deniz, sanki aralarında görünmez bir duvar varmış gibi, birbirlerinden uzak köşelere oturmuştu. Ancak Elif, her kahkahanın, her anının Deniz’le ilgili olduğunu biliyordu. Göz ucuyla onu izledi; gülümsediğinde, kaşlarını çattığında, bir şeyler anlatırken ellerini kullandığında… Her hareketi, kalbinde bir telin titreşmesine neden oluyordu.
Ertesi gün, düğün hazırlıkları tüm hızıyla devam etti. Elif, Leyla’ya yardım ederken, Deniz de Can’la birlikte orkestra ve diğer detaylarla ilgileniyordu. Onlarca kez aynı ortamda bulundular, ama sadece birkaç kez göz göze gelebildiler. Her seferinde, Elif’in kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Düğün, iki gün sonra yapılacaktı ve Elif bu gerilime daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu.
Bir öğleden sonra, Leyla’nın çiçekçiden sipariş ettiği gülleri almaya Elif gönüllü oldu. Çiçekçi, kasabanın biraz dışındaydı, eski bir seranın içindeydi. Tam çiçekçiden çıkarken, kapıda Deniz’le karşılaştı. Elinde bir buket beyaz zambak vardı. “Bunlar… annem için,” dedi Deniz, bakışlarını kaçırarak. Elif’in kalbi sıkıştı. Deniz’in annesi, Elif’i her zaman kızı gibi sevmişti. Ayrılıklarının ardından da Elif’i hiç suçlamamıştı. “Ona da selam söyle Deniz. Çok özledim teyzeyi.” Deniz başını salladı, yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
“Elif,” dedi aniden, sesi beklenmedik bir tonda. “Sana bir şey sormak istiyorum, eğer uygunsa.” Elif, nefes bile almadan ona döndü. “Tabii, Deniz.” “Neden? Neden hiçbir açıklama yapmadan gittin? Telefonlarıma neden çıkmadın? Neden bir anda yok oldun?” Gözleri, on yılın tüm sorusunu, tüm öfkesini ve tüm acısını taşıyordu.
Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Bu anın gelmesini hem çok istemiş hem de çok korkmuştu. “Ben… ben yapamadım Deniz. Çok korktum.” “Neyden korktun, Elif? Bizim sevgimizden mi? Seninle hayat kurmak istememden mi?” Deniz’in sesi yükselmişti. “Seninle hayat kurmaktan korktum. Büyüklüğünden korktum. Sen hep daha iyi, daha başarılı, daha parlak bir hayatın peşindeydin. Mimar olup İstanbul’a gitmek istiyordun. Ben ise hep bu kasabada, basit bir hayatı hayal etmiştim. Korktum, bir gün beni de geride bırakıp gideceksin diye. Annemle babamın ilişkisi… Çocukluğumdan beri hiç güvenli bir bağ görmedim. Her an dağılacak bir şey gibiydi her şey. Benim için de sen öyleydin. O kadar güzeldi ki, bitecek sandım. Ben bitirmeden, senin beni bitirmenden korktum.”
Deniz, şaşkınlıkla Elif’e baktı. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı, sadece derin bir acıma ve anlayış. “Yani beni terk etmene neden olan, benim seni terk edeceğim korkusu muydu? Elif, sen bana inanmadın mı hiç? Ben sana nasıl hissettiğimi defalarca söyledim. Seni yanımda istedim, nerede olduğumuz önemli değildi. Sen mi beni terk edeceksin, ben mi seni, hiç düşünmedim bile. Ben sadece seni istedim.” Sözleri, Elif’in kalbini bin parçaya böldü. Onu ne kadar incittiğini o an bir kez daha anladı. Kendini affetmesi imkansızdı.
“Biliyorum, çok büyük bir hata yaptım. Seni kırdım, sana haksızlık ettim. Özür dilerim Deniz. Gerçekten çok özür dilerim.” Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Deniz, elindeki zambak buketini yavaşça bir kenara bıraktı ve Elif’e doğru bir adım attı. Onun omuzlarına dokundu. “Elif… Keşke bana söyleseydin. Konuşsaydık. Böyle gitmeseydin.” Sesi fısıltı gibiydi. “On yıldır seni aradım, seni bulmak için her şeyi denedim. Ama sen yoktun. Sonra vazgeçtim. Kabullendim. İkinci bir şansı hak etmediğimi düşündüm.”
O an, kasabanın tüm sesi sustu sanki. Sadece Deniz’in sözleri, Elif’in kalbinde yankılanıyordu. “İkinci bir şansı hak etmediğimi düşündüm.” Bu cümle, on yılın yükünü taşıyordu. O değil, Elif hak etmemişti.
“Ben de öyle düşündüm,” dedi Elif, başını eğerek. “Hala da öyle düşünüyorum. Senin yüzüne bakmaya hakkım yok aslında.” “Hayır, var,” dedi Deniz, sesinde bir kararlılık. “Çünkü sen buradasın ve benimle konuşuyorsun. Bu bile benim için bir başlangıç.”
O akşam, Leyla’nın düğünü başladı. Bahçe, ışıklarla süslenmiş, müzik ve kahkahalarla doluydu. Elif, nedime kıyafeti içinde Leyla’nın yanında dururken, gözleri yine Deniz’i aradı. O, sağdıç olarak Can’ın yanındaydı, şık bir takım elbise içinde her zamankinden daha etkileyiciydi. Nikah töreni sırasında, Leyla ve Can’ın gözlerinde gördüğü aşk, Elif’in yüreğini burktu. Bir zamanlar kendisi de Deniz’le böyle bakışmıştı.
Dans başladığında, Leyla ilk dansı Can’la yaptı. Sonra Leyla, Elif’e yaklaştı. “Hadi Elif, gel artık sen de. Can’la Deniz bekliyor.” Elif, gözleri yine Deniz’i bulduğunda, Deniz’in Can’la konuştuğunu gördü. Bir an sonra Deniz, ona doğru yürümeye başladı. Kalbi hızla çarpıyordu. Deniz, önüne geldiğinde elini uzattı. “Bu dansı bana lütfeder misin, Elif?”
Elif, tereddüt etmeden elini uzattı. Dans pistine doğru yürüdüler. Ellerini beline koydu, Elif de ellerini onun omzuna yerleştirdi. Yavaş bir şarkı çalıyordu. Ritim, kalplerinin ritmi gibiydi. Başta aralarında bir mesafe vardı, ama her dönüşte, her adımda, birbirlerine biraz daha yaklaştılar. Göz göze geldiklerinde, Elif’in gözleri yaşlarla doldu.
“Sana hala çok kırgınım Elif,” dedi Deniz, fısıltıyla. “Ama seni anlıyorum. Belki de bu benim suçumdu. Seni bu kadar çok sevmek ve sana bunu hissettirememek…” “Hayır, Deniz. Asla senin suçun değildi. Her şey benim içsel korkularımdandı. Senin sevgini bile kaldıramadım. Oysaki o kadar gerçekti.”
Dansları devam ederken, kasabanın hafif rüzgarı ikisinin saçlarını okşuyordu. Sanki tüm kasaba, onların bu özel anını izliyor, onlara bir şans daha vermelerini fısıldıyordu. Şarkı bitmek üzereyken, Deniz onu kendine biraz daha çekti. Yüzleri o kadar yakındı ki, nefeslerini hissedebiliyordu. “Belki de,” dedi Deniz, gözlerinin içine bakarak. “Belki de, her şey için çok geç değildir Elif. Belki de yeniden başlamak için cesaretimiz vardır.”
Elif’in kalbi, bir kuş gibi çırpınıyordu. Bu bir teklif değildi, bir davetti. Yıllar süren acının ardından gelen, kırık bir umut ışığıydı. “Bilmiyorum Deniz,” dedi, sesi titreyerek. “Çok zor. Çok yaralıyız.” “Zor olan her şey, sonunda değerlidir, Elif,” dedi Deniz. “Ve yaralar, iyileşmek içindir.”
Düğün sona erdi, herkes dağıldı. Elif, bavulunu toplarken Leyla’nın evindeki odasında, Deniz’in sözleri kulaklarında yankılanıyordu. “İkinci bir şansı hak etmediğimi düşündüm.” Ama o an, “Belki de yeniden başlamak için cesaretimiz vardır,” demişti.
Ertesi sabah, uçağına gitmek üzere havaalanına doğru yola çıktı. Kasabanın içinden geçerken, Deniz’le ilk buluştukları, ilk el ele tutuştukları parkın önünden geçtiler. Şoföre durmasını söyledi. Arabadan indi ve parkın ortasına doğru yürüdü. Küçük bir banka oturdu. Telefonunu çıkardı ve Deniz’e kısa bir mesaj yazdı: “Kasabada kalıyorum. Bir kahve içebilir miyiz?”
Gönder tuşuna bastıktan sonra, telefonunu kapattı. Gözlerini kapadı, kasabanın temiz havasını içine çekti. İlk kez, uzun zaman sonra, bir umut kırıntısı hissetti. İkinci şansın ne getireceğini bilmiyordu. Belki her şey daha da karmaşıklaşacaktı. Ama en azından, bu kez kaçmayacaktı. Bu kez, yüzleşecekti. Kendisiyle, geçmişiyle ve belki de geleceğiyle. Kıyıda, eski bir kayığın yanında, yeni bir yolculuk bekliyordu onu.
